YORUM | KEMAL AY
1996’da, dönemin ABD First Lady’si Hillary Clinton, ‘It takes a village’ başlıklı bir kitap yayımladı. Kitapta, kendi annelik deneyimlerinden yola çıkarak Amerikan çocuklarının nasıl yetiştirileceğiyle ilgili fikirlerini anlatıyordu. Kitaba ismini veren tabir, kabaca, ‘Koca bir köy gerekir…’ gibi bir anlama sahip. Clinton’ın kitabının kontekstinde, ‘Bir çocuk yetiştirmek için koca bir köy gerekir’ demek oluyor. Clinton’ın seçtiği başlık o dönem çok tartışılmış ve deyişin kökeninin nereye dayandığı araştırılmış. Varılan sonuç: Afrika köylerinde, insanlar çocukları sadece ailenin değil aynı zamanda köydeki herkesin büyüttüğünü anlatmak için benzer laflar edermiş.
Bu, yapılan işin zorluğunu anlatan bir deyime dönüşmüş zaman içinde. Bir çocuğun nasıl büyüdüğü, sonunda nasıl bir insan olduğu, köydeki herkesi ilgilendiren bir mesele. Geçen senelerde vizyona giren ve Oscar ödüllerinde de dikkat çeken Spotlight isimli filmde de bu deyişin kullanıldığını görmüşsünüzdür. Kilise’de cinsel istismara uğrayan çocukların hikâyelerini ortaya çıkaran gazetecileri anlatıyordu film. Şöyle deniyordu filmin bir yerinde: ‘If it takes a village to raise a child, it takes a village to abuse one.’ Yani, kabaca, ‘eğer bir çocuğu yetiştirmek bir köyün işiyse, bir çocuğun istismara uğraması için de koca bir köy gerekir.’ Deyişin bu olumsuz hâlini daha çok sevmiştim zira, bize her şeyden evvel kötülüğün nasıl kolektif bir iş hâline gelebileceğini anlatıyor.
Daha önceki yazıda, dönemin Başbakanı Erdoğan’ın karşısında gördüğü ‘vesayet’ sistemini alaşağı etmek için onun aynından inşa etmeye çalıştığını söylemiştim. Bu konu Erdoğan’ı yetiştiren ‘köyün’ kültürel dokusunu da ele verdiği için bir miktar açmak istiyorum.
DÜNYAYI BAŞTAN TANIMLAMAK
Büyük ideolojiler, ya da bu iddiaya sahip fikir hareketleri, dünyayı baştan tanımlamakla uğraşırlar. Bu, en şaşaalı şekliyle Karl Marx tarafından yapıldığı için, Marxist ideoloji çok taraftar çekmiştir. Çünkü Marx, Aydınlanma prensiplerinden sapmadan tarihi ve bugünü (o günü) başka türlü anlatmıştı. Mevcut felsefe, ekonomi ve tarih geleneğini farklı bir bağlama oturtmayı başarmış, toplumu kendinden önceki sosyal bilimciler gibi bir piramit şeklinde aşağıdan yukarı değil, karşılıklı çatışma içerisinde göstermişti. İşçi sınıfının çalışma ortamlarında ‘bilinçlenerek’ bir devrim örgütleyeceğini ve bütün üretim araçlarını bu bilince göre dönüştüreceğini ve sonunda iktidar aygıtlarını yok ederek herkesin eşit olduğu bir komünist düzene yol vereceğini öngörmüştü. Hayli kabaca anlattım fakat burada üzerinde durulması gereken iki husus var: (1) İşçi sınıfının bilinçlenmesi, (2) mevcut devlet aygıtlarının ‘dönüştürülmesi’.
Elimizde ‘başarılı’ bir Marxist dönüşüm hikâyesi yok fakat Sovyetler deneyi var. Onun da sonu aşağı yukarı belli. Marxist ideolojinin ‘gerçek hayatta’ başarısız olması bir yana, hâlen Marxist eleştiriyi güçlü kılan bir unsur var. O da, anlattığı hikâyenin insanlara bir şeyler ifade ediyor oluşu. Mesela sınıf çatışması tezi, pek çoklarının hak vermekten kendini alamadığı bir toplum okuması. Meta fetişizmi, üretim hayatında yabancılaşma, üretim araçlarının yarattığı iktidar ve benzeri tespitleri, bugün de hayatımızı etkileyen dinamikleri açıklamada kullanabileceğimiz teçhizatı sunuyor.
BATI ELEŞTİRİLERİNİN, BATI-DIŞINDAKİ KIYMETİ
Marx’ın yanı sıra, Sigmund Freud ve Friedrich Nietzsche gibi isimler de, Batı medeniyetini ‘içeriden eleştirme’ hususunda, ciddi anlamda ‘devrim’ yapmış öncüler. Bu güçlü eleştiriler, hâlen Batılı akademilerde ciddi anlamda dikkate değer görülüyor. Birçok eleştirel teori, bu isimlerden besleniyor. Haliyle Batı’da bu isimler çoğunlukla ‘sol çevrelerde’ karşılık buluyor. Gelgelelim, özellikle Batı-dışında, bu öncüllere dayanan Batı eleştirisine zaman zaman ‘sağ muhafazakâr’ çevrelerde de rastlamak mümkün. Özellikle de Batılı güçlerin işgali altında kök salmış, en büyük meselesi Batı’nın eziciliğine karşı bir ‘duruş’ ortaya koymak olmuş İslamcılık ideolojisinde bulunabilir (bu sebeple kendilerine ‘sağcı’ demek yerine ‘devrimci’ diyorlar bazen). Türkiye’de İslamcı çevrelerde yetişmiş, o etiketle kitaplar yazan isimlerin kitaplarını karıştırın, Batılı ‘sistem-dışı’ filozofların izlerini bulacaksınız. 1940’larda ve 50’lerdeki ‘sağcı’ entelektüeller nasıl Batı’daki metafizik yanlısı felsefecileri, mesela Bergson’u sahipleniyorsa, 1990’lardan itibaren entelektüel hayatta bir sözü olduğunu düşünen İslamcılar da, Marxist Batılı eleştirel fikirleri aynen sahipleniyor. Peki, neden?
ALTERNATİF BİR MERKEZ İNŞASI
Evvela politik olarak İslamcılığın çıkmış olduğu kaynak, Batı karşıtı bir ‘poz’ üretme derdinde. Bunun en kolay yolu, Batı’nın eleştirisini yine Batı’dan almak. Bir nevi ithal ikâme. Ancak bu mesele burada kapanacak değil. Batı’yı ‘suni’, kendisini ‘asıl’ göstermek zorunda. Bu sebeple de Batı’da olan ve ‘işe yarayan’ her şeyin aslında ‘Doğu/İslam’ kaynaklı olduğu yönünde bir dil geliştiriyor. Mümtaz’er Türköne’nin ‘ilk İslamcılar’ dediği Namık Kemal ve Ali Suavi gibi isimlerin Batı’dan demokrasiyi almak konusunda halkı ikna etmek için ‘İslam’daki meşveret’ meselesine sarılmaları bunun bir örneği. Belki ilk zamanlar için bu argüman bir nevi ‘ikna’ aracı. Hatta belki de gerçekten ‘ilk İslamcılar’ kendi Müslüman zihinlerinde bu şekilde ikna ediyorlar kendilerini. Fakat zaman içinde, siyasal pratiklerin bir neticesi olarak, Batılı hayat formunun bir ‘izdüşümü’ oluşturuluyor. Neredeyse tıpatıp aynı, fakat üzerinde ‘İslamcı’ etiketi olan bir replikası. Ama aslında Batılı kültürün reddine dayandığı için de ‘asıl’ oluşturmaya çalışırken bir nevi ‘karikatür’ ortaya çıkıyor.
Bu tuhaf hamle, gölgeyle aslın sürekli olarak karıştırılmasına, haliyle de zihinsel bir yarılmaya dönüşmüş zamanla. Bazı yorumcular bu duruma, ‘Modern Anti Modernizm’ diyor. Yani her ne kadar ‘modern Batı’ denilen devasa semboller evreninden kaçmaya çalışsa da, gerek kullandığı araçlar, gerekse hitap ettiği kitlenin mecburiyetleri sebebiyle ‘modern’ olmaktan bir türlü kaçınamayan bir ‘ucube’. Cennet Batı’da olsa gitmeyecek kadar keskin bir Batı karşıtlığı, sözgelimi Twitter’dan (her şeyiyle Batılı bir platform) haykırılıyor etrafa. İslamcılığın bu noktadaki en büyük emeli, her şeyin ‘kendincesini’ üretmek ve o kapalı evrende tatmine ulaşmak. Çünkü başka türlüsü, muhal. Ancak bu şekilde muhatapla hesaplaşmak mümkün ve belki de ancak bu şekilde onu aşabilecek. Bu durum, Türk sağı açısından artık geri dönülmez bir ufukta olduğumuzun da habercisi.
Marxizmin kötü bir deneyini Sovyetler Birliği yaşatmıştı. Bu türlü İslamcılığın uygulamasını ise İran’da gördük, görüyoruz. İşte İslamcılıkla komünizmin teorik yakınlaşmalarının sebebi de kolaylıkla ‘ortak düşman’ bulabilmelerinde yatıyor (Ahmedinecat’la Chavez’in yan yana fotoğraflarını hatırlayın). ‘Batı’ ve temsil ettiği bütün değerler, bilhassa içinde yaşadığımız bu küreselleşme fenomeniyle birlikte, adeta ‘deriden sökülüp atılırcasına’ bu rejimlerde yok edilmeye girişiliyor. Fakat dünyanın pek çok yerinde, bilhassa Sovyet uydusu ülkelerde görülebildiği üzere, anti-emperyalizm denilen ‘haklı dava’ maalesef kendi vatandaşına bir refah sunmak yerine, bir ‘alternatif merkez’ inşa ederek bütün kaynakları burayı ikameye harcıyor. Bireyci değil, sistemci (devletçi) bir hareket olarak karşımıza çıkıyor.
ERDOĞANİZMİN KODLARI
Bu teorik arka plan, 2007’den itibaren tuğla tuğla örülen Erdoğanizmin gelip dayandığı noktayı benim gözümde tamamen açıklıyor. Erdoğan’ın belki iyi niyetle başladığı ‘vesayetle mücadelesinin’ (nitekim Rusya’da da İran’da da ‘devrimler’ iyi niyetle başladı) bugün gördüğümüz şekliyle bir ‘alternatif merkez’ inşa etme, bunun adını da Erdoğanizm koyma yoluna girmesinin en büyük sebebi de bu. Bu dönüşümü, eski merkez sağ seçmeni, ‘kendine alan açma’ şeklindeki eski siyaset kodlarıyla algılıyor. DP’nin, AP’nin ya da ANAP’ın yaptığı gibi ekonomik araçların el değiştirmesine yoruyor. Ancak burada yeni olan şey, alternatif bir ‘semboller dünyası’ (alternatif düşman, alternatif kimlik) oluşturmaya çalışma ve ideoloji temelli bir yeni devlet inşası. Erdoğan’ın yüzde 40-50 arası ‘seçmeni’ tamamen İslamcılardan müteşekkil değil fakat hemen hepsi, ‘sistem dışı’ gibi görüyor kendini.
Marxist ideolojiyi siyasal bir hareket olarak uygulamaya çalışanlar, tarih boyunca Marx’ın haklı tespitlerini ve o tespitleri hayatlarında bizzat yaşayan yığınları peşlerine takarak yeni bir iktidar devşirdiler. Yani pratik olarak, sadece ‘dükkân sahibi’ değişti. Eşitsizlikten ve adaletsizlikten dem vurup, eşitsizlik ve adaletsizlik yarattılar. Tıpkı 2007’den itibaren Erdoğan’ın yaptığı gibi.
Gerçek liderler, toplumların öfkelerini doğru yöne kanalize ederek, problemlerin çözümüne yardımcı olanlardı. Fakat ‘hep lider kalmak isteyenler’, toplumları ‘öfkeli’ tutmanın bir yolunu aradılar. Bu da ancak ezelî bir düşman yaratarak, ‘öfke’yi hep kendi iktidarına yontmakla olacak bir şeydi. ‘Alternatif merkez’ oluşturmanın yolu, evvela ‘mevcut merkezle’ kavgadan, sonra da ‘yeni düşman’la girişilen amansız mücadeleden geçecekti. Sovyetler, önce Çarlık ve burjuva sınıfına öfkeden doğdu, ardından bu öfkeyi yeni devleti çalıştıracak bir motora yakıt olsun diye sürekli yeniden üretti. Benzer şekilde Erdoğanizm’in ihtiyacı olan ‘kimlik’ için uygun kıyafet biçilebildi. Elbette bu işler, baştan sona planlamayla, ince ince düşüncelerle olmak zorunda değil. Çoğu zaman katıksız bir ‘iktidarda kalma iradesi’, zaten bu rehberliği veriyor. Tarihteki örneklerin birbirine benzeşmesi de, bu iradedeki ‘akıl dışılıktan’ kaynaklanıyor. Hayatta kalma içgüdüsünün insana her türlü melaneti yaptırabilmesi gibi, iktidarda kalma içgüdüsü de, gölgeyle aslın birbirine karışmasına ve bilinç yaralarının artık görülmez hâle gelmesine sebep oluyor.
Ancak yazının başında belirttiğim gibi bu, kolektif bir kötülük. Erdoğanizm gömleğinin dikilmesi için ‘koca bir köy gerekliydi’. Yani tek bir faktör değil, birbiriyle etkileşim hâlindeki pek çok faktör, Erdoğanizm’in ortaya çıkmasına ve 2011’den itibaren de icraata geçmesine zemin hazırladı. Erdoğan, Milli Güvelik Kurulu’ndan TSK’ya, Yüksek Yargı’dan güvenlik bürokrasisine bütün kurumları tek tek ‘dönüştürürken’ (aslında yok ederken), toplumun bunu vecd içinde, Erdoğan’a büyük bir destek vererek ve alkışlayarak izlemesi de, ‘It takes a village’ lafında gizli.
