MAHMUT AKPINAR | YORUM
Hizmet Hareketi ile Erdoğan rejimi arasında çözüm arayışını, tartışmaları gerekli ve yararlı buluyorum. Son 5-6 yıl içinde “ara bulmak” için çabalar olduğuna dair, sıhhatinden emin olmadığım duyumlar aldım, “mazlumlar bir nebze rahatlayacaksa, olumlu baktığımı” ifade etttim. Ama somut adım bilmiyorum.
Gökhan Bacık Medyascope’da, “Devlet, ‘cemaat’, siyasi çözüm: Bir yol haritası önerisi,” başlıklı bir makale yazdı. Hukukçu Tarık Şen reddiye içeren makalesiyle tartışmaya katkı sundu. Her ikisini de okudum ve bazı analizler yapmaya çalıştım.
Dershane krizi milat alınırsa, 12 yıldır Türkiye Cumhuriyeti’nin bütün güç ve imkanlarıyla Hizmet insanlarına zulmediliyor. Bu süreçte vicdan ve insaf sınırları gözetilmediği gibi, hukuk ve yasalar yok sayıldı. Suça esas teşkil edecek maddi ve manevi unsur (somut eylem-suç niyeti) olmamasına rağmen iki milyondan fazla kişi “suçlu” “terörist” ilan edilip, ağır hak ihlallerine maruz bırakıldı.
Çözüm için taraflara “devlet” ve “Hizmet Hareketi” olarak bakmayı doğru bulmuyorum. Çünkü en basit devletler dahi kendi yasalarına uyarlar. Burada Erdoğan ve çevresinin husumetinden bahsedebiliriz. “Yapılanlar Erdoğan’ı aşıyor! Deriniyle, sığıyla tüm kurumların Hizmet’i hedef alması bir devlet refleksi!” diyorsanız, buna “çeteleşmiş devlet” diyebiliriz.
Barış elbette çok önemli. Önceki Çözüm Süreci’nde sayın Gülen “sulhta hayır vardır” diye açıklama yapmış, ilgili ayeti bir makalesinde tefsir etmişti. Ancak burada bir çatışmadan, savaştan bahsetmek mümkün değil. 15 Temmuz’da sergilenen istihbarat operasyonuna rağmen ortada karşılıklı mücadele yok. 17/25 belgeleri çok güçlü hukuki argümanlar olarak kapı gibi duruyor. Ortada, kurumları, mahkemeleri, kolluğu yasalara aykırı kullanan, kirli ve otoriter bir anlayışın zulmü, hak gasbı var. Çözüm için yapılacak ilk şey bu sürecin ivedi şekilde durdurulmasını talep etmektir.
Savaşlarda bile müzakere için ateşkes ortamı sağlanır. Ateşkes taraflara makul barış ortamı sunar. Hizmet cenahı zulmedilen, ezilen, hakkı çiğnenen konumdadır. Bir taş atmadığı halde hergün operasyona maruz kalan kesime, “Karşılıklı savaşı bitirin!” demek insafla bağdaşmaz. Barıştan, sulhtan bahsedecek aydınlar öncelikle Erdoğan’a, “Hukukun asgari zeminine dön, cari yasalara uy!” çağrısı yapılmalıdır. Diğer seçenekler ondan sonra konuşulabilir.
Gökhan Bacık’ın çözüm arayışı olumlu ve cesur bir adım. Ancak Bacık’ın PKK ile Hizmet Hareketi’ni aynı düzlemde ele alması, hukuki ve ahlaki açıdan sorunlu. PKK, uluslararası alanda tanınan silahlı bir terör örgütü iken, Hizmet Hareketi şiddete mesafe koyan, eğitim ve gönüllülüğe dayalı sivil toplum hareketi kabul edilmektedir. Erdoğan yandaşı çok az ülke hariç kimse “terör örgütü” iddiasını inandırıcı bulmamaktadır. Buna dair hiçbir somut delil ortaya konamamıştır.
Makale, Hizmet Hareketi’nin bazı iç sorunlarını, yapısal problemlerini öne çıkarmakta, subjektif ithamlar, polemikler içermektedir.
“Cemaatin örgütsel biçimini feshetmesi” önerisi, demokratik hukuk devleti ilkeleriyle çelişmektedir. Sivil toplum yapılarının tasfiyesini talep etmek demokratik yaklaşımla bağdaşmaz. Diyaloğu, birlikte yaşamayı savunan global bir Hareket’in eksikleri elbette olabilir. “Bazı uygulamalarını gözden geçirmeli, şu yönlerini evrensel değerlere, demokratik işleyişe uydurmalı, sivil toplum anlayışıyla bağdaşmayan falan faaliyetlerini fesh etmeli! İktidarı ve gücü hedefliyorsa siyaset alanına girmeli!” vb. denilebilir. Ancak “Kendisini fesh etsin!” demek makul değil. Ayrıca kıyaslanan PKK’nın hangi alanlarda faaliyetlerden çekileceği hala belirsiz. Hizmet, belki Kürt siyasal hareketin sivil, silahsız faaliyetleriyle karşılaştırılabilir.
Gökhan Bacık makalesinde, Erdoğan rejiminin hukuk dışı uygulamalarını ve güvenilmezliğini yeterince sorgulamıyor. “Devletle uzlaşma” önerirken, iktidarın muhalifleri nasıl şeytanlaştırıp hedef haline getirdiğini, hukuksuz operasyonlar yaptığını görmezden geliyor. Yurtdışındaki cemaat mensuplarının “konfor” içinde olduğunu ifade etmesi etiketleme ve ayrıştırma içeriyor. Devletin gücü öne çıkarılırken adalet, hukuk geri plana itiyor. Devlete biat seçeneği sunan “devletçi” bir tutum gözlemleniyor. Oysa bir siyaset bilimci “devletin zorunlu kötülük” olduğunu, sınırlarına uymayan, denetlenmeyen devletin ne kadar tehlikeli olduğunu iyi bilir.
GRİ ALANLAR VE BELİRSİZLİKLER..
Hizmet’in evrensel kimliği ve devlet
Hizmet Hareketi, insanlığı hedefleyen evrensel bir vizyona sahiptir. Dünyanın bütün kıtalarında yer alan okulları, diyalog merkezleriyle farklı kültürleri, unsurları bir araya getiren, global barışı teşvik eden misyonu vardır. Oysa devletler, doğaları gereği ulusal çıkarlara odaklanır. İktidarlar ise kısa vadeli siyasi hedefler peşindedir. Hizmet gibi sivil toplum hareketleri, esnek yapıları ve evrensel değerleriyle uzun vadeli, kalıcı değişimlere öncülük edebilir. İktidarlar değişir, dönüşür; sivil toplum hareketleri kalır. Zira daha esnek ve dayanıklıdır. Erdoğan rejimi bugün tehdit kabul etse dahi Hizmet dün olduğu gibi gelecekte de Türkiye için yararlı olma potansiyeline haizdir.
Erdoğan’ın güvenilmezliği ve nefret siyaseti
Erdoğan iktidarı hukuki normlara uymayan, muhalifleri şeytanlaştıran, linç eden yönetim sergilemektedir. Bu yönüyle yürütülecek müzakere ve çözüm arayışı güven vermeyecektir. İmamoğlu’nu “kendisine rakip” diye hapse atan, aile şirketlerine çöken, Selahattin Demirtaş’ı AYM ve AİHM kararına rağmen yıllardır hapiste tutan zihniyete Hizmet Hareketi neden ve nasıl güvensin?
Erdoğan, Türkiye’de çöktüğü binlerce kuruma, yüzmilyarlarca dolarlık şahsi varlığa ilave, dünyanın her yerinde Türkiye’nin çıkarları için yararlı ve gerekli okulları kapatmaya çalışmaktadır. MİT marifetiyle öğretmenleri kaçırmakta, esnafları bile ‘tehdit’ görmektedir. Bunlar devletin tutumundan öte Erdoğan’ın kinini, kan davasını göstermektedir. Böyle bir tabloda Bacık’ın önerdiği “devletle uzlaşma” fikri boşa düşmektedir.
Öte yandan PKK, silahlı bir örgüt olarak devleti/toplumu tehdit edebilecek potansiyele sahip olduğu için masada yer buluyor. Hizmet Hareketi’nin şiddetten uzak olması, paradoksal olarak Erdoğan’ı daha şahinleştiriyor. Bu durum Hizmet’in ahlaki üstünlüğünü gösterse de, Erdoğan “zayıflık” olarak okuyor, zulmü sürdürmekte pervasız davranıyor.
Asgari hukuki zemin ve uluslararası güvence
Evrensel İnsan Hakları Beyannamesi’ne göre insan hakları “devredilemez, tartışılamaz, vazgeçilemez”dir. Erdoğan iktidarının bu hakları sistematik olarak ihlal ettiği ortamda, Hizmet mensuplarının Erdoğan rejimine güven duyması mümkün değildir.
Uzlaşma için:
- İktidar, temel insan haklarına saygı göstereceğine dair bağlayıcı ve şeffaf taahhütlerde bulunmalıdır.
- Türkiye’deki hukuksuz uygulamaların sona ermesine yönelik somut adımlar atmalıdır.
- Olası bir müzakere, uluslararası bir komite tarafından veya tarafsız bir kuruluşun hakemliğinde yürütülmelidir.
Fethullah Gülen darbe iddialarına karşı bağımsız ve tarafsız Uluslararası bir heyetin vereceği kararı kabulleneceğini ifade etmişti. Ancak iktidar 15 Temmuz’un TBMM’de dahi görüşülmesine tahammül edemedi. “Darbe” söyleminin avantajlarını kullanmayı tercih etti.
Hizmet Hareketi’nin haklılık, masumiyet ve adalet beklentisi dışında elinde bir güç ve koz yok. Yargı süreçleri takip edildi, AİHM ve BM’den iç hukuku bağlayan hukuki kararlar alındı ancak Erdoğan dikkate almadığı için bunların etkisi zayıf kaldı. Hareket’in uluslararası alanda lobi gücü artsa da yeterli değil. Ülkeler uluslararası hukuki kararları kenara atıp Erdoğan’la pazarlık yapabiliyor, mağduriyetleri yok sayabiliyor.
Erdoğan’ı dize getirmenin, pazarlığa oturtmanın yollarından birisi de oy potansiyeli. Yani siyaseten “tehdit” veya “destek” olabilecek seçmene sahip olmak. Hizmet Hareketi’nin elinde Erdoğan’ı pazarlığa zorlayacak böyle bir koz da yok.
Önce hükümet hukuka dönmeli
Erdoğan hukuksuzlukları sona erdirecekse, en azından kişilere ait şirketleri, mal varlıklarını iade edecekse, masumlar özgürlüğüne kavuşacaksa Hizmet de tavizler vermeyi düşünebilir. Ama öncelikle ülkede hukukun yeniden inşaası gerekir. Ardından eleştirel söylemin yumuşatılması, eleştirilerde dikkatli bir dil kullanılması konusu tartışılabilir.
Kaldı ki binlerce vakıf, dernek, kurum yağmalandı ve kapatıldı. Hizmet mensupları Türkiye’de en temel haklardan mahrumlar. Elmalı Tefsiri, Hadis Külliyatı bile “suç” delili kabul ediliyor. Fiilen Hizmet faaliyetleri fesh edilmiş durumda.
Sonuç olarak, pek çok ülkenin pek çok sorununda olduğu üzere, Erdoğan rejimi ile Hizmet Hareketi arasındaki problemlerin çözümü de hukuka dönmekle ilgilidir. Siyasi davaların, keyfi tutuklamaların durdurulması, temel hakların güvence altına alınması gerekmektedir. Bu adımlar toplumun tüm kesimlerine güven verecek, ülkeyi hukukun üstünlüğüne dayalı bir demokrasiye yaklaştıracaktır.
Hizmet Hareketi, Kur’an’ın “Sulh hayırdır!” ilkesine bağlıdır. Ancak barış, ilkesiz ve güvenilmez bir iktidarla değil, sağlam zeminde güvenilir muhataplarla inşa edilebilir. Hizmet, masumların kurtuluşu için taviz verebilir; ama evrensel değerlerini, vicdani duruşunu zedelememelidir.
Hareketin yapısal problemleri, şeffaflaşma gibi konularla, yaşanan ağır zulmü, hak ihlallerini ayırmak gerekiyor. Bazı problemlerin olması rejimin zulümlerini meşrulaştırmaz. Devletin güçlü olması onu haklı kılmaz. Etik ve ilkeli yaklaşım güçle değil, hukukla, haklılıkla ilgilidir.
Hizmet Türkiye kamuoyunun etik duruşunu, desteğini bekledi ama bulamadı. Mahalleler kendilerine dokunulmadıkça zulmü görmedi. Şimdilerde zulüm farklı kesimlere yayılıyor. Umarız aydınlarımız bundan sonra zulme, hukuksuzluğa karşı etik, ilkeli duruş sergilemeyi başarabilir.

Teşekkürler,
kafa karışıklığını giderici, önemli bir yazı.
Sayın Akpınar
Gökhan hocanın yazdığını ve Ruşen Çakır ın programında ifade etmeye çalıştığı hiç bir şeyi akademik kariyerinize rağmen anlamamışsınız maalesef
Daha dikkatli BİR gözle okumanızı öneririm
Gayet iyi anlamış. Gerçek mü’min hiç bir zaman zalim müşrik ve münafıklardan özür dilemez. Tarih bunun örnekleri ile doludur. Tükürün zalim dinsiz din tüccarları pis suratına!
Zalimin devrilecegine , Allah’ in varligina inandigi gibi inanan bir toplumu işlemedigi suçlardan ötürü asla özür dilettiremezsiniz. Kumpasin bu kez adı değişmis belli.
Gökhan Bacık in söylemleri iyi niyetli degil.
Değerli hocam,
Farkında mısınız, öneri gerekçelerine bakınca, olay, bir dini misyon ile ona zulmeden taraflar değil de, bildiğin siyasi bir kavganın taraflarının şartları gibi. Mutlak değil, her an vazgeçilebilir.
Madem vazgeçilebiliyor, e neden bu noktaya gelindi denmez mi?
Bunların olduğunda Hizmet insanın ruhlarında nasıl bir inkilab olucak, bu hesap edildi mi? Olay bir çeşit bilek güreşi imiş aslında, ve biz de bunun bir tarafı imişiz dedirtmeyecek mi insanlara?
Mekkeli müşrikler ile sahabeler arasındaki olayın özü neydi.. Tek bir kelime. Hiçbir alıp veremedikleri yoktu. EHAD derken biri, hayır, lat mena uzza de diyordu. O da demiyordu. E tabi, sosyal düzen vb elli tane yansıması vardı bunun orası işin ayrı konusu. Ama olsun, o tek bir kelimeden vazgeçmiyorlardı. Diğeri de inat ediyordu, söyleyeceksin.
Şimdi bu olayı da bu yukarda yaptığım bakış açısı gibi mi görelim. Sahabeye ne var bir kelime değil mi, söyle gitsin mi diyelim buradan, sonra bize dönüp, ne var ki, tamam sen kazandın mı diyelim.
O ayrı o ayrı ise, e ozaman bunun ayrı olduğunu neden baştan düşünülmedi de, bunca şey oldu denmez mi?
Ağanın biri atıyla çölde giderken, kölesine Kibrini göstermek için bir halt ettirmesi.. gibi bir durum değil mi bu.
Sanki biraz öyle eğer dedikleriniz yapılırsa. E o zaman final cümlesi çöldeki ağanın aklına gelmez mi insanların.
Bence beklenilmeli, bu fıkraya benziycekse, Ağa nın ağzından bu cümle çıkmalı.
Köle zaten birgünlük sultanlık sonunda, kalan vakit yine kölelik dedi değil mi.
Farklı olucağını gerçekten sanıyor muyuz, ben hiç sanmıyorum, bir günlük siyasi bakın onlara … nasıl deyip sonra kısa bir güneşin ardından, sonra köleliğe devam denilmeyeceğini nereden biliyoruz.
Örneklerimi mazur görün, zira meselenin önemi tam da bu yönüyle önemli.
Kayıkçı kavgasıymış demek mi.. sözünü duymaz mıyız mesela?
Zulmeden taraf ile zulmedilen tarafın ikisi de müslüman, yok arka planı şu bu deyip kendimizi rahatlattığımız, o rahatlatma Ruhu YOK EDİLMİŞ olmaz mı?
Mesela, pazarlık konusu yapılan şeylerden biri, Erdoğanı daha yumuşak eleştirmek. Bunun zulmleri artırdığını kabul ediyoruz demek bu. Erdoğan daha yumuşak eleştiriliyor idi ise, yapılabiliyor ise bu güne kadar o zaman neden böyle sert eleştirdiniz denmez mi?
Erdoğanı eleştirmek ile zulmler arasında korelasyonu kabul ediyor muyuz yani, kabul ediyorsak, asıl bu ayıp değil mi zulm gören kardeşlerimiz için, size daha fazla zulm yapılma pahasına biz bunu yapıyoruzukabul etmek değil mi? Şimdi bundan vazgeçiyoruz sizin için dediğimizde de daha önceki zulmedilenlere ne sözümüz var belli mi?
Türkiye deki kardeşlerimize zulmü artıran, Erdoğanın sert eleştirilmesi konusu başlı başına her yönüyle insanların canlarını sıkan bir konu değil mi?
Eğer bunu kabul ediyorsak, bunun için bir pazarlık masasına oturmaya gerek var mı?
Çıkarlar medya önünde eleştirenler, usulünce üç beş yayında bu işi çözer bitirirler. Hatta hiç yayın yapmazlar. Bundan sonra sadece mağduriyetleri şöyle şöyle bağlamda bitmesine yönelik eleştireceğiz derler. Kapsamı bağlamı belirlenir, bunun için Erdoğana gerek yok ki, bu önce bir denenir, bakalım zulm azalıyor mu artıyor mu.
Sinek gibi etkisi mi var yoksa, seni az eleştiricez çok eleştiricez demenin Erdoğan üzerinde.
Benim görüşüm pazarlık yapacak bir gücün olmaması zaten.
Youtube dan, twitter dan üçbeş yayınla sen ben bizim oğlan etkileşimdeyiz.
Adam çıktı dedi değil mi, İnsan bir kere ölür.. ne bu korkunuz diye kendi taraftarlarına.
Varlığı ile iktidarı artık ayrılmaz iki parça olarak görmüyor mu sanki bu kişi.
Erdoğanı ayakta tutan, güçlü kulan tam da bu eleştirilmek, hatta sert eleştirilmek, taraftarları ve gücünü böyle domine ediyor. Bu da benim görüşüm bu arada.
Mahmut hocam, tekrar edersem, az önce yukarda demiştim,
“çölde devesiyle giden Ağa ile kölesi arasında geçen, deveden inen Ağa nın bir şart karşılığında kölesini, kölesinin de aynı şart karşılığı Ağasını bindirmesi” hikayesinin final cümlesine benzemeyecek mi, hizmet hareketi cephesinden.
8 yıl sonra Ayşe gelin gitmiş, Mustafa öyle böyle işine girmiş, kalana da pek bir faydası dokunacak mı belli olmayan, kalanın bile ne kadar kaldığının bilinmediği, cezasını çekmişlerin, süresini dolduranların olduğu bir ortamda, neye faydasının belli olmayacağı bu duruma gerek var mı denmez mi?
Zalimin omzuna yükü daha bu dünya da vurulmuş, çıt kırıldım yürüyorlar, dizleri belleri bükük bükük geziyorlar da, az daha bekleyip, kimse onların yerine gelecek, daha ehli insaf olabilecekleri düşünülemez mi? Bunlardan daha ne kadar kötü olabilirler diyemez miyiz?
Neyin bu acelesi demiyorum , zira 8 yıl geçmiş zaten, 17 25 den sonra 12 yıl geçmiş, hal böyle iken, tersine hayırdır nedir bu ahesterevlik 8 yıl sonra mı aklınıza geldi denmez mi? Düğün değil seyran değil denmez mi?
Bunlar bir solukta benim aklımdan geçenler.
Şunu diyenlere, tuzun kuru, kalanlara iyi olucak diyenlere.. Tam da bu nedenle diyorum.
Daha iyi olacağını düşünüyor muyuz gerçekten şartların herşeye rağmen.
Yoksa böyle durumlarda daha tersine dişinin kirasını isteyerek, ve kamu oyunun önünde nasıl da yalvartıyorum bakın deyip, Roma Arenalarında parmak yukarı mı aşağı mı alkışlarına kurban mı edilecek. Dünya daki örneklerine bakınca güçlü tarafın zulmü artıyor, bu tarz gel anlaşalım dendiğinnde, bunun farklı olacağını sanmak saflık değil mi?
Benim görüşüm, beklenilmeli.
Günahlarının, zulmlerin yüklerinin daha bu dünya da omuzlarına konduğunu, bakınca ben TV den binlerce km uzaktan görüyorum. Bu yükü kimse kaldıramaz. O eğilmiş boyunlar, dizler, çok şeyin habercisi.
Bu nedenle beklenmeli.
Şu milyonların ahları vahları ile eğilmiş o EKBER-İ KİBİRLERİN kürsüye tutunmalarına rağmen eğim eğim hallerini, onlara tutunmuş halleri çok şeyi anlatıyor.
Beklenmeli.
Daha da eğecek Allah, daha da çökertecek, KİBRİ dünya da gözlerimizin önünde yerlere sürükleyecek diye Rabbime sonsuz itimat ediyorum.
Kiminle barışacağız! Bugün Türkiye Cumhuriyeti’nin tepesindeki ekip terör örgütlerine yardım eden silah kaçakçılığı, uyuşturucu kaçakçılığı yapan kara para aklama, işkence vb. savaş suçuları işleyen ve bütün bunlar dünyaca bilinen bir yapı. Bu çetenin suçları ve zaafları ise dünyadaki devletler tarafından kullanışlı olduğu için şimdilik çok da üzerlerine gitmiyorlar. Ancak yaptıkları kötü işerin ve işledikleri pisliğin kokusunu hemen herkese biliyor ve gerektiğinde kullanılmak üzere dosyalar bekletiliyor.
Dolayısı ile bu illegal ve suç makinesi yapı ile oturup barışmak mümkün müdür? Hadi oturup baştık diyelim. Erdoğan rejiminin bütün pislikleri herkes bilirken bunu nasıl açıklayacaksınız. İkea’nın sahibi bile ölünceye kadar nazilerle ilişkileri sebebi ile dünyada sorgulanmadı mı?
Yazarın dediği gibi hizmet hareketi bir terör örgütü değildir. Hareket içinde yanlış yapanlar olabilir ancak genel itibariyle hizmet hareketine mensup insanlar har zaman legal düzlemde kalan, süreç başlayana kadar karakolun yolunu bile bilmeyen, eğitim, hayır hasenat ve diyalog yolunda enerjisini sarf eden insanlardır. Bu insanlar hizmet hareketinin üzerine bu kadar gelindiği halde, bu kadar anti propaganda yapıldığı halde hala bağlarını koparmıyorsa bunun altındaki sebeplere dikkat etmek gerek.
Evet barışalım. Buna kimsenin itirazı yok. Ama zaten bugün sosyal soykırıma uğrayan, hapishanelerde yatan insanların suçlandıkları şeyler, bankaya para yatırmak, baylock yüklemek, kurban kesmek, kermes yapmak, yasalar çerçevesinde kurulmuş işlerde çalışmak vb. işler aslı itibari ile suç bile değilken. Kimden özür dilenecek ne taviz verilecek?
Hizmet hareketi TR de hangi faaliyetini durduracak mesela. Ortada bir tane bile okul, kurum yok zaten, hepsi kapatılmış durumda. Vakıfları geçtik Boydak vb binlerce özel şirket gasp edilmiş halde. Yani fiili olarak zaten hizmetin suç olmayan faaliyetleri durmuş halde.
Yok hizmet mensupları faaliyetlerini durdursun derken yemesinler, içmesinler, bir yerde çalışmasınlar mı demek isteniyor. Evet khklılara iş zaten verilmiyor, es kaza bir iş yapsalar üzerlerine gidiliyor, tutuklamalar ve mala çökmeler başlıyor. Hangi faaliyeti durdurmalı? Yoksa hizmet gönüllüleri intihar mı etsin? Bu mu isteniyor?
Yalancı, tahripkar, sözüne güvenilmeyen, tepeden tırnağa yolsuzluğa, hırsızlığa, uyuşturucu, silah kaçakçılığı vb illegal bulaşmış bir çeteyle neyi müzakere edeceksiniz?
Gökhan Bacık vb. Ne derse sesin hizmete inanıyor ve güveniyorum. İçinde yanlış yapanlar olabilir ancak genel itibari ile hizmet insanlarının suçsuz olduğunu da biliyorum. Bununlar ilgili Risaleden:
“Zalim ve vicdansız bir adam, birisini yere atıp ayağıyla onun başını kat’î ezecek bir surette davransa, o yerdeki adam eğer o vahşî zalimin ayağını öpse, o zillet vasıtasıyla kalbi başından evvel ezilir, ruhu cesedinden evvel ölür. Hem başı gider, hem izzet ve haysiyeti mahvolur.”
“Hem o canavar, vicdansız zalime karşı zaaf göstermekle, kendisini ezdirmeye teşci’ eder. Eğer ayağı altındaki mazlum adam, o zalimin yüzüne tükürse, kalbini ve ruhunu kurtarır, cesedi bir şehid-i mazlum olur. Evet, tükürün zalimlerin hayâsız yüzlerine!” (Mektubat, 29. Mektup, Altıncı Risale)
Ya da
“Aç canavara karşı tahabbüb, merhametini değil iştihasını açar. Hem de diş ve tırnağının kirasını da ister.”
İfadelerini hatırlamakta fayda var.
Keşke güya hizmet tarafımda görünüp aqp ağzı ile yayınlar yapan bazı kişiler Etyen Mahçupuan kadar dürüst olsalardı veya Hüseyin Gülerce gibi saflarını belli etselerdi. Gökhan Bacık vb. Sözlerinin bu noktada hükmü yoktur. Hizmet çizgisinde görünüp yeni Şafak zihniyetiyle yazmak bunlara has bir şey.
Ben de böyle düşünüyorum.
Ozellikle risaleden yapmis oldugunuz alinti duruma ‘cuk’ oturuyor!
Pek kıymetli Mahmut abi, öncelikle teşekkür ediyorum, size ve kaleminize sağlık sıhhat diliyorum.
Yazınızdan anlamaya çalıştığım ve aslında uzun zamandır olması gereken bu zulmün bitmesi ivedilikle gerektiği. Fakat meşru olduğu düşünülülen bazı hukuki yolların denendiği ve denenmeye devam edildiği gerçeği ortada. Bu durumda yine tabii ki de meşru olacak bir şekilde belkide ilk başta yapılması gereken olarak direk 15 Temmuz’un bir istihbarat çalışması olduğu gerçeği olduğunu tam bir şeffaflık içinde anlatılıp siyasi olarak üzerine gidilmesi ve hatta itibar davaları açılması gibi top yekün bir saldırıya geçilmesi meseleyi çözmez mi? Yani nalına mıhına cesur ve güçlü bir iradeyi ortaya koymak gerekiyor hizmet insanlarını kurtarmak için. İrade etmek lazım. Saygılar selamlar Mahmut abi
Yazınızı okudum. Türkiye, Recep ve Hizmet gerçekliğine muvafık bir değerlendirme olmuş. Allah razı olsun.
guzel bir analiz olmus yureginize saglik
Hizmetin içerisinde rejimin eliyle binbir türlü acıya sıkıntıya meşakkate ve de ölüme giden süreçleri yaşayan insanlara devletle müzakere adı altında bu insanları temsilen kimse bir araya gelemez böyle bir teşebbüs de kimsenin hakkı ve hukuku değildir. Mevcut rejim hizmet insanlarının dünyasını berbat etmiştir. İşinden aşından çoluğundan çocuğundan kimisini de namusundan etmiştir. Böyle alçak bir rejimle güya barışmak için bir araya gelenler Allahın huzurunda hesabını veremezler. Diyelim ki böyle bir şey yapıldı milyonlarca insanın vicdanında ağır yaralara yol açarlar. Çünkü bu alçak rejim top yükün devletin bütün gücüyle hizmete hücum etti. Tabiri yerindeyse dünyalarını başına yıktı. Hukuk tanımadı ilke tanımadı kuran tanımadı peygamber tanımadı… ve hiçbir ilkeye bağlı kalmaksızın maçta Erdoğan ve yakın çevresi bilhassa tarikatlar hizmetin üzerine kinle nefretle Gula yürüdüler ve hâlâ daha yürümeye devam ediyorlar. Böyle alçak bir şebeke ile aynı masada görüşmek ve bir takım pazarlıklar yapmak en büyük alçaklıktır. Eğer ki bu rejim dese ki biz hırsızız biz zulmettik kanun önünde hukuk önünde cezası neyse çekmeye razıyız. Gasp ettiğimiz onca insanın malına mülkünü işini aşını geri iade edeceğiz. Bu zamana kadar biz bu cemaate yanlış yaptık sırf siyasi ikballerimiz ve koltuklarımız için bu insanları feda ettik. Derse eğer o zaman bir ihtimal! Ama bu alçak rejim bunu demeyeceği için bunu yapmayacağı için kesinlikle ve kat a bu Süfyanizm ile hiçbir platformda bulunmamak lazım. Bu mesele artık ahirete gidecek. Bu alçakların yaptıkları bu zulümler bir nebze olsa dünyada cezasını çekerlerse ne mutlu bize. Aksi taktirde bu Süfyanizmle Allahın huzurunda hesaplaşacağız.
Allah razı olsun. Duygu ve düşüncelerimi aynen ifade etmişsin.
ifrat ile tefrit arasında bir durum yaşıyoruz. bir tarafta birileri insaf sınırlarını zorlayarak tamamen karanlık ve olumsuz bir tablo çizerken, diğer taraftan birileri de “hiçbir problem yok, yönetim problemi de yok, herşey yolunda” modunda bir söylem kullanıyor. ikisi de gerçekçi değil.
hizmet olarak birçok problemimiz var üzerinde çalışmamız gereken ve yine birçok da güzellikler var geliştirilmesi gereken. hayatın kendisi de böyle … güzellikler ve zorluklar içiçe.
Hocaefendi sonrası bir boşluk yaşandığı aşikar. bu da normal. ustadin vefatı sonrasında da yaşanmış … belki 10 15 yıl surmus … biz de yaşayacağız. tahminim 4 5 yıllık bir geçiş dönemi olur. sonra sistem denge noktasına ulaşır.
hizmeti farklı kılan ve değerli yapan 2 şey var. insan kaynağı ve idealleri / değerleri. hizmet, lokalde, insan kaynağına yatırım yapmaya devam eder ve değerlerinden / idealleri den uzaklasmazsa, bu devran dönmeye devam eder. gelişerek döner, büyüyerek döner, dönüşerek döner. bu yolda iyi niyetli insanların gayret göstermesi lazım.
ben gelecek adına umitliyim. ümitsiz olmaya gerek yok. insanın olduğu her yerde problemlerin ve sıkıntıların olması da normal. çözümü başkalarından bekleme gibi bir lüksümüz de yok. dükkanın sahibi biziz.
Shrek der ki: İnsan soğan gibidir, katman katman….
Önce kendi içimizde kendimizle barışık olmamız lazım değil mi ki;
kendimizle barışmadan,
1. daire :çocukluk- baba ile
2. daire: erken ergenlik- öğretmen, idare ve okulla
3. daire: Gençlik- iş yeri ve amirleri
4. daire: Orta gençlik- devlet ve iktidarla
5. daire: olgunluk- Diğer devletlerle
6. tüm daireleri kapsayan daire: otoriteler üstü esas otorite- Tek Hüküm Sahibi Allah ile
barış yapıp huzur içinde yaşamına nasıl devam edebilir …
Allah tan razı olmadan Allah ın razı olmasını nasıl bekleyebiliriz…
Dil alışkanlığı ile hep “Allah razı olsun” deriz, razı olmadığımızın farkında bile olmadan…
Cemaatın fesedilmesi söz konusu bile olamaz.
NE OLABİLİR?
ÖNCE,rejim tarafından Cemaata yapılan SOYKIRIMA destek veren TÜRKİYE HALKININ;
hatasından dönüp PİŞMAN OLUP TEVBE ETMESİ ve HELALLİK ALMA kıvamına gelmeleri gerekir.
TOPLUMUN,hatasından döndüğünü gören HİZMET MENSUPLARI,onları affetmeye,kucaklamaya hazır hale gelirler.
Cemaatı bitiremeyeceğini anlayan REJİM,G.Bacık’a yazı yazdırarak,Cemaatın kendisini fesetnesini salıkvermş anlaşılan.
Allah’ın fesetmediğini veya bitirmediğini hiç bir güç başaramaz.
Allah,Hizmete pusu kuranlara yol verdi ve zalimin eliyle soykırıma maruz bıraktı ama,hiç bir zaman bitirmelerine asla izin vermedi.
Sadece,dünyaya dalmış,mal mansıp,mevki
diyen kişilerin ayıklanıp,SAF ve DURU niyetliler ile yola devam etmesini Murad etmiştir denilebilir.
G.Bacık’ın yazısı vesilesiyle kaleme aldığınız yazı gayet mantıklı ve savunulabilir niteliktedir.
HUKUKU ve ADALETİ olmayan bir yapı karşısında PES EDİP,KENDİNİZİ LAĞVEDİN diyor yazar.
Yani mafya çetesi ile masaya oturun diyor.
Rejimin hukuksuz ve adaletsiz uygulamalarını YAZIYA DÖKEMEYEN yazar;
Cebinde ÇAKI PIÇAĞI dahi olmayan insanlarıa,gelin teslim olun diyor.
El insaf!!
Kıymetli hocam,
Hizmet’in önde olan büyüklerinden kim inisiyatif alır da barış/demokrasi/sulh ya da ne diyeceksek gerçekleştirirse bütün dünyada ehli vicdan ve insafın takdirini toplayacaktır.
Sulh hayırdır. Yoksa kan davasına benzer.
Bu kadar aklı selim.insanin bir araya geldiği Hizmet ortamı illa ki bir yol bulacaktır. Peygamberlerin hayatından kendimize yol bulabiliriz. Hudeybiye önümüzde büyük bir örnek.
Barışmaktan zayıflar kârlı çıkar. Hapiste, işinden gücünden olmuş, aile parçalanmış Hizmet insanları en ağır tekliflerden bile karlı çıkar.
Sizin ifadeleriniz Türkiye devletinin asla yanaşmayacağı teklifler.
Sulh olunca kendimizi anlatma fırsatı bulacağız.
Hem sonra PKK ile kıyas yapmayın lütfen. Usulde farklılıklar olsa bile Türkiye devleti bize de PKK’ye de terörist demiş. Bize haksız, başkası olunca haklı mı oluyor?