İDRİS GÜRSOY | YORUM
15 Temmuz gecesi, darbe girişimi bahanesiyle saat başı sela okutulan camiler, kısa sürede otoriter rejimin kara propaganda araçlarına dönüştü. AKP iktidarının denetimindeki imamlar, hutbelerde adalet ve merhameti değil; kin ve düşmanlığı anlattılar. Bazı cemaatler, dini referanslarla halkı uyutmakla kalmadı; siyasi lidere kutsiyet atfeden vaazlar verdiler.
Kimi suskun kaldı, kimi iş birliği yaptı. Allah adına adalet isteyen insanlar ise hedef gösterildi.
Bu manzara, tarihte bir kez daha yaşanmıştı. Diktatörlükler sadece kurumları değil, vicdanları da ele geçirir.
Kilisenin susturulması
1933’te Adolf Hitler iktidara geldiğinde sadece bir rejim kurmadı; toplumun vicdanına da el koydu. Dinin etkisini çok iyi bilen Hitler, kiliselerin halkın en mahrem alanı olan inanca hitap ettiğini görüyordu. Bu sesi susturmak yerine, onu kendi lehine konuşturmayı seçti.
Naziler önce kiliseleri kontrol altına aldı. Katolik ve Protestan yapılar, adım adım rejimin ideolojik hattına çekildi. Nazizm’in halk tabanında karşılık bulabilmesi için, dinin araçsallaştırılması gerekiyordu.
Nazilerin planı şuydu:
İnancı dönüştürmek: Kiliseleri “Nasyonal Sosyalist ilkelerle uyumlu” hale getirmek.
Hitler’e bağlılık: Tanrı yerine Führer’i inancın merkezine koymak.
Vicdanı susturmak: Adalet, merhamet ve insan haklarını din dışı bırakmak.
Propaganda aracı yapmak: Kiliseleri Nazi ideolojisinin yüksek sesli savunucusu haline getirmek.
Nazizm’in nihai hedefi; Hristiyanlık yerine, Alman putperestliğine dayalı bir “Aryan inancı” kurmaktı. Ancak bu dönüşüm zamana yayıldı. İlk etapta kiliseler dönüştürüldü, sonra etkisizleştirildi. Heinrich Himmler ve Alfred Rosenberg gibi üst düzey Naziler, dini zayıflığın bir belirtisi olarak görüyordu.
Kutsal olanın kirletilmesi
Nazizm’in kiliseleri kontrol altına alması, sadece din özgürlüğüne değil; etik ve vicdana da büyük bir saldırıydı. Rahipler, “Almanya’ya sadakat” vaazları verdiler. Vaaz kürsülerinden Nazi bayrakları sarktı. Sessizlik, suç ortaklığına dönüştü.

Tüm Protestan mezhepler tek çatı altında toplanarak Reichskirche (Reich Kilisesi) kuruldu. Başına, Hitler’e sadakatiyle bilinen Ludwig Müller getirildi. Binlerce rahip ve teolog, Nazi ideolojisine uymaya zorlandı.
İncil’in değiştirilmesi
“Alman İncili” adlı bir metin hazırlandı. Eski Ahit çıkarıldı (Yahudi kaynaklı olduğu için). Hz. İsa’nın Yahudi kimliği silindi, Aryan bir kahraman olarak sunuldu. “Tanrı bizimledir” sloganı, yerini şu sapkın ifadeye bıraktı: “Hitler bizim peygamberimizdir.”
Naziler için mesele, halkın Tanrı’ya değil, Führer’e itaat etmesiydi. Dindarlık, ahlak değil; milliyetçilik ve itaat üzerinden tanımlandı. Zulüm, kutsal bir görev gibi sunuldu. Yahudilerin dışlanması, aşağılanması ve yok edilmesi, bazı vaazlarda dini gerekçelerle meşrulaştırılmaya çalışıldı.

Direnişin sesi: Dietrich Bonhoeffer
Bu manzaraya karşı çıkanlar azdı. Ama tarihe geçenler onlardı. Genç bir ilahiyatçı olan Dietrich Bonhoeffer, “Zulme karşı susmak, Tanrı’ya ihanettir.” diyerek yalnızca Nazi rejimine değil, kilisesinin suskunluğuna da başkaldırdı.
Yeraltında vaazlar verdi, gençlere ahlakî direnişi anlattı. Yahudilere yardım etti. Nazi karşıtı gruplarla birlikte çalıştı. 1945’te, Hitler’in doğrudan emriyle idam edildi. Henüz 39 yaşındaydı.
Savaş sonrası sessizlik
Savaş sona erdiğinde kiliselerden anlamlı bir özeleştiri gelmedi. Bazıları kendini “kurban” gibi gösterdi. 1945 tarihli Stuttgart Suç İtirafı, Alman Protestan Kilisesi’nin sınırlı bir yüzleşmesiydi. Katolik Kilisesi ise daha derin bir suskunluğa gömüldü. Vatikan, Nazizm dönemindeki tutumuna dair uzun yıllar boyunca sessiz kaldı.

Bonhoeffer, savaş sonrası dönemde vicdanın ve ahlakî direnişin simgesi hâline geldi. Bugün Almanya’da birçok okul, kilise ve meydan onun adını taşır.
Bonhoeffer, böyle zamanlarda ilahiyatın nasıl bir vicdan sesi olabileceğini gösteren evrensel bir örnektir. O, “devlete itaat” değil, Tanrı önünde sorumluluk anlayışıyla yaşadı. Ve bu uğurda hayatını feda etti. Geride şu sözleri kaldı:
“Zulme itaat, Tanrı’ya ihanettir.”
“Zulme karşı ses çıkarmayan kilise, artık kilise değildir.”
Bu sözler yalnızca bir dönemin muhasebesi değil, her çağın inananlarına, aydınlarına ve kurumlarına yöneltilmiş evrensel bir çağrıdır.

Harika bir yazı olmuş… İfade net kısa ve vurucu… Etkisi olan ifadeler… Doğru dosdoğru…