SALİH HOŞOĞLU | YORUM
Bu Pazar yazısında sizin içinizi karartmak istemem ama biraz eleştirel bir yazı olacak. Belki benim ruh halimin yansımasıdır, yanılıyor olabilirim ama bizim insanımızın hep kendi bildiklerini okuduğu gibi bir his taşıyorum. Öğrenmeyi, gelişerek değişmeyi pek ciddiye almıyoruz. “İki günü eşit olan zarardadır!” sözünü hiç duymamış gibiyiz. Başkalarının tecrübelerinden faydalanma konusunda çok yayayız.
Rahmetli Akif’in dediği gibi;
Geçmişten adam hisse kaparmış… Ne masal şey!
Beş bin senelik kıssa yarım hisse mi verdi?
“Tarih”i “tekerrür” diye tarif ediyorlar;
Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?
Bizler, bizim insanlarımız, neredeyse hepimiz kendi bildiklerimizi okumayı bir kararlılık zannediyoruz. Günümüzde çok mergup meta haline gelen psikoloji bilimi de bunu teşvik ediyor göründüğü kadar. Bunu biraz detaylandırmaya çalışayım. Hepimiz değişik nedenlerle çıkmazlar, açmazlar yaşıyoruz ve çözüm yolu arıyoruz veya aradığımızı söylüyoruz. Psikologlar (en azından bir kısmı) bizlerin bu açmazlarımızı tamamen dışarıdaki faktörlere, genellikle de çocukluğumuzda yaşadığımız olumsuzluklara dayandırarak bizi rahatlatmaya çalışıyorlar. Böyle bir akım var piyasada. Yetiştiğimiz kültür ortamının da etkisiyle ve son yıllardaki yıkımların, kayıpların sonucunda çoğumuz yoğun değersizlik hissi yaşıyoruz. Kendisine olan güveninde kayıp hisseden bizler için psikologların bu yaklaşımı faydalı ve gerekli olabilir. Muhakkak işe yarıyordur. Ancak günün sonunda bu telkinleri alan bizler, en azından bir kısmımız, kendimizi değiştirmek ve zorlukların üstesinden gelmek gibi bir ihtiyaç hissetmiyor, kendi hayatımızı düzene koymak için adım atmıyor, aynı kısır döngüde dönüp duruyoruz.
Bediüzzaman “Çünkü bu zamanda enaniyet çok ileri gitmiş. Herkes, kameti miktarında bir buz parçası olan enaniyetini eritmeyip bozmuyor, kendini mazur biliyor; ondan nizâ (kavga) çıkıyor.” diyerek bu zamandaki önemli bir hakikate dikkat çekiyor. Kendi doğrusunda ısrar ve kişiliğin arkasına saklanma rastgele bir tercih değil, kendini mazur görmenin bir vesilesi, bir bahanesi oluyor aynı zamanda. Bediüzzaman’ın bu yaklaşımını insanların şahsiyetlerini sıfırlaması gibi anlamamalıyız. O burada enaniyet derken kişilerin benlik saygısını kastetmiyor. Gerçekte kişinin benlik saygısı olması, bir insan olarak kendisini herkesle eşit görmesi ve bir aşağılık kompleksine kapılmaması önemlidir.
Günümüzde bazılarımız itibarıyla tevazu ve alçak gönüllülüğü yanlış anlayıp insanların şahsiyetlerini yok saymaya kalkışabiliyoruz ve bunu da kendimizce yorumladığımız dini öğretilere dayandırmaya çalışıyor da olabiliriz. Bu bir aşırılık olarak karşımızda duruyor ve bunun tam tersi ve belki ona reaksiyon olarak ortaya çıkan başka bir aşırılık da “kendi bildiğini okuma” denilebilecek bu durumdur. Belki de bu iki zıt gibi görülen davranış aynı gerçeğin iki yüzüdür. Zayıf ve çaresiz kaldığında özgüveni olmayan, edilgen bir kişilik, ancak elinin yettiği konularda da kendi doğrularını asla değiştirmeyen bir yaklaşım.
Günümüzde her seviyede yaşadığımız bu problemin kolay bir çözümü yok. Daha önceki yazılarımda çok defa rasyonel olmanın öneminden bahsetmeye çalıştım. Özellikle Müslümanlar olarak rasyonelliğin önemini dilimin döndüğünce anlatmaya çalışmıştım.
Bundan yaklaşık bir buçuk yıl önce yazdığım bir yazıda Jon Paul’un Fethullah Gülen hakkındaki yaklaşımını değerlendirdiğim paragrafı buraya kısmen alıyorum: “Orada bana çok ilginç gelen bir yaklaşımı var. Kitapta din ile rasyonalite arasında hep bir gerilim olduğunu ve herkesin bu gerilimle yaşadığını anlattıktan sonra şöyle bir paragraf var. “Bu gerilim, birçok yönü olmasına rağmen basitçe şöyle ifade edilebilir: Bir mümin rasyonel olamaz; rasyonel bir insan mümin olamaz. Buna karşılık, benim yaşadığım ve üzerinde çalıştığım ve Fethullah Gülen’in hayatını aydınlatan paradoks, inanan bir insanın rasyonel olabileceği ve rasyonel bir insanın inanan bir insan olabileceğidir. Kendisi bunu daha açık bir şekilde ifade etmektedir. İnançsız olmak mantıksızlıktır. İrrasyonel olmak da inançsızlıktır. Gülen ayrıca, ki ben de ona katılıyorum, inananların rasyonelliğinin dünyada adalet ve barış için somut eylemlerle ifade edilmesi gerektiğini söyledi. Hayatı boyunca inananlar ve bilim insanları arasında köprüler kurmamız, dinin beslediği derin güveni dünyadaki bol ve gereksiz acıyı hafifletmeye yardımcı olacak pratik projelere dönüştürmemiz gerektiğini savundu.” Bence yaşadığımız irrasyonaliteyi ve bunun karşısındaki çözümü öneren Hizmet felsefesini çok beliğ bir şekilde ifade etmiş. Rasyonel mümin olmak.”
Konuya geniş açıdan bakarsak, kişinin özsaygısının olması, enaniyetine sarılmaması ve olaylara rasyonel yaklaşması birbiri ile yakından ilişkili hususlardır. Günümüz Müslümanları olarak bizler en küçüğünden en büyüğüne bir yöneticilik pozisyonu yakaladığımızda kimseyi dinlememeyi ve kendi bildiğimizi okumayı büyük bir marifet sanıyoruz. Her seviyede ortak akıldan faydalanmayı dilimizden düşürmesek bile uygulamada bir zül olarak addettiğimizden olsa gerek bizden önce milyon defa denenmiş ve başarısız olmuş yolları tekrar tekrar denemekten çekinmiyoruz.
Bu durum İslam Dünyasında en tepedeki devlet idarecilerinden en küçük topluluklara kadar asla değişmeyen bir davranış modeli olarak önümüzde duruyor. Aynı kısır döngü tekrarlayıp duruyor. İnsan genç olunca bu tarz yaklaşımların sonucunun ne olacağını bilemiyor, o nedenle belki çok rahatsız olmayabiliyor. Yaşımız ilerledikçe tekrarlayan örneklerden işin nereye gideceğini daha baştan görüp hayıflanıyoruz. Bunun altında yatan önemli bir saik de yöneticilik makamına bir şekilde ulaşanların kişisel yetersizlikleri ve kendilerinin de bunu bilmesidir. Bu durumda yönetici pozisyonuna gelen kişi bu özgüvensizliğini örtmek için güçlü görünmeye çalışır, kendisine her konuda itaat edecek kişileri etrafına toplamaya özen gösterir. Oysa yıllar içinde gördük ve görmeye devam edeceğiz ki nice küçük büyük tiranlar-tirancıklar kurmaya çalıştıkları saltanatlarının altında ezildi ve nicelerini de kendileriyle birlikte heba ettiler.
Kişisel hayatımızda ve yaşadığımız yıkımları aşmada gerçeklerle yüzleşmek ve bu yüzleşmenin gereğini yapmak hususunda inanılmaz bir isteksizlik içindeyiz. Belki o enaniyetin getirdiği sahte özgüvenle, belki de alttaki derin güvensizliğin korkusuyla problemlerinin çözümü konusunda gerçekçi adımlar at(a)mıyoruz. Bu gerçeklerin bize söylenmesinden de hoşlanmıyoruz. Bu durumda daha kolay bir yola saparak etrafımızı suçlamaya başlıyoruz.
Bunun devletler çapındaki yansıması “dış güçler” olabilirken kişisel seviyede farklı bahaneler üretiyoruz. Özellikle yabancı ülkelerde yaşayanlarımız için ırkçılık ve dışlanma bahaneleri hem bazı gerçeklere dayanıyor hem de çok kullanışlılar. Yani anlayacağınız hep bir bahanemiz var. Hep acelemiz olduğu gibi, hep efkarlı olduğumuz gibi, hep yorgun olduğumuz gibi yahut hep meşgul olduğumuz gibi.
Asla gerçek problemlerimizi konuşmak, onlarla hakikaten yüzleşmek istemiyoruz. Buna teşebbüs eden dostlarımızı da nazikçe uyarıyoruz, “Sen beni anlamıyorsun, neler yaşadığımı bilmiyor musun” diye paylıyoruz. Mesela gelip yaşamaya başladığımız ülkede en küçük bir problemle karşılaşınca hemen “zaten bunlar ….” diye bir suçlama moduna girebiliyor bazılarımız. Bazılarımız dil öğrenmekte zorlanıyor, kendimizi bunun için yormak istemiyoruz, “Zaten bu diller de çok zor, yaşımızda otuz, kırk, elli, altmış olmuş. Bu saatten sonra iyi bir dil öğrensek ne işimize yarayacak ki …” gibi çıkış noktaları buluyoruz.
Şayet çok gençsek ve üniversite okumamız gerekiyorsa bu da bizi mutlu etmeyebiliyor. “Artık üniversite eğitimi önemini kaybetti, en iyisi kısa yoldan hayata atılmak!” diye bir çıkış yolu buluyoruz hemencecik. Ama hayata atılmak demek başka sorumluluklar almak ve zahmetlere girmek olduğu için o da bizi mutlu etmiyor.
Başta da dediğim gibi moral bozacak bir yaklaşım içinde olmak istemem ama gerçeklerle de yüzleşmeden çözüm bulamayız. Hakikat her ne ise onu kabul edip sonrasında çözüm aramak daha insani ve daha Müslümanca değil mi?

“Başkalarının tecrübelerinden faydalanma konusunda çok yayayız.”
Tecrübesini paylaşanlar mi varmış? Şaşırdım hocam.
Eskiden Ensar muhacir hikayeleri l/masalları anlatıyorlardı. Hala anlatiyorlar mi?