Kaldığım ev çok renkliydi (1)

MAHMUT AKPINAR | YORUM

1985 yılında liseyi bitirip kafa dengi birkaç arkadaşımla birlikte 9 Eylül Üniversitesi’ni kazandık. Planımız ev tutup beraber kalmaktı, kredi yurtlara müracaat etmemiştik. “Ev bulamazsak cemaatin evlerinde bir süre kalırız!” düşüncesiyle ihtiyaten referans almıştık. Ev bulamadık ve mecburen Bit Pazarı’ndaki OYEV Dersanesi’ne gittik, kalacak yer talebinde bulunduk.

Buca Eğitim’i kazanan arkadaşımla Buca Heykel’deki TÖV’e ulaştık. “Biz aynı evde kalmak istiyoruz.” diye diretsek de, ayrı evlere verdiler. Bir lise öğrencisinin rehberliğinde İzmir sıcağında Heykel’den Şirinyer’e kadar elimde bavulla yürürüyerek Şirinyer Parkı’na yakın, ‘İki Katlı’ diye anılan eve geldik. Ev derli topluydu, okula tek otobüsle gitmek mümkündü. İçimden “İyi bir ev!” diye geçirdim.

Bavulumu salonun kenarına koyup akşama kadar orada kaldım. Kimse bana bir oda, yatak göstermedi, ne olacağını söylemedi. Muhatapsız saatlerce bekleyince kendimi cami avlusuna bırakılmış gibi garip hissettim. Zaten evlerde kalmaya kerhen ikna olmuştum. Kafamdan kısa yoldan kaçmanın seçeneklerini oluşturmaya başladım. Sigara içemeyeceğim, cemaatle namaz kılınacağı, kitap okunacağı gibi konulardaki tembihleri ‘geçici’ deyip kafama takmamıştım. Ama gece yarısı “Burada kalmayacaksın, seni başka eve götüreceğiz!” dediklerinde moralimin bozulup yüzümün düştüğünü hatırlıyorum.

O yıllarda Turgut Özal başbakandı, liberal politikalar uyguluyordu ama Cumhurbaşkanı Kenan Evren’di. Siyaset üzerinde askeri vesayet vardı. DGM’ler harıl harıl çalışıyordu. Bayraklı civarında, kola fabrikasının arkasında üzerinde kocaman Devlet Güvenlik Mahkemesi yazan taş bina, gelen geçene bile korku salıyordu. Dindarların tepesinde Türk Ceza Kanunu 163, solcuların kafasında TCK 141-142 giyotin gibi duruyordu.

Hapishaneler 1980 ihtilalinin ürettiği ‘teröristlerle’ doluydu. Fethullah Gülen Hocaefendi hâlâ aranıyordu. Gazetelerde irtica, tarikat haberleri eksik olmuyordu. O yıllarda da ışık evler ‘örgüt evi’ kabul ediliyor, polis tarafından basılıyordu. Bir sorgu durumunda karşılaşılacak sorulara karşı evde kalanlar, “evi kimin tuttuğuna, eşyaların nasıl alındığına” vb dair cevaplar hazırlar, temrinler yapılırdı. Bu şartlar altında beni rehine kaçırıyor gizemiyle götürdüler. Dindar bir aileden geldiğim için aşılıydım ama yine de ‘gece operasyonu’ gerginliğimi artırdı.

Huzur Evi’nin üstündeki tepede yer alan “Gürçeşme” adındaki eve yerleştim. Oradan okula giden otobüs yoktu. Otobüsler Polis Koleji’nin önünden kalkardı. Her sabah 130 kadar merdiven basamağından oluşan tepeden iner, okul dönüşü geri çıkardık. Biraz uzak olsa da Gürçeşme’deki ortama alıştım. Arkadaşlarla bir muhabbet ortamı yakalamıştık.

Sanırım orada bir ay kadar kaldım. Muhtemelen, sigaraya devam ettiğim, evi kaynattığım, belki diğer arkadaşları ifsat ettiğim için beni ev abisi daha tecrübeli olan İki Katlı’ya gönderdiler. Orası okula daha yakındı, değişikliği problem etmedim. Ayrıca Kredi Yurtlar yedekten çıkmıştı, kayıt için sıra bekliyordum. Biraz daha sabredip KYK yurtlarına geçmeyi düşünüyordum.

Evin, işletme son sınıfta okuyan güleryüzlü, halden anlayan, babacan bir abisi vardı. Eskiden ülkücüymüş, bir yıl kadar önce eve çıkmış ve ev abisi yapmışlar. Orada kalırken Hizmet’i anlamaya başladığımı söyleyebilirim. Özellikle esnaf evlerine gittiğimiz kahvaltılardan sonra izlediğimiz Hocaefendi’nin videoları beni çok etkilemişti.

Evde Risale okuma saatleri vardı. Dönemin şartları nedeniyle Risaleler ansiklopedi ciltlerinin arasına monte ediliyordu. Diğer eserler adı, yazarı belli olmayacak şekilde kaplıydı. İmam hatipli olmama rağmen Risale-i Nurları anlamakta zorlanıyordum. O yıllarda benim gibi mübtedilere yönelik Abdullah Aymaz Abi’nin ‘Safvet Senih’ adıyla çıkardığı kitaplar vardı.

Arandığı için Hocaefendi’nin kitapları “Abdulfettah Şahin” ismiyle basılıyordu. Asrın Getirdiği Tereddütler, Çağ ve Nesil serisi gibi kitapları okumaya başladım ve gerçekten yararlı buldum. Sigarayı bıraktım, kredi yurtlar seçeneğini iptal ettim. Çünkü evdekileri ve ortamı sevmiştim. İki Katlı’da oldukça renkli kişilerden oluşan verimli bir ev hayatı geçirdim. Yılın sonuna kadar orada kaldım, nasıl olduysa 3 defa ev abisi, pek çok ev sakini değişti ama ben sabit kaldım. Güzel arkadaşlıklar, tatlı hatıralar biriktirdim.

Beraber kaldıklarım içinde en ilginci ve renklisi Yatağanlı Şevket idi. Onu sonraki yazıya bırakıp öncelikle diğer renkli karakterleri sizlerle paylaşmak istiyorum.

İşletmede okuyan Sivaslı Ayhan abi oldukça yapıcı davrandı ve önceki olumsuzlukları sildi. Ayrıca evimizde akademik tartışmalara dayalı, verimli dersler, sohbetler oluyordu ve bunlardan istifade ediyordum. Edremit’ten itibaren Hocaefendi’nin arkadaşı, eski Nur talebelerinden, Ali Yurtsever’in babası (merhum) Remzi abi bize yakın oturuyordu. O yıllarda hukuk fakültesi genel sekreteriydi. Muhtemelen bizim evi ona zimmetlemişlerdi. Bazen sabah namazına gelirdi, namazı beraber kılardık. Bazı hafta sonları yanına birkaç esnaf daha alıp malzemeleriyle gelir ve tereyağlı, peynirli omletler, hoşumuza giden kahvaltı mönüleri hazırlardı.

İspirli fırıncı bir abi sıcacık ekmekler getirirdi. Remzi Abi Risaleleri tane tane okur, çok tatlı dersler yapardı. Eserlere vukufiyeti ve anlatımı fevkaladeydi, ses tonu, vurguları etkileyiciydi. Ciddiydi, vakurdu ama mütevazı ve güler yüzlüydü.

O yıllarda TÖV Kütüphaneleri Hizmet’te yeni bir açılımdı. Türkiye Öğretmenler Vakfı’na bağlı olarak açılan bu kütüphanelerde bazı kaynak kitaplar yanında, döneme göre lüks kabul edilebilecek video çalar, bilgisayar bulunurdu. Eğitim fakültesinde okuyan arkadaşlar öğrencilere takviye dersler verir, ödevlerine yardımcı olurdu.

Sadece TRT’nin olduğu, internetin bilinmediği o yıllarda TÖV’ler belgesellerin, filmlerin izlenebildiği, rehberlik için açılan cazip, verimli mekanlardı. Kadrosu öğrencilerle iyi diyalog kurabilecek bir müdürden ve rehberlik yapacak bir ekipten oluşurdu. Hatay Nokta’da, Bornova’da ve Buca Heykel’de TÖV kütüphaneleri vardı. Ev abimiz sıcak kanlı ve sosyal birisi olduğu için TÖV’e müdür olarak gitti, dolayısıyla dönem ortasında bizim evin abisi değişti.

Ayhan abinin yerine yine işletmede okuyan Doğu Karadenizli, Laz aksanı aynen duran, kibar bir arkadaş geldi. Risale-i Nur’lara, eserlere vukufiyeti, İslami kültürü çok güçlü değildi ama mütevazıydı, arkadaşça davranıyordu. O yıllarda PKK eylemlerinde ciddi artış vardı, her gün yaşanan saldırılar, ölümler nedeniyle Kürtlere karşı dışlama ve ayrımcılıkta  yükseliş gözlemleniyordu.

Bir süre sonra evimizde hukuk fakültesi uzatmalı Abdurrahman Abi de kalmaya başladı. Ev abisiyle birlikte salona açılan, iki kanepenin olduğu odaya yerleşti. Mardin Kızıltepeli bu abi aksanıyla, keskin yüz hatlarıyla tipik bir Kürttü. Risalelere, Osmanlıca’ya vukufiyeti muazzamdı. Zaman içinde semt abisi olduğunu öğrendik.

Abdurrahman Abi az konuşur, çok okur, zeka ve bilgi küpü biriydi. Gece boyu kitap okur öğleye kadar uyurdu. Bünyesi çok zayıf ve çelimsizdi, sesi kısık ve inceydi. Ülser başta olmak üzere bazı hastalıkları vardı. Çok az yerdi ama demli ve çok çay içerdi. Dolapta sürekli süt bulundurur, ülserini sütle yatıştırmaya çalışırdı. Üstad’ın ‘Eski Said’ dönemi eserlerine ilgi duyar onlardan dersler yapardı. Üstad’ı ayrı severdi, Kürtlüğü üzerine sıkça vurgular yapardı. Kibirli ve iddialı değildi, ama tartışmalarda bilgisi ve keskin zekaveti ile muhatabını ilzam ederdi.

Evin abisi Karadenizli arkadaş ise Necip Fazıl’ın şiir kasetlerini dinler ve bize dinletirdi. ‘Sakarya’ ve ‘Kaldırımlar’ şiirlerini, Necip Fazıl’ın Gençliğe Hitabe’sini dinleye dinleye ezberlemiştik. “İdeologya Örgüsü”ne kadar kitaplarını okur, elinden düşürmezdi.

Abdurrahman Abi Necip Fazıl’ı şair, edebiyatçı olarak takdir etse de fazla milliyetçi bulur ve İslami konularda yetkin görmez, eleştirirdi. Evin abisi ve semt abisi arasında sertleşmeyen tatlı tartışmalar, atışmalar yaşanırdı. Eve başka abiler de gelirdi ve sabahlara kadar ülkenin hali, İslam dünyasının durumu, Kürt sorunu, güncel siyaset vb konularda entelektüel tartışmalar yapılırdı. Ben de fırsat oldukça dinler istifade ederdim. Abdurrahman abi gece kuşuydu, bu nedenle istişareler gece başlayıp sabah namazıyla biterdi.

Evimizin üst katında bir polis memuru kalıyordu. Sağolsun eşi bize sürekli yemek gönderirdi. Polis, belki dönemin şartları gereği uzak dursa da güven veriyordu. Sonraki yıllarda siyasi konjonktör değiştikçe polisin tavrı da olumlu anlamda değişmişti. Ailenin bizim yaşlarda zihinsel engelli oğlu vardı, ailesi de teşvik ederdi, sık sık bize gelirdi.

Yan komşumuz seküler modern bir aileydi. Dindar olduğumuzu bilirlerdi ama bir olumsuzluk yansıtmazlardı. Komşunun çağdaş isimleri olan 8-9 yaşlarında oğlu, 3-4 yaşında küçük tatlı bir kızı vardı. Oğlan çocuğu ailesi istemese de bizimle vakit geçirmeyi severdi. O kadar zekiydi ki biz bir şey öğretmediğimiz halde ortamdan çok şeyi alıyordu. Yıllar sonra Fen Lisesini bitirip Türkiye’nin en iyi üniversitelerinden birisini kazandığını öğrendim.

Ne oldu bilmiyorum, çok sürmeden evin abisi tekrar değişti. Eğitim fakültesinde okuyan abinin yaptığı bilimsel, tefekkür dolu dersleri hala hatırlıyorum. Fen bilimleri öğrencisi olduğu için enerjiden, hücre için organellerden, tabiattan örneklerle ve güzel bir anlatımla etkili dersler yapardı. Aynı zamanda edebiyata şiire, sanata ilgisi vardı. Şiirler yazar, yazıları dergilerde yayınlanırdı. Üniversitede duvar gazetesi çıkarırdı. Çok sosyaldi ve iletişim becerisi olağanüstüydü, kulüplerde, derneklerde etkindi. Okuldan arkadaşlarımı davet ettiğimde bu abinin sohbetine ve ilgisine hayran olur, severek katılırlardı. Ülker bisküvileri kat kat dizer, aralarına kakaolu sos dökerek pasta yapardı. Yemek konusunda da çok mahirdi ve pratikti. Lezzetli yemekler ve pasta nedeniyle evdeki sohbetlerin cazibesi artardı.

Bir ara askerliğini yedek subay olarak yapan bir abi de evimizde kaldı. Askeri üniformayla evde ilk defa gördüğümüzde korktuk. Zira bize “evi asker basmış” şakası yaptılar. O anda sorgu aşamasından, mahkeme, cezaevi aşamalarına kadar bütün ihtimaller aklımızdan geçti. Matrak biriydi ama askerliğin stresi nedeniyle bazen gergin olurdu. Evde yapılan entelektüel tartışmalara katılır, fikri kabul görmeyince şakayla karışık askeri kimliğiyle tehdit ederdi. Sabah namazına kalkamayanlara boş silahı gösterir ve geriye saymaya başlardı…

(Devamı var, isimler değiştirilmiştir.)

 

 

7 YORUMLAR

  1. Yazıyı okuyunca aklıma ilk gelen şey okuduğum onlarca iddianamedeki itirafçıların beyanları oldu. Uzun uzun kaldıkları evleri, oralardaki yaşantıyı, isimleri, bu isimlerin nereli olduklarını, nerede okuduklarını, görevlerini vs anlatırlardı. Bu beyanların üzerine itirafçı sivil poliser eşliğinde önce yer tespitine çıkartılır, arkasından verdiği bilgilerle uyumlu 5-6 kişinin fotoğrafı gösterilerek kimlik tespiti yapılırdı. Devamında, bu kişiler sabahın erken saatlerinde adreslerinde yapılan arama sonrası gözaltına alınıp haftalarca tutulacakları nezarethanelere atılırdı. Sonrasında tutuklama, iddianame bekleme, yıllarca süren sözde yargılamalar… Gerçi yazar ismleri değiştirdim diyor ama yazısı bana nedense dejavu yaşattı. Ne gerek vardı da durup dururken bu hissi yaşadım şimdi ben?! O da benim pişmemişliğimden sanırım…

  2. Çok güzel bir yazı olmuş abi .Şimdilerde ilaç olsa milyonlar verilerek satın alınmak istenecek ‘samimiyet’ o evlerde bolca vardı.Yazıyı okurken bile hissedilebilen bir samimiyet.

  3. Gerçekten tatlı yıllardı. Birşeyin güzel olduğuna inandıktan sonra ve aklınla ikrar ettikten sonra, evin basılacak olması, adının teröriste çıkması umrunda olmuyordu. Siyasal okudum ben ve tek bir çizik hayat boyu kamuya girmeme engel olacağını bilirdim. Ama ona rağmen içimizde tuhaf bir huzur ve ne yaptığını bilmenin verdiği içsel bir bilgelik vardı.

    Zaman bize şunu gösterdi ki, bu şahsi değerlendirmem, rasyonel akıl tarafından da doğrulanmıştı. Memlekete faydalı insanlar yetişmişti. Ötesi, insanlığa faydalı. Ve başta üniversiteler olmak üzere, toplumda görünmeyen bir iklim oluşturmuştu bu.

    Bu bereketli iklim elbette bir idealdi. Ülkeye yayılmıştı. Ve o kirli eller ile dokulunup, çekilip alınınca, geriye ne kaldığın şu an millet olarak görüyoruz. Dillere vurulmasa da, vicdanlar hisler bunu söylüyor. Emine Şenlikoğlunun kitabının ismi buna tam uyuyor. “Bize nasıl kıydınız?”

  4. Hizmet Hareketi, toplumun genelinin bildiğinden çok daha evvelki yıllarda meğer sessiz sedasız, gurbete okumaya gitmiş öğrencilere yapılacak en güzel yardımı yapmışlar. Meselenin iaşe ve ibate meselesi olmadığını orada bu gençlerin “insan” olması için çaba gösterildiğini biliyoruz. Mahmut Hoca’nın hatıralarında unsurlarını gördüğümüz bütün güzel şeylerden mahrum edilmiş olan milletin evladı bugün ya kumar batağına, ya uyuşturucuya ya da daha sefil başka hallere düşmüş. Allah ıslah olmak istemeyen cemiyeti ıslah etmez.

  5. Hey gidi günler!
    O mekanlar gözümde canlandı. Adeta zamanda yolculuk yaptım. Ne abiler, ne arkadaşlar vardı! O candan, o içten samimiyet ilişkileri yazıya da yansımış zaten. Elinize, kaleminize sağlık. İyi ki sizleri tanımış oldum.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin