“Zihni berraklar-kafası karışıklar” dikotomisi, 15 Temmuz sonrası cemaat söyleminde hakim olan ama gerçekte var olan üçlü yapıyı ikili şemaya sığdırmaya çalışan yanlış bir basitleştirmeydi. Bu yaklaşım, meşru endişeleri psikolojik eksiklik olarak gösterirken, on binlerce pragmatik ayrılma kategorisindeki insanı görünmez kılıyordu.
M. NEDİM HAZAR | YORUM
Önce biraz ansiklopedik malumat vereyim.
Dikotomi, insanlık tarihinin belki de en eski ve en acımasız epistemolojik bıçağıdır diyebiliriz. Yunanca dichotomiadan türeyen bu kavram, düşüncenin gerçekliği ele geçirme çabasının hem zaferi hem trajedisidir de: Karmaşık olanı ikiye bölerek anlaşılabilir kılma arzusu. “İman–küfür”, “medeniyet–barbarlık”, “akıl–duygu” gibi kategorik yarıklar, zihnin kaosu düzene sokma ihtiyacından doğmuş ontolojik şiddet biçimleridir.
Bu ikili yaklaşım, bir yandan kavramsal berraklık sağlayarak düşüncenin disiplinini kurarken, diğer yandan gerçekliğin renkli spektrumunu siyah-beyaz bir fotoğrafa indirgeyerek biraz da metazorik bir basitleştirme işlevi görür. Modern sosyal bilim dikotomiyi haklı olarak şüpheyle karşılıyor; zira toplumsal fenomenler nadiren Aristo mantığının “ya da” prensibine uymak zorunda. Gerçek hayat, kategorik sınırların bulanıklaştığı, çelişkilerin bir arada var olduğu, grinin sayısız tonunun raks ettiği bir alan çünkü.
Yine de dikotomi, fikri mimarlığın vazgeçilmez bir aracı olagelmiş. Problem, onu mutlak hakikat olarak sunmakta değil, geçici bir analitik iskele olarak kullanmaktaki ustalıkta yatıyor sanırım. Zira insan zihninin karmaşıklığı kavrama kapasitesi sınırlı ve bu sınırlılık, bazen gerçekliğin kendisinden daha güçlü bir açıklama aracı haline gelebiliyor.
15 Temmuz sonrası bir dönem cemaat gündeminde en yaygın kullanılan sınıflandırma, üyeleri “zihni berraklar” ve “kafası karışıklar” diye ikiye ayıran yaklaşım olmuştu. Bu sınıflandırma, benim “dirençli çekirdek” dediğim kesimden geldi ve bir süre cemaat söyleminde hakim oldu. Ancak bu ikili ayrım, hem analitik açıdan yetersiz hem de toplumsal açıdan tehlikeli sonuçlar doğurdu.
“Zihni berraklar-kafası karışıklar” ayrımının en büyük sorunu, şüphesiz gerçekte var olan üçlü yapıyı ikili bir şemaya sığdırmaya çalışmasıydı. Bu sınıflandırmaya göre “zihni berraklar” tamamen cemaat içinde kalanlardı, “kafası karışıklar” ise cemaatten uzaklaşanlar. Peki bu ayrımda pragmatik ayrılma kategorisindeki insanlar nereye dahil edecektik?
İşte tam bu noktada bence büyük bir kavramsal türbülans yaşandı. Hizmet idealini benimseyip ama cemaat yapısından mesafelenen, eleştiri getiren ama tamamen kopamayan, stratejik nedenlerle bekleyen ama bağlılığı devam eden on/yüzbinlerce insan, bu iki kategorizasyonda da kendine yer bulamıyordu mesela. Bu kişiler zorla “kafası karışıklar” kategorisine sokulduğunda, hem onlar haksızlığa uğramış oluyor hem de realite görünmez kılınıyordu.
Pragmatik ayrılma kategorisindeki kişilerin “kafası karışık” olarak etiketlenmesi, onların yaşadığı karmaşık süreci anlamamızdan uzaklaştıran önemli bir kategorizasyondu bence. Öyle de oldu nitekim. Oysa bu kişilerin çoğu, son derece bilinçli ve rasyonel kararlar veriyordu. Onların kafası karışık değildi; sadece farklı bir strateji izliyorlardı. Bu grubun görünmez kılınması, belki de cemaatin karar alma mekanizmalarının doğru kararlar almasını engelliyordu çünkü gerçek veri setine sahip olamıyorlardı.
Meşru Endişelerin Delegitimize Edilmesi
“Kafası karışık” etiketlemesinin en büyük zararı haklı eleştiri ve endişeleri psikolojik bir rahatsızlık gibi göstermesiydi. Yani bir kişi cemaat politikalarını eleştirdiğinde, yönetim tarzından rahatsızlık duyduğunda veya farklı stratejiler önerdiğinde, bu durumu “kafası karışmış biri” olarak damgalanıyordu adeta.
Aslında bu yaklaşım son derece basit bir zihin mekanizmasının ürünüydü:
Sen cemaat yönetimini eleştiriyorsun → “Kafan karışık”
Sen ‘ali heyet’ konusunda endişe duyuyorsun → “Kafan karışık”
Sen farklı bir strateji öneriyorsun → “Kafan karışık”
Sonuç ne peki?
Sağlıklı eleştiri ortamının yok olması. Zira kimse “kafası karışık” olmak istemiyor.
Sosyal psikolojide bu durumun adı da var: “Grubun bastırıcı fikir birliği” (groupthink). Şöyle çalışıyor: Grup üyeleri, grup içi barışı korumak için eleştirilerini saklıyor, karar vericileri sorgulamıyor. Sonunda grup gerçeklerle bağını kaybederken, yanlış kararlar alınıyor. “Kafası karışık” etiketi de tam böyle bir ortam oluşması için enteresan bir fırsat sunuyordu.
Dahası, bu etiketleme insanın zihin dünyasına yapılan bir saldırıydı. Bir insana “kafan karışık” demek şu anlama gelir: “Senin düşüncelerin değersiz, yaşadığın ikilem anlamsız, bu bir manevi problem.”
Bu yaklaşım hem bireye saygısızlık hem toplumsal hem de manevi açıdan zararlı bir tutumdu.
Belki de “kafası karışıklar” sınıflandırmasının en tehlikeli yanı, içerdiği gizli bir, bu kişilerin dinden de uzaklaştığı imalarıydı. Bu sınıflandırmayı savunanlar, her ne kadar açık şekilde dillendirmese de “kafası karışık” olanların aynı zamanda imanları da zayıflamış olduğunu düşünüyor gibiydi. Bu ima, son derece tehlikeliydi çünkü sosyal dışlanmanın yanına manevi dışlanmayı da ekliyordu.
Oysa bu çalışmada anlatmaya çabaladığımız gibi, cemaatten ayrılan kişilerin büyük çoğunluğu dindar hayatlarına devam ediyordu. Hatta bazıları, cemaatten ayrıldıktan sonra daha sağlıklı bir dindarlık geliştirdiğini düşünüyordu. Dolayısıyla, cemaatten ayrılmayı otomatik olarak din dışı savrulmayla eşleştirmek, hem gerçek dışı hem de haksızcaydı.
Bu yaklaşımın altında yatan asıl problem, cemaatle dini özdeşleştiren anlayıştı. Yani cemaat eşittir hizmet anlayışıydı. Sanki cemaatten çıkan kişi, aynı zamanda dinden de çıkıyormuş gibi bir algıya sebebiyet veriyordu. Bu anlayış, hem teolojik açıdan yanlış hem de sosyolojik açıdan zararlıydı. Çünkü cemaat, dinin kendisi değil, dini pratize etmenin bir biçimiydi ve alternatif biçimler de mümkündü.
Diğer yandan “Zihni berraklar-kafası karışıklar” dikotomisinin en büyük zararı, analitik objektifliği yok etmesiydi. Bu sınıflandırma, değer yüklü bir ayrımdı ve bilimsel çözümlemeyi ideolojik savunmaya dönüştürüyordu. “Berraklık” iyiyi, “karışıklık” kötüyü temsil ediyordu ve bu durum, gerçek nedenleri anlamaktan uzaklaştırıyordu.
Oysa sosyal bilim, değer yargılarından arındırılmış, objektif çözümlemeler yapmaya çalışır. Weber’in tabiriyle, “değer nötralliği” ilkesi gereği, farklı tercihleri “iyi” veya “kötü” diye yargılamadan anlamaya çalışmak gerekiyor. “Zihni berraklar” yaklaşımı, bu ilkeyi hoyratça ihlal ederek hem vicdandan hem de bilimden uzaklaşıyordu.
Bu subjektif yaklaşım, belki de cemaat yönetiminin de doğru analizler yapmasını engelliyordu. Çünkü gerçekte yaşanan süreçler, kalıplaşmış filtrelerden geçerek yansıtılıyordu. Sonuçta, hem bireysel hem de kurumsal düzeyde yanlış kararlar alınabiliyordu.
İşte bu nedenlerle, cemaat içindeki farklılaşmayı anlamak için daha objektif, daha kapsamlı, daha insani bir yaklaşıma ihtiyaç vardı. Esasen bu yazı serisinde izah etmeye çalıştığımız üçlü tipoloji, tam da bu ihtiyacı karşılamaya yönelik bir çaba. Bu yaklaşım, farklı tercihleri anlamaya çalışıyor ama yargılamıyor, açıklıyor ama suçlamıyor, kategorize ediyor ama dışlamıyor.
Zaten sosyal bilimin görevi de bu değil mi: Toplumsal olayları anlamak; taraf tutmak değil. Ve ancak bu şekilde objektif bir çözümleme yapıldığında, hem bireyler için hem cemaat için hem de toplum için daha faydalı sonuçlar alınabilecektir die düşünmekteyim.
Cemaat Segmentasyonu Modeli
Bu konu üzerine yoğunlaşırken enteresan bir ara sonuca ulaşmıştım. Geleneksel sosyal hareket çalışmaları, genellikle hareketlerin yükseliş dönemlerine odaklanıyor, kriz ve gerileme dönemlerini yeterince pek incelemiyorlardı. Oysa sosyal hareketlerin yaşam döngüsünde, kriz anları en az yükseliş dönemleri kadar önemli, çünkü bu dönemlerde hareketin gerçek dinamikleri ortaya çıkıyor.
Daha önce izah etmeye çabaladığım üçlü segmentasyon modeli – dirençli çekirdek, pragmatik mesafe, tam ayrılma – kriz durumlarında sosyal hareket üyelerinin nasıl farklılaştığını sistematik olarak göstermekte. Bu model, Weber’in rutinleşme kuramı, Hirschman’ın çıkış-ses-sadakat modeli ve McAdam’ın yüksek riskli aktivizm analizini birleştirerek, kapsamlı bir çerçeve sunmakta.
Özellikle “pragmatik mesafe” kategorisi, sosyal hareket literatüründe yeterince ele alınmamış bir alanı işaret ediyor bence. Bu kategori, ne tamamen içeride ne de tamamen dışarıda olan, “a’rafta” konumlanan büyük bir kitleyi tanımlamakta. Geleneksel “içerisi-dışarısı” ikiliğini aşan bu yaklaşım, sosyal hareketlerin karmaşık gerçekliğini daha iyi anlamaya yarıyor.
Bu segmentasyon modelinin en değerli yanı, dinamik bir yapı sunması. Yani kişiler, değişen şartlara göre kategoriler arası geçiş yapabilmekte. Bu hareketlilik, sosyal hareket cemaat aidiyetinin sabit bir durum değil, sürekli yeniden şekillenen bir süreç olduğunu göstermekte.
Bir başka gözlemim ise iç ve dış baskıların farklı grup üyelerini farklı şekilde etkilediğini görmem. Dış baskılar – devlet baskısı, medya saldırıları, sosyal dışlama – her hareket mensubu üzerinde aynı etkiyi oluşturmamakta, bireysel özellikler ve sosyal şartlara göre farklı tepkiler doğurmakta.
Misal, güçlü sosyal ilişkilere sahip olan üyeler dış baskılara daha dayanıklı olurken, izole olan üyeler daha kolay etkilenmekte. Benzer şekilde, ekonomik bağımsızlığı olan üyelerle, geçim kaygısı yaşayan üyeler arasında da farklı tepki kalıpları görülmekte.
İç baskılar – grup içi uyum baskısı, sadakat beklentileri, kimlik sorunları – ise daha karmaşık bir dinamik oluşturuyor. Bu baskılar, bazen hareket mensuplarını cemaat içinde tutarken, bazen de boğucu gelip ayrılmaya itmekte.
Bu diferansiyel etki analizi, sosyal hareket stratejilerinin geliştirilmesi açısından da önemli bence. Çünkü farklı gruplara yönelik farklı yaklaşımlar geliştirmek gerektiğini gösteriyor. Tek tip yaklaşımlar, heterojen bir yapıda (bu heterojenlik üzerine bambaşka bir çalışma da yaptım) kitlesinde etkili olamıyor.
Geleneksel sosyal hareket analizlerinde üyelik genellikle ikili bir değişken olarak ele alınıyor: ya içindesindir çemberin ya dışında! Oysa son yıllarda yaptığım şahsi gözlemim, aidiyet hissiyatının çok daha karmaşık bir spektrum olduğunu göstermekte.
Bu spektrumda, tam sadakatten tam ayrılığa kadar birçok ara konum da bulunuyor. Her konum kendi mantığına, motivasyonuna ve davranış kalıplarına sahip. Bu çok boyutluluk, hem kuramsal hem de pratik açıdan önemli sonuçlar doğuruyor.
Kuramsal açıdan, sosyal hareket üyeliğinin dinamik, akışkan ve çok katmanlı bir olgu olduğunu göstermekte. Bu anlayış, statik grup tanımlarını aşarak, daha esnek ve gerçekçi modeller geliştirmemize imkan sağlamakta.
Pratik açıdan ise, farklı konumlardaki mensuplarla farklı iletişim stratejileri geliştirilmesi gerektiğini göstermekte. Ayrıca, hareket mensuplarının kaybının her zaman kalıcı olmadığını, uygun şartlar tekrar inşa edildiğinde geri dönüşlerin mümkün olabileceğini de ortaya koymakta.
Bu spektrum yaklaşımı, sosyal hareket yöneticilerini daha gerçekçi hedefler koymasına da yardımcı olabilir aslında. Herkesin “tam sadık” olmasını beklemek yerine, farklı düzeylerde bağlılıkları kabul ederek, daha kapsayıcı stratejiler geliştirilebilirler mesela.
Bu faslın sonuna yaklaşırken şunları söyleyebilirim.
Bu tür metodolojik katkılar, şüphesiz gelecekte yapılacak sosyal hareket araştırmalarına da yön verecektir. Acizane geliştirmeye çalıştığımız tipoloji modelleri, farklı sosyal hareketlere uygulanarak, genellenebilirliğini test etmek de mümkün olacaktır. Ayrıca, zaman içindeki değişimler takip edilerek, kategoriler arası geçişlerin dinamikleri daha detaylı incelemek de mümkün. Hassaten dijital çağda sosyal hareketlerin nasıl şekillendiği, imajiner ve fiziksel katılım arasındaki ilişkiler, sosyal medyanın farklı kategoriler üzerindeki etkisi gibi konular da keza, bu çalışmanın ortaya koyduğu çerçeve kullanılarak geliştirilebilir.
“Zihni berraklar-kafası karışıklar” ayrımının yanlışlığı, aslında çok daha büyük bir sorunu da işaret ediyordu: Gerçekliğin karmaşıklığını basit kalıplara sığdırma çabasının nafileliğini.
“Kafası karışık” etiketlemesinin en büyük zararı, analitik objektifliği yok etmesiydi. Bu değer yüklü ayrım, bilimsel çözümlemeyi ideolojik savunmaya dönüştürüyordu. Oysa sosyal bilimin görevi anlamaktır, taraf tutmak değil. Geliştirebileceğimiz (ki Hizmet hareketinde bu tür çok yetkin insanlar olduğunu bizzat biliyorum) objektif yaklaşım, ancak gerçekliği olduğu gibi gördüğümüzde uygun çözümler geliştirebileceğimizi gösteriyor.
Şüphesiz tüm bunları, yargılamak değil anlamak amacıyla yapıyorum. Cemaat içindeki farklılaşmayı kavrayabilmek için objektif, kapsamlı, insancıl bir yaklaşıma ihtiyaç var. Getirdiğimiz yaklaşım farklı tercihleri anlıyor ama yargılamıyor, açıklıyor ama suçlamıyor, kategorize ediyor ama dışlamıyor.
Çünkü insan ilişkilerinin karmaşıklığı karşısında tevazu göstermek, hızlı yargılardan kaçınmak gerekiyor. Her insan hikayesi başlı başına bir evren ve her evrenin kendi dinamikleri var.
Üç bölümlük bu ara başlığı burada kapatıyor ve son bir yazı ile “Hizmet Mürtedleri” bahsine noktayı koymayı hedefliyoruz.

“Şüphesiz tüm bunları, yargılamak değil anlamak amacıyla yapıyorum. Cemaat içindeki farklılaşmayı kavrayabilmek için objektif, kapsamlı, insancıl bir yaklaşıma ihtiyaç var. Getirdiğimiz yaklaşım farklı tercihleri anlıyor ama yargılamıyor, açıklıyor ama suçlamıyor, kategorize ediyor ama dışlamıyor.
Çünkü insan ilişkilerinin karmaşıklığı karşısında tevazu göstermek, hızlı yargılardan kaçınmak gerekiyor. Her insan hikayesi başlı başına bir evren ve her evrenin kendi dinamikleri var.”
Allah razı olsun. Ben hocaefendinin halınde hareketlerinde davranışlarında oturusunda kalkisinda insanlara olaylara hep bu şekilde yaklaştığını görüyordum. Her vaazindan önce okudugu duayi da bu niyetle okudigunu dusunuyorum.
Tekrar teşekkürler.
Bugün MC TV yi açtım, Hamdullah ÖZTÜRK vardı, seyretmeye başladım. Furkan suresinde açıkça Kâfirler için olan ayeti, “Çürük Kiraz” dediği insanlar için kullandığını görünce ŞOK oldum.
Söyledikleri ve Furkan suresi ilgili ayetleri aşağıda YORUMSUZ :
….
33.35 … İşte ben bakıyorum birçok güzel
33.41 insan sosyal medyada fazla gezdiği için, yanlış insanları çok
33.50 fazla takip ettiği için onların sözcüsü olduğunu fark etmiyor bile. İşte
33. 56 son ve belki de en etkili ayet Furkan suresinde. Furkan bakın iyiyi kötüden,
34.03 doğruyu yanlıştan, ıslahı fesattan ayırabilmek için nelere dikkat etmek
34.09 lazım? Bu sure Furkan ayırıcı böyle ayırıyor bu sure işte böyle
34.16 yanlış yerlerde dolaşan çürük kirazlarla aynı heybenin içinde durmaktan kendini
34.22 uzaklaştırmayan yada onlara ameliyat olabilecek etkili güzel ıslah işleri yapmayan
34.28 insanların yarın ahirette buna kim karar veriyor diyenlere de diyorum ki gidin
34.34 bakın Furkan suresine sorun Chat GPT’ye göreceksiniz bunları
34.40 hayıfla söyleyeceği şey şu : “Ne olaydı? Keşke falanı dost
34.46 edinmeseydim.” Bu bakın insan olarak hem fiziki
34.53 dostlukları hem sosyal medya takip ve arkadaşlıklarını içerir.
…
Furkan Suresi:
26. Mutlak hakimiyet, o gün bütünüyle Rahmân’a aittir. KÂFİRLER için çok çetin bir gün olacaktır o gün.
27. O gün zalim parmaklarını ısırır ve iç geçirerek, “Keşke,” der, “keşke dünyada iken o Rasûl’le beraber bir yol tutsaydım.
28. “Âh ah! Keşke şu falancayı dost edinmeseydim!
29. “Bana tebliğ edilen Kitap’tan beni o uzaklaştırdı, o saptırdı.” Doğrusu şeytan, insanı işte böyle uçuruma sürükler ve sonra da yüzüstü bırakıverir.
Çok güzel, dolu dolu, delilli, bilimsel, ahlaki ve insan ayetini doğru okuyan-analiz eden bir yazı.. Tebrik ediyorum Nedim bey.. Keşke ekranlarda dini-hizmeti-cemaati temsil etmeye çalışan ilgili hocalarda, bu psikolojk ve sosyolojik hassasiyet ile konuşsalar.. Heyhat, nerede! Yaralı insanları tedavi edeyim derken, onları katili olmak ne acı bir rol..
dikotominin soyle bir durumu da var, grinin tonlari baslangicta icice gecmis olsa da bazan da zamanla siyah ve beyaza kayip ayrilik belirginlesir, hasla ham yarismasi hatta iman kufur farkina bir de buradan bakmakta fayda var entropisel bir bakis acisi yani
“Yani bir kişi cemaat politikalarını eleştirdiğinde, yönetim tarzından rahatsızlık duyduğunda …”
Bu eleştiri / tenkid mevzuu üzerinde düşünmekte fayda var … meselenin kötü yönetilen tarafi bu nokta gibi. Hizmet yönetimi (lokal ve merkezi yönetimler) kendilerine yöneltilen eleştirileri sağlıklı yonetebilseler, meseleleri zaman zaman züccaciye dükkanına girmiş fil gibi çözmeye calismasalar, ve “İmam refleksi” diyebileceğimiz tavırlardan uzak dursalar dökülmeler ve takılmalar çok daha az olurdu şüphesiz.
Kendi çevremizde hepimiz bununla ilgili iyi ve kötü örnekleri goruyoruz.
Meseleyi daha kolay anlamak için kendimize “Bir anne baba olarak yetişkin çocuklarımız bizi elestirdigi zaman ne yapiyoruz / yapmaliyiz?” diye soralım ve buradan hareketle hizmete içeriden yoneltilen eleştirilere karşı hizmet yönetiminin nasıl yaklaşması gerektiğinin yol haritası oluşmuş olur.
AI bu konuda ne diyor merak ediyorsaniz buraya göz atılabilir.
https://g.co/gemini/share/9b5c148df15f