PROF. EFE ÇAMAN | YORUM
CHP’yi konumlandırmayı hedefleyen yazı dizisinin dördüncü ve son bölümünde sosyal demokrasinin önce demokrasiyi benimsemesi gerektiği tezi üzerinden CHP’yi değerlendirerek finali yapmak istiyorum.
İlk bölümde açıklamıştım: Sosyal demokrasinin ana tezi sosyalizmin amaçlarına çok partili demokratik hukuk devleti içinde ulaşmaktır. Diğer sosyal demokrasi bir ifadeyle Marksistlerin proletarya (işçi sınıfı) devrimi düşüncesini reddeder ve çok partili liberal demokratik sistemi benimser. Bunun en başta gelen nedeni sosyal demokrasinin otoriterizme ve totalitarizme karşı olmasıdır.
Marksist sosyalistler (Lenin, Stalin, Mao, Castro gibi) Marks’ın öngördüğü üzere zor kullanarak, yani devrimle iktidara gelmeyi, kendilerinin meşruiyetini ve tekil iktidarını kabul etmeyen her türlü politik hareketi yasaklamayı, kendilerini eleştirenleri tasfiye etmeyi strateji ve yöntem olarak benimsemişlerdir. Var olan sosyopolitik yapının cebirle değiştirilmesini savunmuşlardır. Özel mülkiyeti ortadan kaldırmak için bireylerin ellerindeki mülklere el koymayı, bunları halka vermek adına kendi partilerinin (yani kendilerinin ve işbirlikçilerinin) kontrolüne almayı hem kuramsal ve yöntemsel olarak, hem de politik pratikte uygulamışlardır.
Sosyal demokrasi bunun totaliter sistemlere evrildiğini, milyonlarca insanın Gulag’larda ve çalışma kamplarında yok edildiğini, Komünist partilerin yönetici elitlerinin (politbüronun) sınıfsız toplum kisvesinde lüks hayatlar yaşadığını ancak çalışa kesimin ezildiğini, diğer bir ifadeyle eskisinin yerine daha despotik ve içeriden dönüşüme kapalı yeni bir sömürü düzeni geldiğini gördüler.
Avrupa sosyal demokrasisi bu nedenle Almanya, İspanya, Britanya, İtalya, İskandinav ülkeleri ve diğer birçok refah toplumunda ısrarla evrensel insan haklarına dayalı hukuk devletini ve liberal demokrasiyi savundu.
Türkiye’de ise durum bu tarihle alakasızdır.
Öncelikle Türkiye’de sol genel olarak Kemalizm’i sol, Atatürk’ü de solcu olarak benimsedi. Bunu şimdi sorgulayıp aksi örnekler vermeyi deneyeceklerdir – o da yazıyı okumaya tenezzül ederlerse; çünkü “kendilerinden olmayanların” yazdıklarını okumak bile tabudur büyük çoğunluk için. Ancak CHP’de ve CHP’ye katılmış SHP ve DSP gibi partilerde siyaset yapmış olan istisnasız tüm politikacılar Atatürkçüdür, öyle olmak zorundadır.

Aynı şekilde CHP çizgisinde Atatürk ilkeleri denen doktrin bu partilerin ana çizgisidir ve bu çizginin ne solla, ne de sosyal demokrasinin ilkeleriyle alakası vardır. Bunu bırakın, Atatürk ilkeleri bütünüyle sosyal demokrasinin ilkeleriyle uyumsuzdur, onların birçok bakımdan tersini savunur. Teori olarak zaten Atatürkçülük hiçbir derinlik içermez. Kindermann’ın kullandığı şekliyle Kemalizm bir tür yumuşak (zayıf) ideoloji olabilir. Bu kötü bir şey değildir – özellikle Kemalistler için – çünkü politik pratiği açısından istediğiniz tarafa bükebileceğiniz bir Mustafa Kemal Atatürk vardır. Bu nedenle mesela hem CHP hem de MHP ekolleri Atatürk’e sahip çıkmakta.
Garip değil mi?
Her iki siyasi hareket de Atatürk’ün siyasi mirasını farklı algılarken, bu Türkiye akademiyasında hiç kimseyi rahatsız etmiyor. Çünkü Atatürk’ün ve siyasal mirasının bilimsel olarak ele alınması mayınlı bir alandır, tehlikelidir. Bunda Atatürk’ün bir kült olmasının etkisi büyüktür. Yarı tanrısal ve hatasız olarak aktarılan bu miras, Türkiye’de az çok tüm siyasal hareketler tarafından kendi ağırlık verdikleri ideolojik yönelim bağlamında referans olarak alınmak zorundadır. Başka türlü Türkiye’de meşru siyaset yapılamıyor. Kürt siyasetinin ve kısmen de İslamcı siyasetin sistemden uzun süre dışlanmış olması bundandır.
Ancak konunun dışına çok çıkmayayım. CHP özelinde bilinmesi gereken şudur: 1) CHP ne Atatürk’ün kült lider oluşunu, ne de onun kuramsal/pratik politikasını değiştirebilir. 2) Atatürk’ün mirasından bir sosyal demokratik hareket çıkamaz. Nokta.
Hal böyleyken, tüm siyasal geçmişi tek adam ve tek parti olan bir tarihi figürün bir sosyal demokrat kurucu lider veya sosyal demokratik bir partinin karizmatik lideri olarak benimsenmesi ancak tarihin manipüle edilmesiyle – veya Orwell’yan biçimde yeniden yazılmasıyla – mümkün olabilir. Öyle de oluyor.
Atatürk çok partili liberal demokrasi ve hukuk devleti inşası gibi fikirlere ya da önceliğe sahip değildi. Ülkeyi otoriter bir biçimde yönetti, gücü sınırlandırılmış iktidar düşüncesine yabancıydı, reformlarını yapabilmek için cebir ve ceberut devlet aparatını kullandı. Yapmak istediği birçok reform siyasal spektrumda ilerici olarak yorumlanabilse de, dönemi ağır insan hakları ve hukuksuzluk örnekleriyle doludur.
Atatürk elbette ki modern Türkiye devleti için kurucu babalardan biri olabilir, ama sosyal demokrat bir siyasi hareket/parti için kült bir lider, bir tür biyolojik anayasa, bir yarı tanrı ya da aşılması imkânsız bir seviye falan olamaz. Mevcut haliyle Türkiye’de böyledir, CHP tarafından da bu şekilde konumlandırılmıştır.
Liberal demokrasi düşüncesi ve hukuk devleti konsepti bu saydığım nedenlerden dolayı CHP tarafından benimsenemiyor.
Sosyal demokrasi düşüncesinin sütunlarından biri olan liberal demokrasi ve hukuk devleti bu nedenle Türkiye’de gündem olamıyor. Diğer sütunun ekonomik eşitlik ve bunu sağlayacak refah devleti inşası olduğunu önceki yazılarda ifade etmiştim.
Böylelikle dört bölümlük konumlandırma girişiminin sonuç kısmına geliyoruz.
1) Batılı sosyal demokrasi hareketleri bakımından CHP bir sosyal demokrat parti değildir.
2) CHP mevcut lider kültü ve Kemalist doktrini aşmadan bir sosyal demokratik partiye dönüşemez.
3) CHP’nin böyle bir yönelimi görünen gelecekte gerçekleşmeyecektir.
4) CHP çok partili liberal demokratik sistemle de hukuk devletiyle de bu nedenlerden dolayı barışık değildir. Sistemi kendisi için kullanmak istemekte, ama ilkeler bazında bu siyasal sistemi tüm toplum/partiler için istememektedir. Bu bakımdan da Türkiye’de – DEM hariç – diğer siyasal partiler ve hareketlerle benzer şekilde hareket etmektedir.
5) CHP’nin bu pozisyonları sadece politik tercihlerle açıklanamaz; çok belirleyici sosyolojik gerçekler de CHP’nin sosyal demokratikleşmesini bloke etmektedir.
6) Mevcut haliyle yukarıdaki gerekçelerden hareketle CHP günümüz Türkiye siyasal sisteminde önemli bir oyuncudur. Sistemi değiştirmek istemiyor, sistemi yönetmek istiyor. Erdoğan ve avanelerine rakiptir, ama rejime muhalif değildir. Rejimin muhalefetidir. Rejim onu yutarken bile rejimin bu tutumunu sadece kendisine dokunduğu kadarıyla algılıyor/eleştiriyor.
Mesela kendisine kayyım atanmasını eleştirirken, kayyım biçerdöverinin kendisinden başka kurumlara veya siyasi partilere karşı da kullanıldığını bile-isteye es geçiyor.
CHP’nin rejim içerisinde iktidar olması baskı-zulüm gören bireyler için olumlu olur. Çünkü hiçbir siyasi lider veya hareket bu rejimi Erdoğan kadar etkin ve efektif bir biçimde meşrulaştıramaz.
CHP’li bir Türkiye, Erdoğan’lı bir Türkiye Erdoğan’lı bir Türkiye’ye göre kesinlikle “ehven-i şerdir”. Ancak CHP doğrudan bir demokrasi umudu değildir.
Dediğim gibi, demokrasi için öncelikle liberal demokratik hukuk devletini savunmak gerekir. CHP ne ideolojik ne de politik pratik bakımdan bunu sağlamaktan uzaktır. Bu nedenle de umut ederken temkinli olmak gerekir.

M E Çaman CHP’yi doğru değerlendiriyor.
Bu partinin ideolojik temeli İttihatçılığa dayanan Türk üstünlükçü (ırkçı) Kemalizmdir, dolayısıyla faşist bir partidir. Yapılan anayasalar, kurulacak partilere dahi faşist Atatürkçü bir çerçeve çizildiğinden hiçbir parti devleti otoriterlikten kurtaramıyor.
Sosyalist düşüncenin liberalleştirilmiş hali olan Sosyal demokrasiye, otoriter bir düşünceye dayalı olan Kemalizmle sınırlandırılmış hiçbir parti izin vermez. Bu nedenle de Kemalizmle çerçevelenmiş siyasi oluşumların hiçbiri demokratik düzen sağlayamaz.
CHP son 10 yılda ısrarla cumhuriyetin değerlerini savunmuyor. Bu da rejimin muhalefeti olduğunun kanıtıdır.
Ahmet Kabaklı nın okunması gereken eseri: Temellerin Duruşması 1-2
I. Bölüm: Atatürk ve Atatürkçüler
Kabaklı, Atatürk’ü ve onun ilkelerini sadece tarihî bir figür olarak değil, Türkiye’nin modernleşme sürecinin mihenk taşı olarak değerlendirir. Atatürkçülük, onun vizyonu doğrultusunda millî irade, hukukun üstünlüğü, laiklik ve eğitim reformlarını kapsayan bir anlayıştır.
Yazar, Atatürkçülüğün bazı çevrelerce yanlış yorumlandığını, ideolojik araç haline getirildiğini ve sembolik kutlamaların içinin boşaltıldığını vurgular. Özellikle 10. Yıl Marşı, Atatürk’e yönelik sansür ve tarihî olayların çarpıtılması örnekleriyle, gerçek Atatürkçülüğün toplumsal bilinç ve sorumluluk ile yaşanması gerektiği ortaya konur. Kabaklı, Atatürkçülüğün sadece bir sembol değil, Cumhuriyet değerlerini koruyan bir felsefe olduğunu okuyucuya hatırlatır.
⸻
II. Bölüm: Din ve Laiklik
Bu bölümde Kabaklı, Atatürk’ün dini tutumunu ve laiklik anlayışını tarihî bağlamda analiz eder. Atatürk, dine düşman değildir; aksine, devlet yönetiminde eşitliği ve özgürlüğü sağlamak amacıyla laikliği benimsemiştir. Kabaklı, laiklik kavramının Türkiye’de yanlış yorumlandığını ve sekülerizmle karıştırıldığını eleştirir.
Bölümde öne çıkan tartışmalar şunlardır:
• İrtica korkusu ve toplumsal müdahaleler: 1920-30’larda toplumsal güvenliği sağlamak için alınan önlemler.
• Menemen Olayı ve benzeri istismar girişimleri: Laikliğin önemini pekiştiren tarihî örnekler.
• Basörtüsü yasağı ve eğitim politikaları: Laikliğin sadece yasaklar üzerinden değil, özgürlük ve toplumsal denge perspektifiyle anlaşılması gerektiği.
Kabaklı, laikliğin demokratik kültürle bütünleşmediği durumlarda toplumsal sorunların ortaya çıktığını ve Batı merkezli uygulamaların Türkiye’ye uygun olmadığını vurgular.
⸻
III. Bölüm: Atatürk İlkeleri ve Demokrasi
Kabaklı, Atatürk İlkeleri’nin demokrasinin temel taşları olduğunu ve Cumhuriyet’in modernleşme sürecinde vazgeçilmez rol oynadığını vurgular. Ancak bu ilkeler, özellikle tek parti döneminde çoğulculuk ve halkın katılımını sınırlayan otoriter uygulamalarla gölgelenmiştir.
Bölümde öne çıkan temalar:
• Çok sesli istibdat: Tek parti yönetiminin çoğulcu demokrasiyi sınırlaması.
• Olgun insanın demokrasi inancı: Demokrasi, yasalar kadar toplumsal bilinç ve sorumlulukla desteklenmelidir.
• Atatürk İlkeleri’nin günümüzdeki durumu: İlkelerin sembolik veya araçsal kullanımının demokratik kültür üzerindeki olumsuz etkileri.
• Milli irade ve hakimiyet: İlkelerin halkın demokratik katılımıyla birleşmesi gerektiği.
Kabaklı, Cumhuriyet’in ve Atatürk İlkeleri’nin özüyle bağdaşmayan uygulamalara dikkat çekerek, toplumsal bilinç ve tarihî bağlamın önemini vurgular.