AHMET KURUCAN | YORUM
Aslında bu konu gündemimde yoktu. Ne bir yazı planıma girmişti ne de yakın dönemde zihnimi meşgul etmişti. Ama Avrupa’dan bir genç kardeşimiz, bu soruyu bana yöneltti: “Neden Fârâbî ve İbn Sînâ, İslam dünyasında Gazâlî ya da Mevlânâ kadar tanınmaz ve sahiplenilmez?”
Soru hem çok yerindeydi hem de sevindirici… Çünkü bu tür sorular, meseleleri sadece yüzeyden değil derinlemesine kavramaya çalışan bir bilinç düzeyini gösteriyor. Böyle bir gençliğin varlığı umut verici değil mi?
İşte bu vesileyle, bu önemli meseleyi kaleme alma gereği duydum.
İslam düşünce tarihinde Fârâbî ve İbn Sînâ, felsefî sistemin inşasında merkezi rol oynamış; yalnızca İslam dünyasını değil, Batı düşüncesini de derinden etkilemiş iki filozoftur. Buna rağmen bugünün İslam toplumlarında, Gazâlî ve Mevlânâ kadar yaygın bir tanınırlığa veya sahiplenilmeye ulaşamamışlardır.
Bu durumu anlamak için teolojik, pedagojik, tasavvufi, tarihsel ve ideolojik birçok katmanı birlikte ele almak gerekir.

Teolojik açıdan, Gazâlî’nin Tehâfütü’l-Felâsife adlı eseri, Fârâbî ve İbn Sînâ’nın metafizik sistemine yönelik ciddi eleştiriler içerir. Özellikle âlemin ezelîliği, Allah’ın yalnızca tümelleri bilmesi ve haşrin ruhânî olması gibi görüşleri, kelâmî bakış açısından sorunlu bulunmuştur. Bu eleştiriler, zamanla bu iki düşünürün sistematik olarak dışlanmasına ve felsefeye karşı bir güvensizliğin kurumsallaşmasına yol açmıştır. Medrese geleneğinde felsefeye mesafeli, hatta zaman zaman düşmanca bir tavır gelişmiştir.
Pedagojik bağlamda, Fârâbî ve İbn Sînâ’nın dili oldukça teknik ve soyuttur. Sudûr teorisi, nefis mertebeleri, akıl türleri gibi kavramlar özel bir eğitim arka planı gerektirir. Mevlânâ’nın şiirsel dili veya Gazâlî’nin ahlaki ve tasavvufî anlatımıyla kıyaslandığında, bu filozofların eserleri, geniş halk kitleleri ve günümüz okuyucusu için yoğun bir kavramsal çaba gerektirir. Bu durum da onların geniş kitlelerce benimsenmesini zorlaştırmaktadır.
Tasavvufî ve kültürel düzlemde, Mevlânâ gibi mutasavvıflar, halkın diliyle konuşmuş; aşk, sabır, merhamet gibi duygusal temalar üzerinden büyük bir muhatap kitlesiyle buluşmuştur. Buna karşılık Fârâbî ve İbn Sînâ’nın akıl merkezli yaklaşımı, halk nezdinde duygusal bir karşılık bulmakta zorlanmıştır. Günümüz İslam dünyasında hemen herkesin bildiği gibi “maneviyat” daha çok duygusal ve mistik bir çerçevede anlaşılmakta; hamaset ön plana çıkmakta, rasyonel derinliği merkeze alan bir maneviyat ise ikinci planda kalmaktadır.
Tarihsel açıdan ise İbn Sînâ’nın tıp alanındaki eserleri, özellikle Orta Çağ Avrupa’sında ‘el-Kanun fi el-Tıbb’ yani ‘Tıbbın Kanunu’ adlı eseri “Avicenna” adıyla Latinceye çevrilmiş ve yüzyıllarca üniversite müfredatlarında ders kitabı olarak okutulmuştur. Ancak İslam dünyasında, bu eserler zamanla “gereksiz” veya “tehlikeli” olarak görülmüş; kimi zaman sansürlenmiş, kimi zaman ilgisizlikle karşılanmıştır. Bu da maalesef entelektüel alanda kendi özümüze yabancılaşmanın acı bir örneğidir.

Son olarak siyasi ve ideolojik nedenler de söz konusudur. Şöyle ki modern dönemde Selefî ve literalist yaklaşımların güç kazanması, felsefe ve akıl yürütmeye olan mesafeyi daha da derinleştirmiştir. Dinin kaynağını yalnızca Kur’an ve Sünnet’le sınırlayan bu yaklaşımlar, içtihadı ve aklî delilleri geri plana atmış, Fârâbî ve İbn Sînâ gibi isimleri “meşru düşünce”nin dışına itmiştir. Bu anlayış, medrese-mescit-tekye ekseni dışındaki fikrî üretimleri değersizleştirmiştir.
Sonuç olarak İslam dünyası bugün ne yazık ki epistemolojik derinliği ve entelektüel üretkenliği büyük ölçüde kaybetmiş durumdadır. Bu kaybın telafisi, yüzeysel bilgi aktarımının ötesine geçmeyi; felsefî sistem kurucularının mirasına yeniden yönelmeyi gerektirmektedir. Fârâbî’nin siyaset felsefesi ve toplum teorisi; İbn Sînâ’nın akıl-vahiy sentezi ve ontolojik yaklaşımı, çağdaş İslam toplumlarının ihtiyaç duyduğu düşünsel zeminleri yeniden inşa edebilir.
Onları yalnızca “geçmişin filozofları” olarak değil, aynı zamanda geleceğin entelektüel rehberleri olarak yeniden değerlendirmek gerekmektedir. Çünkü geleceğin sağlam zeminleri, sağlam temellerin yeniden keşfiyle mümkündür. İşte gencimizin sorusu bu noktada çok büyük bir anlam ifade etmektedir.
Allah sayılarını ziyadeleştirsin.

Ahmet bey,
Farabi, İbn Sina, İbn Rüşd gibi devrin en ünlü filozof ve ilim insanlarının unutulmasının en önemli sebebi yazınızda kısmen anlattığınız gibi Gazali tarafından tekfir edilmeleridir.
Ne yazık ki Gazali’den sonra İslam dünyası Gazali’nin bu görüşünü doğru kabul ederek felsefeye ve mezkur alimlere açıkça cephe almışlardır.
Bu düşünce günümüzde halen geçerlidir. Ne yazık ki Bediüzzaman Said Nursi ve HE dahi Gazali’nin fikirleri doğrultusunda felsefeye karşı çıkmışlardır.
Örneğin Cumhuriyet tarihinde bilinen en meşhur filozof olan Nureddin Topçu müslümanlar tarafından benimsenmemiş, aksine NFK’nın ideolojisi benimsenmiş ve bu ideoloji AKP rejiminde vücut bulmuştur.
Avrupa 17. yy. dan itibaren filozoflarla aydınlama çağını başlatmışlar ve geldikleri durum ortadadır.
İslam dünyası ise Gazali’yi esas alarak felsefeyi tekfir etmiş ve geldikleri acıklı durum ortadadır.
Ezberden konuşmuşsunuz. Gazali felsefeyi tekfir etmemiş (ayrıca felsefeyi tekfir etmek tabiri daha yanlıştır çünkü felsefe bir insan değil ki kafir ilan edilsin), İslam’a uygun bir felsefe anlayışı olması gerektiğinden ve Yunan felsefesinin panteist ve İslam’a aykırı görüşlerinin alınmaması gerektiğinden bahsetmiştir. Ne yani, sırf felsefi diye her görüşü İslam’a aykırı olup olmadığına bakmadan kabul mu edeceğiz? O zaman İslam’ın ne anlamı kaldı? Felsefi görüşler İslam’dan üstün müdür ki onları otomatik olarak kabul edeyim? Gazali felsefeye karşı çıksa kendisi en âlâ felsefeyi yapmazdı. Onun mucize kavramı ile ilgili ve daha başka birçok konudaki felsefi görüşleri o kadar üst düzeydedir ki İslam felsefesi alanında çalışan gayrimüslimler arasında dahi üstünde en çok çalışılan ve tez yazılan kişi kendisidir. Yani Farabi ve İbn-Sina günümüzde sadece müslümanlar tarafından değil, gayrimüslimler tarafından da büyük oranda unutulmuştur çünkü fikirleri felsefi açıdan daha ortalama ve Yunan felsefesi taklidi düşüncelerdir. Gazali’nin onları tekfir etmiş olmasıyla alakası yoktur. Çoğu insanın bu tekfir hadisesinden dahi haberi yok zaten.
Ben size neden diğer ikisinin unutulduğunu ve Gazali’nin bilindiğini söyleyeyim. Birincisi, Farabi ve İbn-i Sina daha niş konularda yazmışlardır ve yazdıkları felsefi şeyler de ortalama düzeydeydi. Gazali ise tasavvuf, fıkıh, felsefe, kelam, siyaset gibi birçok farklı konuda önemli eserler kaleme almıştır. Sadece tasavvuf ve fıkıh alanında yazdıkları dahi onu insanların kalbinde ayrı bir yere koymuştur çünkü bu konular müslümanlar için en önemli konulardır. Siyaset felsefesi yapan Farabi veya tıp alanında çalışan İbn Sina, bu yazdıklarıyla insanların gündelik hayatlarına ne kadar dokunabilir? İkincisi, Farabi ve İbn Sina, İslam’ı bozma gayretlerine karşı savaş açmış kişiler değillerdi. Daha kendi hallerinde takılan entelektüellerdi. Gazali ise o asrın bir müceddidi olarak, İslam’ın Yunan felsefesinin etkisi yüzünden tahrif olabileceğini görmüş ve buna karşı savaşmıştır. Ayrıca kendi zamanının kaba softa, bağnaz dincilerine karşı da savaşmıştır; yozlaşmış ve halka zulmeden yöneticilere karşı da savaşmıştır. Bu verdiği savaşlar onu ünlü yapmıştır.
Bir de kalkıp Bediüzzaman’ı ve Hocaefendi’yi eleştiriyorsunuz. Onlar Gazali’yi, Farabi’yi ve İbn Sina’yı sizin tanıdığınızdan daha çok tanıyorlardı bence. Zaten “Onlar az tanınıyordu çünkü Gazali onları tekfir etti, Gazali yüzünden aydınlanma olmadı demek,” Gazali’yi zerre tanımadığınızı gösteriyor. Bence sizin gibi düşünenlerin genel sorunu felsefeyi kutsamalarıdır. Felsefe de bilim de sanat da, aklımıza gelebilecek her şey Allah rızası için kullanılması gereken, Allah’tan ve O’nun getirdiği dinden üstün olmayan şeylerdir. Yani felsefi bir düşünce İslam’a aykırı ise bunu sırf felsefe diye kabul edecek değilim. Gazali de bunları kabul etmemiştir ve reddederken de yine felsefeyi kullanarak, yani felsefi argümanlarla reddetmiştir. Eğer dediğiniz gibi tekfirci ve softa biri olsaydı “Bu felsefecilerin görüşleri dinen yanlıştır, bunlara inanan cehennemliktir,” der geçerdi. Ama onların görüşlerini felsefi argümanlarla çürütüyor. Aynı Bediüzzaman’ın kendi döneminin aydınlarının veya ideologlarının düşüncelerini çürüttüğü gibi. Bediüzzaman’a da mı 1000 sene sonra kalkıp “İslam’ın ilerlemesini engelledi” diyeceğiz? Gerçi büyük ihtimalle 1000 sene sonra da kendilerini çok üstün görüp, ezberden cümlelerle bunu da diyenler çıkacaktır.
Ahmet Kurucan’ın yazısı da çok yüzeysel kalmış ve neden o ikisinin unutulduğunu, Gazali ve Mevlana’nın ise bu kadar ünlü olduğu açıklamakta çok yetersiz kalmış, bazı yerlerde de yine ezber bilgiler paylaşmış. O kadar gencin örnek aldığı bir insan bence daha sorumluluk bilinciyle yazmalı. Aksi takdirde vebaldir.
İmam Gazalinin durduğu yer, dönemin şartları göz önüne alındığında bir müdafaa hattıydı. Siyasi kargaşanın, itikadi çalkantıların ve felsefenin getirdiği bazı inanç sarsıntılarının ortasında, o maneviyatı merkeze çekerek dini korumaya çalıştı. Allah ile irtibatı merkeze alma çabası, onun iç dünyasının da derinliğini gösterir tabiki. Kaynağından çok iyi beslendiği İslami ilimleri, kendi devrinin ruhuna, zamanın ruhuna göre yeniden şekillendirme çabası olarak da görülebilir. Yani mesele, felsefeye toptan savaş açmak değil elbette. Onu sınırlı ve kontrollü bir alana çekme isteğidir. Bunda samimi bir kaygı, güçlü bir müdafaa refleksi vardır.
Ancak problem şurada başlıyor değerli hocam, bunu da görmemiz gerek. Bu yaklaşım, ilerleyen yüzyıllarda bir sabiteye, neredeyse dokunulmaz bir şablona dönüştü. Gazalinin bunda bir suçu yok. Maneviyat merkezli insan modeli, bir dönemin krizine cevaptı; ama sonra bu model, ideal insan tanımı olarak kalıcılaştırıldı. Hayatın tamamını kuşatan, düşünceyi, sorgulamayı, doğayı anlamayı da içine alan bir insan inşası fikri geri plana itildi. Bilimle uğraşmak, sanki ahiret açısından pek de anlam taşımayan bir uğraş gibi görülmüş olabilir. Belki bu bir olgudur, araştırılmayı bekleyen. Bazıları da belki bunu olgu olarak gördü o nedenle bir tartışma. Elbette analiz edilmeyi bekliyor, ancak bütün bütün üstenci bir dil ile reddedilemez. Elbette, iddia indirgemeci çok net, ancak doğrudan üstenci dil yerine, OLGU sal olarak neler olmuş zaman içinde buna bakılabilir. Eserlerinde bilim doğrudan vurgulanmayınca, bazıları bunu önemsiz saymanın gerekçesi olarak yorumlamış olabilir. Böylece zeki ve meraklı insanlar bile maneviyata yönelirken, ama doğayı anlama çabası ve pratik bilime ilgiyi tamamen kaybetmiş olabilir. Bu birey bazında bir seçimdir, ancak bir neslin yönlendirmesini etkiliyor ise, bütüncül planda bir ilerleme sorununun sebebi olabilir. Şimdi sormamız gereken soru şu: Yüzyıllarca ideal insanı yalnızca maneviyatla tanımlayan bu bakış açısının, bilimin kültürel zeminden silinmesinde bir etkisi olmuş olabilir mi? Bunu tamamen yadsımamak lazım. Bu İmam Gazaliden ziyade, dini anlatımın, kullanılan DİL in insan tercihlerini nasıl etkilediği gibi bir araştırmayı da gerektiriyor aslında.
Hocam, güzel bir noktaya değindiniz. Entelektüel bakış ile bu konular ele alınmalı. Çağdaş inançlı insan bu konuya yeni bir bakış açısı da kazandırabilmeli.
Tabiri caizse, yeni bir epistemolojik düzlem oluşturması.
Dizge, dizge aşımı, reflekte etme ve yeniden yönelim gibi yöntemle epistemoloji bir sunum yapıyor. Önyargılardan, değişkenlerin yok sayılması durumunu sağlamak için, paranteze alma bir çeşit TEST etme yöntemi uyguluyorlar.
Ancak gözden kaçırılan husus şu: Geçmişteki felsefeciler evreni mekan ve zaman düzleminde tekdüze gördüler. Uzay zamanı algısal düzeyde, klasik fizikte gördüğümüz şekliyle değişmez bir bağlama vurdular. Bilginin oluşması, aktarımı için bir mekanın gerekliliği, zamanın zorunluluğunu da kabul ediyorlar.
Örneğin, en basitinden bu yönüyle bile geçmiş felsefik bakışların olayları inceleme biçimi dahi daha ilk baştan kökünden sarsılarak, yahut neo epistemoloji gibi bağlama getirilerek yeni kavram kazandırılabilir.
Bu da aslında İbni Sina ile Gazalî’nin bir nevi barışı da olabilir.
Günümüzde kuantum entanglement ile bilginin aktarımı için mekanın gerekliliği şart olmaktan çıkıyor olabilir mi?
Zamansal olarak bir zamansal bir değişim olmadan bilgi aynı anda aktarılabiliyor ise, bunu nasıl epistemolojik sisteme ekleyebiliriz?
Evren ve uzayı bir fiziki SABİTE olarak ele alıyorlar. Ancak uzay ve zaman arasındaki ilişki, bir nevi bu Sabite olmayı sarsabiliyor.
Ancak kuantum alan teorisi ile anlaşılamayan yeni fenomenler ortaya çıktı.
Dolayısı ile, insan aklı ile tüm her şeyi ölçebilme düzeyinde iddiası olan epistemolojinin kendisinin doğası üzerine ayrıca bir kökten sarsıcı yaklaşım geliştirilebilir.
İster klasik fizik olmadan önce felsefe olsun, ister felsefe ile klasik fiziğin geliştirilmesi olsun, bir yönüyle klasik fizik ile epistemoloji arasında bir ilişki var.
Dolayısı ile bir çeşit uyumlaşmasını klasik fizik düzlemine aykırı olmadan yapabiliyor. Oysa kuantum fiziği…
Açayım, örneğin GERÇEKLİK kavramı: Gerçeklik, ontoloji ile iç içe geçmiş bir ontolojik mesele.
Kuantum fiziğinde gözlem, gerçekliği oluşturur. Yani ÖLÇÜLENE KADAR sistem oluşmuş değildir.
Bu da “epistemik gerçeklik mi, ontolojik gerçeklik mi?” sorusunu getiriyor günümüzde artık.
Belirlenimcilik (determinizm), yerini olasılık epistemolojisine bırakır.
Bu da bilginin zorunlu olması ve gerekli olması ilkelerine aykırı bir durum oluşturur.
Bağımsız gözlemci bağlamı da değişiyor kuantum fiziğinde. Bunda da bu sefer özne-nesne ilişkisi tartışılır oluyor.
Bunlar bir yaklaşım elbette. Kastım şu: Günümüzde bir ezbercilik, felsefik görüşleri ve bu görüşlerin sahiplerini bilme, tanıma, öğrenme var ve bunların oluşturduğu sistematik ile analiz etme.
Epistemoloji için bilimsel verilere ihtiyaç duyulması da, ölçüm metodu akıl olsa da, bilimsel veriler o aklın kendisinin analiz yöntemini anlamayı kolaylaştırıp, aslında aklın işleyişinin doğasını bilmeden, aslında dizgeyi bilmeden, o dizgeyi bir analiz sistemi gibi kullanıp doğayı anlama bir yanlışlık olabilir…
Basit bir örnek: Yapay zeka tartışmaları.
İnsan bilincinin reflekte edebildiğini, yani sistemin dışına çıkıp kendi kendini eleştirebildiğini, analiz edebildiğini ve yeni bir dizgeye, yeni bir bakışla yeni bir sistem oluşturabildiği savı vardır.
Ki bu doğrudur. Ancak yapay zekanın bunu hiçbir zaman yapamayacağı söylenir.
Yani yapay zeka kendini hiçbir zaman kendinin üstünden bakıp analiz edemez, aşkın olup analiz edemez.
Nörobilime göre de doğru bu. Ancak bazı araştırmacılar, insan zihninin sinirsel ağının YOĞUNLUĞUNUN buna sebep olduğunu söyleyip, yeterince kompleks bir işlem gücüne, kompleks ağlara kavuşan yapay zekanın ihtimal buna ulaşabileceğini söyler.
Yahut, ikisinde de atomik düzeyde bir bilgi taşıma aslında söz konusu ise, dolayısıyla bu benzerliğin arada büyük bir fark oluşturmayacağını iddia eder.
Bunlar örnek.
Ancak görünen o ki, geçmişin tartışmalarına günümüzde köktenci, çığır açıcı bir yaklaşımla da yaklaşılabilir.
Ya da bir SENTEZ ile bir birleşme olabilir.
Külli irade, cüzi irade ayrımı ile çoğu sorunu nasıl çözebiliyor isek, benzeri bir yaklaşımın epistemolojik düzlemde de yapılabileceğini düşünüyorum.
Günümüzde de cübbeli ve çantacı giller daha revaçta. Çünkü halk çok düşük seviyede. Üst perdeden anlatılanlar ne kadar doğru olsa da, alıcı bulmuyor.
Felsefe Ve Felsefî Nazariyeler
Soru: Felsefenin ve felsefî nazariyelerin İslâmî esaslarla telif edilme çabalarının hükmü nedir? Farabî ve İbn Sina hakkındaki fikirlerinizi öğrenebilir miyiz?
Cevap: Yunanca “Philosophia” kelimesinden gelen felsefe, “hikmet sevgisi” demektir. Bu ilmin erbabına filozof/feylesof denilmektedir ki, biz buna “hakîm” de deriz. İlim dünyamızda felsefeye hâkim nice âlimlerimiz gelip geçmiştir.
Ancak şunu hemen ifade edeyim ki, felsefenin, Kur’an’ın emirlerine ve Sünnet’in ruhuna ters bir kısım nazariyeler mecmuasından ibaret olan kısmını, Müslümanlıkla ve İslâm’ın ruhuyla telif etmek mümkün değildir. Tam sübut bulmamış, pozitif neticelerle sağlam kaideler üzerine oturtulmamış meseleleri Kur’anî esaslarla telif etme çabası doğru değildir. Çünkü dün bir ekol olarak ortaya atılan bir felsefî sistem, daha sonraki devirlerde hususiyle pozitif bilimlerle çürütülüp rafa kaldırılabilir. Bu, günümüzde ve daha evvelki devirlerde olagelmiş bir hatadır ve zararlı olmuştur. Maalesef bu düşünce, bize orta çağın skolâstik düşüncesinin bir hatırasıdır. Birileri çıkar, ilim adına bir nazariye ortaya atar ve biz de hemen ona tutunur, ardından da dinî emirlerle telifini yapmaya çalışırız. Müsaadenizle bu mevzunun en acı misallerinden birini arz etmek istiyorum.
Yaklaşık on seneden beri bana evrimle alâkalı, “Evolüsyon var mıdır? Darwin’in dediği şeyler ne derece doğrudur? Mutasyonların, bir canlıyı bir şekilden başka bir şekle intikal ettirmesi meselesine ne derece itimat edebiliriz?” gibi sorular soruldu. Ben de değişik zaviyelerden bu sorulara cevap vermeye çalıştım. Darwin bu meseleleri derinlemesine bilmiyordu. Onun tecrübesi çok sınırlı ve belli bir sahada olmuştu. Neodarwinistler ise Darwin’den çok daha fazla Darwincilik yapmışlar ve ilim adına bu meseleyi mekteplere sokmuşlardı. Haddizatında bu meselenin aleyhinde gerek Avrupa’da, gerekse Türkiye’de ilkokuldan üniversiteye kadar her seviyede insana hitap edecek şekilde pek çok kitap, yazı dizisi ve makale yayınlanmıştır. Darwinizm, dünden bugüne bir nazariye olmaktan öteye gidememiş ve şimdilerde ise bütün bütün fantastik bir konu hâline gelmiştir; bu meselenin artık itimat edilir bir tarafı kalmamıştır. Maalesef bu mesele âlem-i İslâm’da Kur’an’ın ruhuna vâkıf olamayan, modernizme kayan ve İslâm’ın ruhunu bilemeyen bir kısım kimselerce yanlış anlaşılmıştır. Çok sevdiğim ve kendisini daima takdirle yâd ettiğim allâme Hüseyin Cisrî, Risale-i Hamidiye’sinde “Darwinizm hakkında ne dersiniz?” sorusuna cevap verirken şu şekilde bir ifade kullanmıştır: “Bu bir nazariyedir; eğer bunu pozitif hüviyette bize gösterebilirlerse, biz de bu meseleyi Kur’an’ın nasslarıyla telif edebiliriz.”
Şimdi bu belki bir bakıma tolerans ifadesi sayılabilir; ancak ben bu sözün altında Kur’an’ın bu mevzudaki beyanlarına karşı bir tereddüdün ve şüphenin gizli olduğu hükmünü çıkarıyorum. Her yöne çekilebilecek bu türlü söz ve beyanlarda bulunmaya hiç lüzum yoktur. Bunlar bizim inanç sistemimize zarar getirir. Kur’an’ın bu mevzudaki beyanı ve âlemin yaratılışı mevzuu eğer bir mucize, bir harika ise bizim odaklanmamız gereken nokta, bunun nasıl bir harika olduğunu anlamaya çalışmak olmalıdır.
Seyyidina Hazreti Âdem’in (aleyhisselâm) yaratılması tamamen mucizedir. Allah, onun hamurunu ve çamurunu yeryüzünden toplatmış ve bir protein çorbası haline getirmiştir. Bir hücrede bulunması gereken moleküllerin, atomların hepsini bir araya getirmiş, ondan bir Âdem yaratmıştır. Daha sonra bunu kurutmuş ve ruhundan ona ruh nefh etmiştir. Bu mesele hem âyet-i kerimeler hem de hadis-i şeriflerle bir mucize olarak anlatılmaktadır. Şimdi bundan sonra, “Darwin şöyle dedi, ayrı düşünelim. Lamarck böyle dedi, ayrı düşünelim. Neodarwinistler şöyle dedi, ayrı düşünelim.” demek, gelecek nesiller içinde şüphe ve tereddütler meydana getirir.
Bu felsefî yaklaşımlar karşısında tereddüde düşmek, kendi meselelerimizden şüphe etmek çok büyük bir hatadır. Bugün bu meseleye sağlamca sarılıp bir kısım kimselerin yaptığı hataları irtikâp etmeme mecburiyetindeyiz. Unutmayalım ki bu mesele sadece bir nazariyedir.
Asıl meseleye gelince, felsefenin, bu kabîl nazarî olup ispat edilmeyen meselelerinin Müslümanlıkla telif etmeye çalışmanın hiçbir faydası yoktur. Çünkü Müslümanlık, umum emirleri itibariyle arşı ferşe bağlayan, mele-i âlâdan nazil olan, dünü gördüğü gibi bugünü de gören, bugünü gördüğü gibi yarını da gören ve bilen muhit bir ilmin sahibi Hazreti Allah’ın kadîm kelâmından gelmektedir. İslâmiyet, Allah’tan geldiği için onda bugün kabul edilip de yarın eleştirilerek reddedilecek hiçbir husus yoktur. Allah’tan geldiği şekilde ter ü taze kıyamete kadar devam edecektir. Felsefe karşısında tutumunu iyi ayarlayamayan bazı kimselerin, kendilerine göre tevil ve tefsirler getirmek suretiyle yaptıkları bir kısım yanlışlıklar da İslâm’ın ruhuna uymayacak ve getirdikleri bu şeyler cerh edilecek, bozulacak ve rafa kaldırılacaktır. Ancak İslâm’ın ve Kur’an’ın ruhuna gelince o, nazarî felsefeden daima uzak ve muallâ kalacaktır.
Şimdi “hikmet”e, eşya ve hâdiselerin hikmetle cereyan etmesi meselesine gelelim. Bu durum, Cenâb-ı Hakk’ın “Hakîm” ismine bağlıdır. Allah, baş döndürücü şeyler yapar ve bu baş döndürücü müthiş kudretin iş yapmasının yanında, yaptığı her şeyde bir hikmet vardır. Fakat Allah bu hikmete tâbi olarak icraatta bulunmaz. Belki hikmet, Hakîm olan Hazreti Allah’ın yaptığı şeylere bağlı olarak gelir. Bir hak dostu;
“ Her işte hikmeti vardır,
Abes fiil işlemez Allah…” der.
Şunu da ifade edelim ki, hikmetli yaratmak Allah (celle celâluhu) için bir mecburiyet değildir.
Allah’ın yarattığı her şeyde, Hakîm isminin muktezası olarak bir kısım hikmetler müşâhede edilir. Biz bu hikmetleri araştırmak, iman ve iz’an adına değerlendirmekle mükellefiz. Burnun, yüzün ortasında, iki gözün arasında, alnın altında olmasını; gözlerin, iki çukurcuk içinde bulunmasını; iç kulak, dış kulak ve orta kulağın yapısını ve östaki borusunu araştırır, bunlardan damla damla hikmetler çıkarmaya çalışırız. Ve önümüze dökülen her hikmet pırlantası bizde imanımız adına yeni bir irfan ufkunun açılmasına vesile olur. Biz, işte bu mânâdaki bir felsefenin yanındayız. Nitekim bu mânâda bir felsefe de İslâm’a ve Kur’an’a muvafıktır. Fakat Kur’an’ın nasslarına ve İslâm’ın esaslarına zıt olan, bugün ağırlığını hissettirse de ya
rın değişecek olan felsefe ile Kur’anî hakikatler arasında yer-gök arası kadar mesafe vardır.
Sorunun ikinci şıkkında Farabî ile İbn Sina hakkındaki düşüncelerim soruluyor. Bunlar birbirinden biraz farklıdır. Her ikisi de çok güçlü insanlardır. Ancak pozitivist çevrelerde İbn Sina biraz daha fazla ağırlığını hissettirmiş ve hususiyle Endülüs’te yedi-sekiz asır kadar kitapları tedris edilmiş, yerine göre ağırlığı olan, din, tıp, hikmet, mantık ve felsefeye kadar pek çok sahada eserler vermiş ansiklopedik bir insandır. Bu iki dâhi, cevval ve müthiş bir zekâya, bediî düşünceye sahip kimselerdir. Ama bunlar, nübüvvetin nuru altında hüküm ve beyanlarda bulunmanın yanında yer yer aklın düsturlarına tâbi olup nübüvvetin yol göstericiliğini terk ettikleri için hata ve kabahatler irtikâp etmişlerdir. Bu mevzuda Farabî, İbn Sina’dan çok daha ileriye gitmiştir.
Farabî’nin, nübüvvet mânâsını –bir bakıma– inkâr etmesi, feylesofu nebiden üstün tutması yönleriyle dalâlete girmiş olmasından endişe edilir. Ben, onun bu konudaki düşüncelerini özetleyeyim, siz de dinî düsturlarla, onun hakkında verilecek hükmün muvazenesini yapın. Mesela Farabî, feylesofu, peygamberden daha büyük görür. Çünkü peygambere gelen malumat doğrudan doğruya Allah tarafından emeksiz gelir. Feylesof ise kafasını zorlar ve bu mevzuda beyin sancısı çeker. Müktesebatı kendi gayretine bağlıdır. Binaenaleyh feylosof peygamberden daha büyüktür, der.
İkincisi, peygamber belli sahalarda bir şeyler söylemiştir ve onun söylediği şeylerin pek çoğunu izah etme imkânı yoktur. Feylosof ise, içinde yaşadığı eşyadan çıkardığı mânâları kendi devrine intikal ettirmiştir. Devrine göre olsa bile feylesofun söyledikleriyle eşya arasında bir münasebet bulmak mümkün olabilmiştir. Peygamber, bilinmeyen gaybî şeylerden bahsetmiştir ve bunların ispat edilmesi lâzımdır. Feylesof ise önüne bakmış, gözünün önünde olan şeyleri dile getirmiş, daha ziyade ispatı mümkün olan şeyleri ders vermiştir, der.
Bütün bu düşünceler, vahiy ve nübüvvetin dibine yerleştirilmiş birer dinamittir ki, ben çok ihtiyatlı ve tedbirli davranarak “küfür değildir” desem de buna “küfürdür” diyenler çıkacaktır. Hele nebinin, feylesofun altında mütalâa edilmesi meselesi affedilir bir husus değildir. Nebi çok gayretlidir, eşya ve hâdiseleri tetkik edendir. Kur’an’ın âyât-ı beyyinatı dinlendiği zaman Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) bütün peygamberlerle beraber eşya ve hâdiseleri tetkik ettiğini görürüz. Ne var ki nebi daima Allah’ın (celle celâluhu) göstereceği ışık altında araştırmalarını yapar ve çıkardığı hükümlerde yanılmaz. Cenâb-ı Hakk’ın ona ilham ve ihsan ettiği vahiy rehberliği altında vazifesini yaptığı için hata etmez. Feylesof ise her zaman yanılabilir. Eşya ve hâdiselere ait hüküm vermeye gelince nebi, geleceğe ait birçok şey söylemiştir ki daha sonra ilim bunları araştırıp bulmuştur. Yine nebi, topluma ait bir kısım şeyler söylemiştir ki bunlar da zamanı gelince zuhur emiştir. Feylesofun aklının köşesinden bile geçmeyecek olan bir kısım meseleleri nebi haber vermiş, bunlar zamanla bir bir tahakkuk etmiştir. Nitekim Devr-i Risalet-penahide, bir ekran başında bütün bu meseleleri seyrediyor gibi gören ve söyleyen Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) kıyamete kadar meydana gelecek önemli hâdiseler hakkındaki beyanları aynen tahakkuk etmiştir.
Binaenaleyh Farabî’nin, nübüvvet mânâsına karşı ifratkâr bir saldırı ve tecavüzü vardır. Onun için Bediüzzaman hazretlerinin beyanı içinde meseleyi ele alacak olursak o, İmam Gazzâlî’den daha ihtiyatlı davranarak bu kişilere sıradan bir mü’min mertebesini vermiştir.187 Bu konuda bize de ihtiya