Gelin, Ramazan bizi anlatsın!

AHMET KURUCAN | YORUM

Ramazan geldiğinde hep aynı cümleyi kurarız: “Bu ayı iyi değerlendirelim.” Daha çok Kur’an okuyalım, daha dikkatli konuşalım, daha çok infak edelim… Bunların hepsi doğru. Fakat ben bu yazıda ana vatan haricinde dünyanın dört bir bucağında yaşayan Hizmet insanına hitap etmek ve onların hiç de yabancısı olmadığı bir perspektiften meseleyi ele almak istiyorum.

Soru şu: Ramazan’ı biz mi değerlendireceğiz, yoksa Ramazan mı bizi değerlendirecek? Başlangıçta tuhaf gelebilir bu soru. Ama hemen karar vermeyin.

Ramazan, bizim Allah’la ilişkimizin senenin diğer aylarına nispetle daha da derinleştiği bir zaman dilimidir. Bunda şüphe yok. Fakat Ramazan aynı zamanda insanlarla ilişkimizin de imtihan edildiği bir mevsimdir.

“Temsil, tebliğin önünde gelir!” tembihatiyle büyüyen nesiller olarak şu gerçeğin farkındayız: Dünyanın neresinde yaşıyor olursak olalım — Amerika’da, Avrupa’da, Afrika’da ya da Asya’da — bizler dinimizi temsil sorumluluğu taşıyan insanlarız. Namazımız, orucumuz, evimizin iç düzeni sadece bize ait değildir. Bize bakan gözler vardır. Bizi merak eden komşular vardır. İş yerinde sessizce bizi gözlemleyen arkadaşlar vardır. Çocuğumuzun öğretmeni, yan apartmandaki komşu, birlikte çalıştığımız mesai arkadaşı meraklı bakışlarla bizi izlemektedir.

Onlar Ramazan’ı ekranlardan görüyor. Haber başlıklarından, sosyal medya paylaşımlarından, bazen de tartışmalı görüntülerden tanıyor. Oysa Ramazan’ın asıl yüzü ekranda değil, sofradadır. Ramazan’ın asıl dili slogan değil, misafirperverliktir.

İşte tam da bu yüzden Ramazan, bizi anlatma fırsatıdır.

Evet, diyalog… Ama diyalog sadece konferans salonlarında olmaz. Diyalog bazen mutfakta başlar. Bir çorbanın buharında, bir hurmanın ikramında, ezan vaktini beklerken kurulan kısa bir cümlede başlar. Bir insanın, “Siz bütün gün gerçekten hiçbir şey yemiyor musunuz?” sorusuna sabırla ve gülümseyerek verilen cevapta başlar. Onun için diyorum ki: Ramazan, kendimizi anlatmak zorunda kalmadan anlattığımız en doğal zemindir.

Daha açık ifade edeyim: Bir iftar sofrası, uzunca kaleme alınmış İslam’ı müdafaa metinlerinden çok daha etkili olabilir. Bir komşumuzun “Sizin evinizde kendimi çok huzurlu hissettim.” demesi, yüzlerce açıklamadan daha kalıcıdır.

Şunu unutmamalıyız: Dostlarımızı iftar soframıza davet etmek mükemmellik gerektirmez; samimiyet gerektirir. Kurumsal manada yapılan büyük organizasyonların elbette önemli bir fonksiyonu vardır. Onlar yapılsın. Ama bu, evimizin kapısını açmaya mani olmamalıdır. Bir akşam iftara bir komşu davet etmek. Bir iş arkadaşına, “Bu ay bizim için çok özel; istersen bir akşam soframıza misafir ol!” diyebilmek. İnanın, çok ama çok kıymetlidir. Kim bilir, belki de bu küçücük adımla güven köprüleri inşa edilir. Nitekim İslam ilk yıllarında saraylarda değil, evlerde yayıldı. Büyük salonlarda değil, küçük halkalarda anlatıldı. Bir evde kurulan samimi bir sofra, bazen bir şehrin kaderini değiştirecek bir gönül bağına vesile oldu.

Bitirirken şunu söylemek isterim: Bugün dünyanın farklı ülkelerinde yaşayan bizler için Ramazan, içine kapanma yerine açılma; yalnızlaşma yerine ötekilerle temas ve bireysel ibadetlerle beraber toplumsal temsili de içine alan bir mevsim olmalıdır. Evet, oruç bizleri Allah’a yaklaştırdığı kadar insanlara da yaklaştırmalıdır. Onun için iftar saati geldiğinde soframızda sadece ailemiz değil, bir misafir de olmalıdır.

Her akşam olmayabilir ama bir akşam mutlaka. Büyük kalabalıklar olmayabilir ama en az bir kişi mutlaka olmalıdır. Bir kişi dedim. Evet, bir kişi  bile yeter. Çünkü mesele sayı değil, niyettir ve samimiyettir.

Gelin, Ramazan için şimdiden kendimize şu sözü verelim ve planımızı buna göre yapalım: Bu Ramazan en az bir iftar sofrasını paylaşacağım. En az bir komşuya kapımı açacağım. En az bir iş arkadaşıma Ramazan’ı anlatma fırsatı vereceğim.

Ramazan geldiğinde günlük hayatımızın rutini değişir: Sahuru, iftarı, teravihi, mukabelesi… Ama asıl değişmesi gereken biziz. Ramazan bizi daha görünür kılmalı, daha merhametli kılmalı, daha davetkâr kılmalı. Ramazan’ı yaşamak budur.

Ramazan’ı yaşatmak da budur. Ramazan’ın bizi anlatması da ancak böyle mümkün olur.

Herkese hayırlı Ramazanlar…

2 YORUMLAR

  1. “Mümbit Kalplerin Mevsimi”

    Anadolu’da yağmura “rahmet” derler.
    Bulutlar ağır ağır toplanır, gökyüzü kurşuni bir sabra bürünür. Ufukta ince bir serinlik dolaşır. İlk damla düşmeden önce toprak susar; sanki yeryüzü nefesini tutmuş da gökten inecek lütfu bekler. Ve o ilk damla toprağa değdiği an, içten içe bir şükür yükselir:
    “Rahmet yağıyor…”
    Çünkü bilir bu topraklar; o düşen sadece su değildir. Diriltir. Uyandırır. Kurumuş köklerin hafızasını tazeler, gizlenmiş hayatı harekete geçirir.
    Ama dikkatle bakın…
    Rahmet her yere eşit düşer; lakin her yer rahmeti eşit karşılamaz.
    Yatağan yağmurundan kayalar, taşlar bir damla bile nasiplenmez. Üzerlerinden süzülür gider. Serttirler, kapalıdırlar; içine almazlar. Dik, kıraç yamaçlar vardır; rahmete kavuşur ama az tutar. Derinlik yoksa, bağ yoksa, rahmet tutunamaz.
    Bir de mümbit toprak düşünün…
    Aylarca çatlamış, “Yok mu bir damla?” diye sessizce beklemiş. Yağmur düşer düşmez kokusu yükselir semaya. O toprak rahmeti emer, içine çeker, saklar. Sonra bir sabah bakarsınız; yemyeşil bir örtü serilmiş yeryüzüne. Bir damla, bin başak olur. Bir yağmur, bir mevsimi diriltir.
    İşte Ramazan da böyledir.
    Ramazan takvimde duran bir ay değil; gönüllere inen bir rahmet sağanağıdır. Her gece ayrı bir serinlik, her sahur ayrı bir diriliş, her iftar ayrı bir şükürdür. Fakat kalp kaya kesilmişse, rahmet üzerinden akıp gider. Dil Kur’an’ı okur da gönül içine almazsa, yağmur taşa düşmüş gibidir. Oruç tutulur da sabır filizlenmezse, rahmet yamaçtan kaymış gibidir.
    Fakat kalp susamışsa…
    İçten içe “Yok mu bir damla?” diye çatlamışsa…
    İşte o zaman Ramazan’ın her anı emilir içine. Bir ay, bir ömre bereket olur. Bir gece, bin aya değer. Bir secde, yılların yorgunluğunu çözer.
    Toprak rahmeti zayi etmez. Çünkü bilir; her yağmur bir nimettir, her damla bir emanettir.
    Biz de Ramazan’ın tek bir anını zayi etmemeliyiz.
    Bir istiğfarı, bir gözyaşını, bir gönül almayı…
    Bir yetimin duasını, bir kırgın kalbi onarmayı…
    Rahmet ayı geliyor.
    Göğe bakmak yetmez; gönle bakmak gerekir.
    Kalbimiz ne kadar derinse, rahmet o kadar tutunur.
    Geliniz, bu Ramazan kaya olmayalım.
    Sertliğimizi çözsün oruç.
    Kibrimizi yumuşatsın secde.
    Susuzluğumuzu dindirsin Kur’an.
    Rahmet yağıyor…
    Ve mümbit bir kalp, yağanı zayi etmez.
    Onu başaktan başağa, duadan hayata taşır.
    Çünkü rahmet, en çok
    rahmeti içine çekenlere yakışır.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin