Mağdurun kimliği değil, hukukun yokluğu!

AV. NURULLAH ALBAYRAK | YORUM

1950 yılında iktidara gelen 19. Türkiye hükümeti ve Başbakan Adnan Menderes, başlangıçta toplumun dindar kesimlerinden geniş destek görmüştü. CHP’nin karşısında konumlanarak popülist bir söylemle iktidara yükselmiş ve Türkçe okutulan ezanı tekrar Arapça’ya çevirmişti. Ancak kısa süre içinde güç zehirlenmesi yaşayan Menderes yönetimi otoriterleşti, muhaliflerine ve hatta kendisine destek veren dindar gruplara bile baskı uygulamaya başladı. Pek çok masum insan, özellikle Said Nursi ve  talebeleri bu dönemde hapislerde çürütüldü.

1960 darbesi ve Menderes’in idam edilmesi demokrasi açısından kabul edilemez ve trajik olaylardı. 1960 darbesi sonrası iktidara gelen askeri yönetim ve ardından kurulan CHP-AP koalisyon hükümeti, ilan ettiği genel aflarla toplumun çeşitli kesimlerinin yaralarını sarmaya çalıştı, haksız yere cezaevlerinde tutulan dindar vatandaşlar böylece özgürlüğüne kavuştu.

Bugün, tarih neredeyse tekerrür ediyor. Erdoğan, Menderes’in adımlarını takip ederek popülist söylemlerle iktidara geldi. Başlangıçta geniş bir destek gören Erdoğan, giderek daha fazla otoriterleşti ve geçmişte yoğun desteğini aldığı insanları bile iktidar uğruna düşman ilan etti. Gülen hareketi bunun en çarpıcı örneğidir.

Başlangıçta AKP’nin demokrasi vaatlerine inanarak Erdoğan’a destek veren Cemaat, 17-25 Aralık 2013 yolsuzluk soruşturmaları sonrasında Erdoğan tarafından en büyük düşman ilan edildi ve ağır bir zulüm politikasına maruz kaldı. Bugün ise Erdoğan, kendi iktidarına tehdit olarak gördüğü İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nu tutuklayarak benzer hukuksuz yöntemlerle CHP’yi hedef alıyor.

17 Aralık sonrası ‘Cadı Avı’ başlatıldı 

Gülen hareketine yönelik 10 yıldır süregelen baskılar ve İmamoğlu’nun tutuklanması, Erdoğan rejiminin ‘tek adamcı’ karakterini açıkça ortaya koymaktadır. Gülen hareketine sempati duyan insanların kamuda bulunması tamamen meşruydu ve demokratik toplumda her kesim gibi varlıklarını sürdürmeleri haklarıydı. Ancak polis marifetiyle yapılan bir çok operasyonun siyasi sorumluluğu da hukuki sorumluluğu da bizzat Erdoğan’a aittir. Bu sorumluluk demokrasi beklentisi ile bu süreçlere destek veren Harekete ve mensuplarına yüklenemez.

Öte yandan, 17-25 Aralık 2013 soruşturmalarında ortaya çıkan yolsuzluklarla mücadele, demokratik hukuk devleti adına herkesin desteklemesi gereken meşru adımlardı. Ancak Erdoğan kendisine yönelen bu iddiaları bastırmak için yargıyı siyasallaştırdı, gerçekleri örtbas etti ve sorumluluğu başkalarına yıkarak bir cadı avı başlattı. Bu nedenle yaşanan zulmün ve hukuksuzlukların gerçek sorumlusu dün olduğu gibi bugün de yine Erdoğan’ın kendisi ve onun iktidar hırsıdır.

Oysa 2013-2016 arasında CHP başta olmak üzere tüm muhalefetin duruşu, demokratik değerler, hukuk devleti, bağımsız yargı ve yolsuzlukla mücadele temelinde şekillenmişti. Yolsuzlukla mücadele süreci demokratik bir zeminde ve hukuk kuralları çerçevesinde işleseydi, belki eski tartışmalar ve ayrışmalar bile tamir edilebilridi. Ve Erdoğan’ın da asıl korkusu buydu çünkü bu, iktidarı için büyük bir tehlike oluşturacaktı. Bu sebeple o dönemde muhalefetin söylemiyle Gülen Hareketi’nin talepleri örtüşüyordu çünkü herkes yolsuzlukların soruşturulmasını, otoriterleşmenin durdurulmasını ve demokratik hukuk devletinin korunmasını istiyordu.

Yargı yeniden dizayn edildi

Ancak Erdoğan, iktidarını korumak için yargıyı şekillendirme ve ele geçirme çalışmalarına başladı. Bu kapsamda ilk olarak 21.02.2014 tarihli 6526 sayılı yasa ile 02.12.2014 tarihli 6572 sayılı yasalarla Ceza Usul Kanununda İmamoğlu’nun da aralarında olduğu kişilerin gözaltına alınması sürecini şekillendiren düzenlemeler yapıldı. (Sistemi değiştiren bu yasalar ayrı bir yazı konusu olacak) Sonrasında HSYK, Yargıtay, Danıştay ve AYM’nin tamamen iktidarın atadığı kişilerden oluşması sağlandı.

15 Temmuz darbe girişiminden sonra ise Erdoğan’ın baskısıyla hem medya hem de siyasi aktörler AKP’nin oluşturduğu resmi diskuru benimsemeye zorlandı ve toplumda büyük bir demokratik kırılma oluşturuldu. İmamoğlu’nun tutuklanması ile birlikte artık bu baskının yarattığı korku iklimi ve çarpık söylemin çökmesi ve gerçeğin ortaya çıkması belirdi. CHP’nin ve tüm muhalefet partilerinin, Erdoğan’ın dayattığı bu çarpıtılmış resmi söylemi terk edip, kendi özgün demokratik söylemlerine, yani demokratik ve hukuki ilkelere geri dönmeleri gerekmektedir.

Ne var ki CHP, uzun süredir Erdoğan’ın çizdiği siyasi sınırları aşmakta zorlanıyor. Gülen Hareketi’ni hedef alan söylemler, CHP’nin de Erdoğan’ın kurduğu tuzağa düştüğünü gösteriyor. Oysa bugün ortada duran tablo açık: MASAK raporları, gizli tanık ifadeleri, uydurma suçlamaların tümü, Erdoğan’ın “ortak düşman yaratma” siyasetinin ürünüdür. CHP bu oyunu bozmak istiyorsa, önce bu söylem tuzağından çıkmalı; kendi demokratik kimliğini yeniden inşa etmelidir.

İmamoğlu’na yapılan haksızlık, Gülen Hareketi’ne ve diğer muhalif kesimlere yapılanlardan bağımsız değildir. CHP, demokrasiye ve hukukun üstünlüğüne bağlılığını, tüm mağdurlarla dayanışma içinde göstererek ortaya koymalıdır. Bu, yalnız CHP’nin değil, Türkiye’nin geleceği için tarihi bir sorumluluktur.

Unutulmamalıdır ki Erdoğan’ın otoriter rejimine karşı gerçek anlamda bir mücadele ancak geniş bir demokratik ittifakla mümkün olacaktır. CHP’nin atacağı bu cesur demokratik adım, ülkenin geleceği adına yeniden umutların yeşermesini sağlayabilir.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin