“Zaman, balık tutmaya gittiğim bir nehirdir. Ondan içerim; ama içerken kumlu tabanını görür ve ne kadar sığ olduğunu fark ederim. İnce akıntısı kaybolur, ama sonsuzluk kalır.” (Henry David Thoreau)
İLHAN YILDIRIM | YORUM
“Hayatımız ayrıntılarla yıpranıyor. Sadelik, sadelik, sadelik.”
Bu alıntı 171 yıl önce yazılmış. Bu süre zarfında hayatlarımıza sayısız detay eklendi. Asıl önemli olanı önemsiz olandan ayırmak için çok değerli bir alıntı. Sade yaşamın klasiği olan Henry David Thoreau’un Walden veya Ormanda Yaşam’ı herkesin hayatında en az bir kez okuması gereken bir klasik denilir.
12 Temmuz 1817’de doğan Thoreau, bu kitabı 1854’te, 37 yaşındayken yayınladı. Yaklaşık iki asır önce yazılmasına rağmen, Thoreau’nın doğaya nazik bakışı, seri üretim ve seri tüketim toplumlarına dair keskin iç görüleri ve nasıl yaşanacağına dair önerileri hala güncelliğini korumaya devam ediyor. Çünkü eser, insanın çevreden uzaklaşmasının olumsuz sonuçlarına işaret ediyor. Kaygılı ve meşgul modern insanlara akıntıya kapılmamaları, aksine kendi hayatlarının anlamını aktif olarak aramaları için ilham veriyor.
Walden, özellikle Covid sonrası Batı dünyasında benzeri görülmemiş bir ilgi uyandırdı. Şiddetli çevre kirliliği, çılgınca israf ve sosyal çarpıklıklar, insanları doğanın kucağına özlem duymaya yöneltti. Doğayı ve açık alanları sevenler mutlaka etkileyici bulacaklardır. Amerikan kurgusal olmayan edebiyatının en büyük eserlerinden biri kabul edilen Walden, kendini şehrin karmaşasından rahatsız hisseden herkes için bir armağan niteliğinde. Hayattan ve toplumun kendisinden yorulmuş olanlara rahatlama sağlayabilir. Çünkü hayatın telaşının, kariyerlerimizin, banka hesaplarımızın ve asla bulamadığımız statünün hayatımızın tek odağı olmaması gerektiğini savunuyor.
“Göller, yeryüzünün en güzel ve etkileyici özellikleridir, yeryüzünün gözleridir; ve onlara bakan kişi kendi doğasının derinliklerini ölçebilir.”
Thoreau, 27 yaşında 1845 yılında Sanayi Devrimi’nin ortasında şehri terk eder. Sadelikte gerçek özgürlüğü ve iç huzuru nasıl bulacağını araştırır. Ormandaki Walden Gölü kenarında arkadaşı Ralph Waldo Emerson’a ait araziye bir ev inşa eder. Onun inşa ettiği ev, 1000 eski tuğladan yapılmış bir temele, tuğla bir şömine ve sıvalı duvarlara sahip bir evdir. Buraya yerleşir ve 2 yıl 2 ay boyunca yaşadığı deneyimleri anlatır.
“Kendi evinizde bile gezgin gibi yaşayın.” diyen Thoureau, her gün en az 4 saat yürüyüş yapar. O, gerçek bilgeliğin sadece okumaktan değil, aynı zamanda doğayı gözlemlemek ve dinlemekten de geldiğine inanır. Gidiş nedenini ise şöyle açıklar; “Ormana gittim çünkü bilinçli yaşamak istiyordum. Hayatı tatmak ve yaşamın iliğini özümsemek istiyordum. Yaşam dolu olmayan her şeyi bozguna uğratmak için. Ve ölüm geldiğinde aslında hiç yaşamamış olduğumu keşfetmek istemedim.”
Maddi sadelik ve manevi bolluk dolu bir yaşam tarzını derinden gösteren Thoreaou, insanın hayatta kalması için temel ihtiyaçlarının aslında çok az olduğunu da kanıtlar: Yiyecek, barınma ve giyim. Ve ekler, “En büyük yeteneğim az şeye ihtiyaç duymaktır.”
Bediüzzaman iki buçuk yıl esarette kaldığı Rusya’da gurbetin karanlığını ve manevi uyanışını şöyle anlatır: “Volga Nehri’nin hazîn şırıltıları ve yağmurun rikkatli şıpıltıları ve rüzgârın firkatli esmesi, beni derin gaflet uykusundan muvakkaten uyandırdı.”
Daima mücerred kalan ve dünyada fani hiçbir şeyle alaka peyda etmeyen Bediüzzaman, “Bütün malımı bir elimle kaldırıp götürmeliyim!” der. Bu halin sebebi sorulunca “Bir zaman gelecek, herkes benim halime gıpta edecektir. Mal ve servet bana lezzet vermiyor; dünyaya ancak bir misafirhane nazarıyla bakıyorum.” der.
Görüldüğü üzere en anlamlı anlar ve en anlamlı hayatlar asla kaybolmuyor. Thoreau ve Bediüzzaman’da olduğu gibi.
Thoreau’un doğduğu dönem insanlığın organik bir dünyadan inorganik bir dünyaya geçiş yaptığı dönemdi. Bir anlamda, insanlık doğadan ve doğaldan uzaklaşmış, boş, mekanik bir endüstriyel uygarlığa dalmıştı. Ve Thoreau insanları organik hayata ve bahara geri çağırdı. Bu doğaya dönüş deneyimini de insanlığın bütünlüğünü savunmak ve desteklemek için kullandı.
Bediüzzaman, “Neyle yaşıyorsun, çalışmadan nasıl geçiniyorsun?” diye soranlara “Bir tavuğum var, onun Rahmet hazinesinden hergün getirdiği bir yumurtayla yaşıyorum.” der. Kendisini dış dünyanın telaşından kurtarabilir miyiz diyenlere de bir reçete bırakmış olur.
Bediüzzaman’ın sözleri de Thoreau gibi zaman sınırlarını aşar.
Hayatlarımız giderek daha karmaşık hale geliyor. Kendimi sosyal olarak ne zaman yorgun, kaygılı ve karmaşık hissetsem Kastamonu Lahikası’nı açar daha derin bir anlayışa, dinginliğe ve sadeliğe çekilirim. Kitabı her kapattığımda ise kırılmış zamanın iyileştiğini hissederim.
Thoreau bir orman münzevisi olarak düşünülür. Doğaya olan sevgisinin yanı sıra sosyal ve siyasi konulardaki duruşu da oldukça etkileyiciydi. Pek çok kişi Thoreau’un hapishanede bir gece geçirdikten sonra yazdığı ve Amerikan-Meksika Savaşının (1846-48) ihtiyaçları için devletin dayattığı vergiyi ödemeyi reddeden Sivil İtaatsizlik isimli (1849) makaleyi hatırlayacaktır. Thoreau’un bu yazısı, Hindistan’da Gandhi’nin çalışmalarını, Rusya’da Tolstoy’un felsefesini ve Amerika’da Martin Luther King’in sivil haklar duruşunu etkilemiştir. Hatta onlara ideolojik destek sağlamıştır. “Sivil İtaatsizlik” daha sonraları şiddetsiz direniş hareketleri için önemli bir teorik temel oluşturmuştur.
Aynı refleks, Vietnam Savaşı’na militan bir şekilde karşı çıkan Noam Chomsky ve diğer birçok kişi tarafından da benimsenmiştir. Bertrand Russell, modern nükleer silahların oluşturduğu tehdit karşısında seçim ve demokratik süreçlerin yetersiz kaldığını düşündüğünden, barış hareketi için bir mücadele yöntemi olarak sivil itaatsizliği önermişti. Thoreau’nun işaret ettiği yol, dün Irak’ta ve Filistin’de yürütülen haksız ve barbarca savaşa karşı çıkan birçok Dünya vatandaşı tarafından izlenmektedir.
Thoreau hayranları arasında eski bir espri vardır: Çoğu insan Thoreau’un hayatının yarısını Walden Gölü’nde, diğer yarısını da hapishanede geçiren adam olarak tanır. Walden’daki kısa zamanının ve hapishanede geçirdiği bir gecenin hayatında bu kadar belirleyici anlar haline gelmesi çok gariptir. Walden ve diğer eserlerini okuduktan sonra yazdıkları zamanla unutulsa da Thoreau’un kulübesini kendi eliyle inşa etmesi, yetiştirdiği fasulyeleri ayıklaması ve vergi ödemeyi reddettiği için hapse atılması gibi olaylar asla unutulmayacaktır.
Ben 600 sene sonra gelen Sadî-i Şîrâzî’yim diyen Thoreau’un 6 Mayıs 1862’de ölmeden önce kız kardeşine fısıldadığı birkaç kelime bana nedense onun da bizden biri olduğunu hissettirir: “İyi bir yelken açmanın zamanı geldi.”
Hayat yolculuğunun aslında ölümden sonra başlayabileceği düşüncesi garip değil mi?
Savaşlar ve sorunlarla dolu bir dünya. Pandemi ile birlikte dünyanın takla atması ve yeniden yapılanma. Bireyleri ve ulusları, büyük, küçük her şeyi etkileyen ezici borçlar… İş ve finansın kırılganlığı ve istikrarsızlığı. “Sefih medeniyetin, zaruri olmayan ihtiyaçları zaruri hale getirmesi…”
Medeni insanın muhtaç olduğu dört ihtiyacı yerine, bu zamanda 70 şeye muhtaç etmesi.
Thoreau gibi ormanda, Bediüzzaman gibi Katran Ağacı’nda hayatlar yaşamayabiliriz ancak fikirleri biraz da olsa sadeleşmemize yardımcı olabilirler. Thoreau’un reddediş ve inzivaya çekilişi bu dünyadan pasif bir geri çekilme değil, aksine aktif bir katılımdır.
Biz Müslüman olarak münzevinin ne demek olduğunu biliyoruz. En büyük münzevi şehirde yani Medine’de yaşar. Ona binler salat ve selam olsun!

Kalabalık içinde inziva için gece ibadetleri güzel bir anahtar olabilir. Hakkını vermeyi nasip etsin Yaradan İnşallah.
İnsanlığın imtihanları da ihtiyaçları da birbirine benzer zamanlar ve imkanlar değişse de. Bunu sıkça hatırlayıp koruyucu hekimlik usulüyle aynı hastalıklara kapılmadan hemen geçmişin reçetelerine başvurabilsek belki içinden çıkması zor bu bagimliliklara kapi aralamazdik.
Öte yandan, belki bu muhtaciyetlere düşüş de onlara sırt çevirmeden sonraki ferah ve refahın gerçek kıymetini bilmek icin kıymetli ve gerekli bir adim. Belki de insana boyunduruk olan bunca sahipliğin adı, bu esareti tecrübe etmeyenler için “özgürlük” yerine “fakirlik” olarak kalacaktır hep. Ne yazik ki, hep daha fazlasını istemeye programlı nefsi bu arzusundan vazgeçirmek umum için pek hedeflenmeyecek ve cok da kolay olmayacaktır. Kendisiyle övünülen kesret hep arzulanagelecektir insanlık var oldukça.
Bu sadelik ve duruluk özgürlüğünü tercihen tadabilmeyi, kanaat hazinesinin zengini nasip etsin Allah.
Yine başka bir güzelliğe davet ediyorsunuz. Çok teşekkür ederiz. Yazınızın sonundaki bilgilendirme de çok güzeldi çünkü dağda tek başına hayat sürme hayali çok cazip. Ama bir yandanda insanın kendi edindiği misyon itibari ile kaçmak gibi geliyor. Ama kaçmadan da kaçabilceğimizi gösterdiniz. Çünkü aklen ve kalben gereksiz tum dunyevi şeyleri terketmek yeterli olacaktır. Farkında olmadan tüm çevrenin sahip oldukları ile sanki bizimde olması lazım gibi veya ihtiyaç gibi geliyor. Halbuki yükten başkası değil. Teşekkür ediyoruz tekrardan.Bakalım bir sonraki yazınızda hangi güzelliğe davet olacak?
Çok dolu ve anlamlı bir yazı. Allah razı olsun
Ütopya değil örnekleri ile gerçekçi yaşanabilir bir hayatın mümkün olduğunu hatırlatan bir yazı olmuş. Yazarın emeğine sağlık.(Kitap önerileriniz de ayrıca takdire şayan)
tesekkurler kaleminize saglik. bana da “az ile cok yasamak” fikrini ortaya cikardiniz. cok yasamak uzun bir omur yasamak degil, unutulmamak, hayatin her unitesinde hayatlar boyu varolmak. tipki yazinizda gecen isimler gibi
Allahümme salli ala Muhammedin ve ala ali Muhammed
Thoreau Cabin Site alanini ziyaret etmistim. Waldo Emerson fakirin mezun oldugu okulun da kurucusudur. 10m2 alanda yasadigi kabini insani sanilanin aksine hapishaneden cok ne kadar huzur verici bir yerde yasamis hissini verir. Seceneklerde bogulmus insanin gercegi gormesi gittikce yorar. Yorulmak istemeyense akintiya kendini birakiyor oldu. Bu sadelestirme yani yaziya veya hayatima ne eklesem fetisizmi keske yerini ne cikarsam ibadetine yerini biraksa. Sabahlari erken kalkanlarin, herkesin herseyi bildigi yerde bilememenin serefine ulasanlara selam olsun.