İnsan yönetmek, önce kendini yönetebilmektir

“Gönlünde fırtınalar yaşayan birisi, topluma güneş olamaz.”  Lyndsey Ekşili

AHMET KURUCAN | YORUM

Yıllardır tanıdığım Lyndsey Hanım geçenlerde bir sohbet ortamında tecrübelerini paylaşırken söyledi yukarıdaki cümleyi. Hemen not aldım ve üzerinde düşünmeye başladım. Ulaştığım sonucu söyleyeyim: Bu cümle, sorumluluk taşıyan, insan yöneten, temsil makamında bulunanlar için ciddi bir muhasebe çağrısıdır. Çünkü güneş olmak, kalabalıkların önünde durmakla değil yakmadan ısıtabilmekle mümkündür.

Yıllardan beri duyarım bazı eş-dost ve arkadaşlardan. “Bazı idareciler çok hırçın…”,“Dinlenmediğimizi hissediyoruz…”, “Uyarı var ama şefkat yok…” Bunlar yüksek sesle söylenen şikâyetler değil; fısıltı hâlinde kalan, ama biriktikçe ağırlık yapan ifadeler. Ve tam da bu yüzden ciddiye alınmayı hak ediyorlar.

Hizmet dediğimiz şey, başından beri insanı merkeze alan, kalbi önceleyen, usul, esas ve üslup birlikteliğini gözeten, zerafet, nezaket ve nezahati terketmeyen bir yürüyüşün adı oldu. Bu yürüyüşte idarecilik, hiçbir zaman sadece karar alma yetkisi olarak görülmedi; daha çok emanet, yük, imtihan olarak anlaşıldı. Çünkü insan yönetmek, hele gönüllülüğün esas olduğu yapılarda o kazar zordur ki “zor” kelimesi bunu ifade etmeye yetmez.

Hz. Peygamber (sas) bu zoru başardı ama nasıl?

Kur’an’dan takip edelim: “Rabbinin rahmeti sayesinde sen onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba ve katı yürekli olsaydın, etrafından dağılırlardı.” (Âl-i İmrân, 159) 

Bu ayete sadece Efendimiz’in ahlakını anlatan bir beyan olarak bakarsanız yanılırsınız. Hayır, o aynı zamanda temsil makamındaki her insan için evrensel bir yönetim ilkesidir. Sertlik, haklı bile olsa, insanları dağıtır. Katılık, niyet ne kadar temiz olursa olsun, muhatapları yorar.

Daha açık yazayım; idarecilik pozisyonu, insanın iç dünyasındaki fırtınaları gizleyebileceği bir alan değildir. Aksine, o fırtınalar ilk olarak orada hissedilir. Öfke, tahammülsüzlük, kırgınlık ve yorgunluk; dile, karara, üsluba sızar. Ve çoğu zaman idareci bunu fark etmeyebilir.

Amenna ama ya o idareciye muhatap olanlar?

İşte onlar bunu çok derinden hisseder. Onun için dikkat diyor ve susuyorum.

Evet, Hizmet insanının en güçlü yanı, ahlâkî temsil olmuştur. İnsanlar bu hareketi; yüksek binalardan, güçlü kurumlardan değil; yormayan insanlarından, dinleyen büyüklerinden, incitmeyen rehberlerinden tanıdı. Bu çizginin zedelenmesi, niyetten bağımsız olarak, ciddi bir kayıptır.

Burada mesele, “Hata var mı?” sorusu değildir. Elbette var. Her yerde var. Asıl mesele, hata karşısında kalbin hâlidir. Uyarırken ezmek mi, kaldırmak mı? Düzeltirken incitmek mi, onarmak mı? Karar alırken sadece sonucu mu, yoksa insanların ruh halini hesaba katmak mı?

Kur’an’ın ideal mü’min tarifi bu noktada yol göstericidir: “Onlar öfkelerini yutarlar ve insanları affederler.” (Âl-i İmrân, 134)

Öfkeyi yutabilen bir idareci, güneş gibidir. Isıtır, olgunlaştırır, büyütür. Öfkesini yansıtan idareci ise farkında olmadan ateş olur; yakar, küstürür, uzaklaştırır. Ve en tehlikelisi şudur: insanlar uzaklaştığında çoğu zaman bunu yüksek sesle söylemezler; sessizce çekilirler.

Bugün ihtiyaç duyduğumuz şey, yeni talimatlar ya da daha sert disiplin mekanizmaları değildir. İhtiyaç duyduğumuz şey, kalbi sakın, dili yumuşak, iradesi dengeli idarecilerdir. İnsanların yanına rahatça gidebildiği, derdini savunma refleksiyle değil güvenle anlatabildiği bir iklimdir.

Bu yazı bir itham değil; bir davettir. Bir hatırlatmadır. Hepimiz için. Ama özellikle insanlara yön verme sorumluluğu taşıyanlar için. Belki de kendimize sormamız gereken soru şudur: Bizim varlığımız insanlara yük mü oluyor, nefes mi aldırıyor?

Çünkü Lyndsey Hanımın dediği gibi gönlünde fırtına taşıyanlar, niyetleri ne kadar temiz olursa olsun, güneş olamazlar. Hizmetin bugün ve yarın ihtiyacı olan şey ise ateş değil; ısındıran,  olgunlaştıran, umut veren güneştir.

Teşekkürler Lyndsey Ekşili Hanım. Bu düşüncelere zihnimde kapı açtığınız için.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin