SÜHEYLA GÜLTEKİN | YORUM
9 yıldır şeytanı kıskandıracak merhametsizliklerin; çocuk, yaşlı, hamile, hasta, kadın, erkek denmeden hayata geçirilişini izledik. Kötülüğe kafamız pek ermediğinden, bu işler bu raddeye gelmez herhalde; biraz sağduyulu, vicdanını henüz kaybetmemiş insanlar bir şekilde karşı gelir, zalimler geri adım atar sandık. Olmadı. “O kadar da olmaz” dediğimiz her şey gerçek oldu. Ülkenin her kesiminden, normalde ortak tek bir noktası bile olmayan insanlar, cemaat nefreti söz konusu olunca aynı hizaya diziliverdiler.
Bir yandan 15 Temmuz’da 13 yaşında olan çocukların 18’ine gelince birer birer tutuklanışlarını izlerken; diğer yandan, ülkenin darbecilik tarihinin kitabını yazmış, Cumhuriyet Mitingleri’nde “Ordu göreve” pankartlarıyla orduyu kendi görüşlerini millete dikte etmek üzere darbeye davet eden adamların darbe ahlakçılığı pozlarına maruz kaldık.
Çocuklarını edepli, çalışkan birer Müslüman olarak yetiştiren öğretmenlere her fırsatta teşekkürlerini sunan, “Hocam gel artık” diye ekranlarda ağlayan adamların; hayırlı nesiller yetiştirmek için kendinden vazgeçip adını bile bilmediğimiz ülkelere gitmeyi göze almış pırıl pırıl öğretmenler istihbarat tarafından kaçırılırken, eli kanlı cellatlara dönüşüşünü hayretle izledik.
“Köprüyü kapatıp halka ateş açtılar” yalanları hem mahkemelerde hem tanık beyanlarında bir bir çürütülürken; Can Dündar, Erk Acarer gibi sözüm ona muhalif gazetecilerin, askeri öğrencilerden tek bir tanesiyle bile röportaj yapmadan, köprüdeki keskin nişancılardan ve köprüde ölen insanların vücutlarından çıkan kurşunların hangi silahlardan çıktıklarının araştırılmasını isteyen sanıkların taleplerinin mahkemelerce reddedildiğinden bile bahsetmeden, siparişle — A Haber’den edindikleri tahmin edilen bilgilerle(!) — “Köprü” adında belgesel çekip, oynadıkları muhalifçilik rolünü acı bir tebessümle izledik.
Derin devletin tüm pisliklerini ortaya çıkarmaktan korkmayıp gazetecilik mesleğinin namusunu kurtaran Mehmet Baransu gibi yiğitlerin hapishane köşelerinde ömür tüketmek pahasına habercilik yaptıkları günlerden; Halk TV’ye çıktığı programda oğlunun ve eski kocasının köprüde keskin nişancılar tarafından öldürüldüğünü “görüntüler var” diyerek açıkça anlatan Nihal Olçok’un iddialarını tek bir soru dahi sormadan geçiştiren Barış Pehlivan gibi “gazetecilerin”, 3 saatlik hapishane hikâyeleriyle “cesur gazeteci” diye yutturulduğu günlere savrulduk.
Mavi Otobüs belgeselini izleyen İsmail Saymaz gibi sözde muhalif gazetecilerin, “40 vatandaş öldü köprüde, kimin öldürdüğünden bahsedilmiyor” diye salağa yatışlarına şahit olduk.
84 yaşında yatalak yaşlıların, yüzde 90 engelli insanların, lohusa halde tutuklanıp elleri kelepçeli doğum yaptıktan sonra bebeğiyle cezaevine gönderilen annelerin, toplum baskısına dayanamayarak kendini kulelerden atan gençlerin, müebbet almış 5 günlük erlerin, plastik sandalyelerde ölüme terk edilen insanların, annesi babası tutuklu olduğu için amansız hastalıklara yakalanan çocukların, pantolonlarının dizleri hapishane betonlarında yırtılmış bebeklerin çığlıklarını paylaştık da; milyonlarca insanın gözlerinin önünde, namusu üzerine defalarca yemin ettikten sonra çıkarları uğruna düşmanıyla anlaşıp dansöz gibi kıvırmaktan utanmayan Sedat Peker gibi mafya bozuntularını yücelten idraki kapalı milyonlar, sanki yüzbinlerce insan darbe yapabilirmiş gibi “Onlar da Meclis’i bombalamasaydılar” diyerek olan biteni temize çıkardılar.
Esed rejiminde yaşanan kadınlara tecavüz gibi insanlık dışı suçlar üzerinden Suriye rejimini lanetleyen sözüm ona İslamcılara, aynılarının Türkiye’de de yaşandığını; tanıklarının videolarıyla anlatmaya çalışıp hakkı savunmaya davet ettik. Duvar gibi tepkisiz kaldılar.
Yüzde 90’ı dindar olan KHK’lı tutukluların sadece sayılarını kullanıp sürekli ve yalnızca solcu KHK’lıların haklarını canhıraş savunan sözüm ona hak savunucularına derin bir “ahh” ettik.
Bir camide hortumla kendini asan KHK’lı askerin haberine kulak tıkayan Müslümanlara hayret ettik.
20’lik kız öğrencilere makineli tüfeklerle “terör operasyonu” yapmakla övünen, anne-babası tutuklu çocuklara yardım olsun diye sarma sarıp satan ev hanımlarını ağızlarından salyalar saçarak “terörist” ilan eden devlet ahalisinin; Öcalan’la ilgili “ponçik” beyanlarını da ibretle izledik.
Ve işte geldiğimiz noktada, köprüde gencecik askerlerin kafasını kesenler; fişleme listeleriyle tertemiz insanları ordudan attırıp koskoca orduyu liyakatsiz rejimperverlere terk edenler; kirli yollardan kazandığı servetle şov olsun diye gördüğü üç beş fakire ev alıp “iyilik meleği” kesilen mafya bozuntuları vatansever; 30 yıldır 40 bin insanı öldürenler barış elçisi oluverdiler.
“Bu kadar insanın nefretini kazandığınıza göre kendinize dönüp bir bakın” diyenlerin sundukları argümanlarsa; “Meclis’i bombaladınız, soru çaldınız, Ergenekon diye hayali örgüt ürettiniz” gibi iftiralardan öteye geçemedi. Onların hastalıklı bakış açılarıyla bu argümanlar doğru varsayılsa bile, suçun şahsiliği ilkesi gereği milyonlarca insanın çoluk çocuğuyla birlikte Meclis bombalamış, soru çalmış ya da Ergenekon davasında karar verici olmuş olamayacağı gibi basit akıl yürütmeleri yapmak da kimsenin işine gelmedi.
Yaşanan acıların, her bir hikâyenin ayrı bir kitap konusu olduğu aşikâr. Yazarken, okurken, izlerken bile kalbimizi titreten bunca şey, birileri tarafından yaşandı ve yaşanmaya da devam ediyor. Kuldan fayda gelmeyeceğini yaşayarak tecrübe ettik. Belki de en büyük hatamız onlardan medet ummaktı. Hakk’ın doğacağını vadettiği güne muhtacız.
Bunca çiğliğin arasında kula kulluk etmeye direnmiş, olan bitene ferasetle yaklaşabilmiş, yaşadığı her zorluğu sabrıyla yumuşatmış, okuduklarının ve öğrendiklerinin hakkını eğilmeden bükülmeden verebilmiş; belki bir hücrede, belki yavrusuyla dört duvar arasında, belki gaybubette, belki hasta yatağında, belki yurtdışında bir başına, belki Meriç’te, belki terk edilmiş yalnız, belki evinde sadece sessizce adalet bekleyen; kederli ama vakur, pir-ü pak kardeşlerime selam olsun…

kaleminize gönlünüze sağlık.
Hakikat bu kadar mi güzel anlatılır! Kaleminize, yüreginize sağlık
yaşasın zalimler için cehennem