“Epstein Dosyaları bize ne anlatıyor? (6 – Final): Ortak payda: Cemaat düşmanlığı!

Epstein dosyalarının Türkiye serüveni, medyanın nasıl kamp savaşına dönüştüğünün acı fotoğrafı. İktidar medyası, Ergenekon medyası, muhalefet medyası; hepsi aynı belgelere baktı, hepsi farklı düşmanlarla beraber ortak bir düşman daha gördü: Cemaat! Ve  Cemaat düşmanlığı öyle bir zirveye çıktı ki, “Gülen’in avukatları Epstein’dan yardım istemiş” gibi tamamen çarpıtılmış manşetler atıldı.

M. NEDİM HAZAR | YORUM

Epstein Dosyaları’nda finale geliyoruz.

Türkiye’de yüzde 95’ten fazla bir oranla iktidara göbekten bağlı, tabiri diğer ile sarayın güdümündeki medyanın klasik reflekslerine artık aşinayız. Yedikleri her haltı gizlemek için hemen mevzuyu “F.TÖ”ye bağlarlar. Kim ki, bir mevzuda meseleyi cemaate bağlar ise bilin ki bir halt etmiştir, gibi genel bir mevzu artık Türkiye’de.

Epstein dosyaları bize bir gerçeği daha son derece net bir şekilde gösterdi: Ergenekon medyası da iktidar medyasından zerre miktar farklı değil.

Bu dosyaların yayınlanmasından sonra havuz bir yandan harıl harıl, “Nasıl ederiz de Cemaat aleyhine bir şeyler buluruz?” telaşesine düşmüşken Perinçek ve onun elemanı Soner Yalçın’ın mevkuteleri bir önceki yazıda detaylı anlattığımız çarpıtmayı yaptıktan sonra bununla yetinmeyip meseleyi biraz daha bulandırmak istedi. Elbette baştan sona palavralarla.

Gerek Perinçek, Soner Yalçın, Ruşen Çakır gibi tescilli Cemaat düşmanları, gerekse Özlem Gürses, Nevşin Mengü gibi bu çetenin kullanışlı aptalları da katıldılar bu koroya.

Daha önce de bahsettim; Epstein dosyaları Türk medyasında yayınlandığında, farklı kesimlerin farklı “aradıkları” vardı. Herkes kendi gündemini, kendi düşmanını, kendi haklılığını belgelerken bulacağı bir şey arıyordu. Ve en çarpıcı çarpıtmalardan biri, Cemaat düşmanlığı üzerinden yapıldı.

Epstein dosyaları yayınlanır yayınlanmaz, Türk medyasının bir kısmında şöyle bir haber dolaşmaya başladı: “Gülen’in avukatları Epstein’ın avukatlarından yardım istemiş.”

Başlıklar şöyleydi:

“Epstein dosyalarında FETÖ izi”

“Gülen’in kirli ağı Epstein’a uzanıyor”

“FETÖ’nün Epstein bağlantısı ortaya çıktı”

Okuyucu, bu başlıkları görünce ne anlıyor? Gülen ya da Cemaat’in, Epstein ile doğrudan bir ilişkisi varmış gibi. Belki de Epstein’ın “çocuk kaçakçılığı ağına” Cemaat karışmış gibi!

Ama gerçek ne?

Gerçek şu: Epstein dosyalarında, Latham & Watkins adlı büyük bir hukuk firmasının adı geçiyor. Bu firma, bir dönem Epstein’ı temsil etmiş. Aynı firma, yıllar sonra, 2016 sonrasında, Gülen’le ilgili iade davasında Gülen’in avukatlığını da yapmış.

Yani ortada şu var: İki müvekkil, farklı zamanlarda, aynı hukuk firmasından hizmet almışlar. Bu kadar. Bu kadar basit. Bu kadar sıradan.

Latham & Watkins, dünyanın en büyük hukuk firmalarından biri. Binlerce avukat, on binlerce müvekkil. Aralarında şirketler, devletler, milyarderler, vakıflar, her türden insan var.

Bu firmanın bir dönem Epstein’ı, başka bir dönem Gülen’i temsil etmesi, aralarında bir bağlantı olduğu anlamına gelmiyor elbette. Tıpkı aynı hastanenin hem katilleri hem de doktorları tedavi etmesi, onları “ortak” yapmadığı gibi. Akıl ve vicdan sahibi bir gazeteciyseniz böyle düşünmeniz lazım. Ama Ergenekon leşkeri iseniz durum farklılaşıyor bittabi.

Gülen’in ya da Cemaat’in Epstein ile herhangi bir ilişkisi olduğuna dair tek bir belge ya da delil yok. Hiç tanışmamışlar, hiç aynı ortamda bulunmamışlar, hiçbir ortak projeleri olmamış.

Epstein, ABD’nin üst düzey elit çevrelerinde hareket ediyordu: Wall Street, Hollywood, siyaset… Gülen ise, Pennsylvania’da bir köyde yaşayan, dini sohbetler veren, muhafazakar bir cemaat lideriydi. İki farklı dünya.

Ama Türk medyası, sadece “aynı hukuk firması” detayını alıp, bunun üzerinden devasa bir komplo teorisi kurdu.

Neden?

Cevap basit: Çünkü Türkiye’de cemaat düşmanlığı hâlâ zirvede. Ve bu düşmanlık, tüm kamplarda ortak…

Hükümet, muhalefet ve Ergenekon’da ortak zemin

Türkiye’de siyasi kamplara bakın: Erdoğan iktidarı, CHP muhalefeti, Ergenekoncu ulusalcılar, solcular, Kemalistler… Hepsi birbirinden nefret ediyor. Ama bir konuda hepsi hemfikir: Gülen düşmanlığı.

İktidar medyası: “FETÖ terör örgütü, 15 Temmuz’u yaptı, darbe girişiminde bulundu.”

Muhalefet medyası: “Cemaat AKP’yle işbirliği yaptı, Ergenekon-Balyoz davalarında rol aldı, hukuku çiğnedi.”

Ergenekoncu medya: “Cemaat CIA ajanı, İsrail işbirlikçisi, ordunun içine sızdı.”

Solcu medya: “Cemaat gerici, irticacı, laikliğe düşman.”

Yani herkes, farklı nedenlerle de olsa, Cemaat’ten nefret ediyor. Ve bu nefret, ortak bir “sessiz mutabakat” yaratmış durumda.

Epstein dosyaları yayınlandığında, her kesim bu dosyalarda “cemaati suçlayacak bir şey” aradı. Ve buldular. Ya da buldukları hissini ürettiler. “Aynı hukuk firması” detayı, yeterli bir “kanıt” olarak sunuldu.

Oysa eğer objektif gazetecilik yapılsaydı, şu sorulurdu: Latham & Watkins başka kimleri temsil etti? (Cevap: Yüzlerce şirket, onlarca devlet, sayısız zengin…) Epstein ile Gülen dosyaları arasında zamansal bir örtüşme var mı? (Cevap: Hayır, Epstein 2008’de yargılandı, Gülen’in iade davası 2016 sonrası…) İki dava arasında aynı avukatlar mı çalıştı? (Cevap: Hayır, farklı ekipler…) Aralarında herhangi bir iletişim, toplantı, yazışma var mı? (Cevap: Hiçbir delil yok…)

Bu soruları sorsaydınız, “bağlantı” hikayesi çökerdi. Ama hiçbir gazete bu soruları sormadı. Çünkü sormazlarsa, “FETÖ-Epstein bağlantısı” manşeti atabiliyorlardı. Ve bu manşet, tıklanıyordu, okunuyordu, tartışılıyordu.

Şimdi bu mantığı biraz açalım: Eğer aynı hukuk firmasından hizmet almak “suç ortaklığı” ise, o zaman Latham & Watkins’in temsil ettiği tüm müvekkiller de “suç ortağı” sayılmalı. Latham & Watkins’in müşteri listesine bakın: Facebook, Google, Microsoft, JPMorgan, Goldman Sachs, Coca-Cola, Disney… Ve yüzlerce başka dev şirket.

Aynı zamanda, ABD hükümeti de bu firmadan hizmet alıyor. Bazı davalarda bu firma, ABD Adalet Bakanlığı’nı temsil ediyor.

Şimdi düşünün: Epstein de bu firmadan hizmet aldıysa, Google da “Epstein ile bağlantılı” mı sayılmalı? Microsoft’a da “Epstein izi” dememiz mi gerekiyor?

Tabii ki hayır. Çünkü bu saçma.

Ama Türk medyası, Gülen söz konusu olunca, bu saçmalığı yapıyor. Çünkü amacı gerçeği ortaya çıkarmak değil, düşmanını karalamak.

Bir başka nokta: Hukuk sisteminin temel ilkelerinden biri, herkesin savunma hakkının olmasıdır. En ağır suçlu bile avukat tutabilir, tutmalıdır.

Bir avukat, sapık bir müvekkili savundu diye o avukat da sapık mı oluyor? Bir hukuk firması, terörist bir örgütün davasına baktı diye o firma da terörist mi oluyor?

Hayır. Avukatlık mesleğinin etiği, tam tersi: Herkes, hangi suçla suçlanırsa suçlansın, adil bir yargılanma hakkına sahiptir. Ve bu hak, nitelikli bir avukat tarafından temsil edilmeyi gerektirir.

Latham & Watkins, Epstein’ı temsil etti. Çünkü Epstein da bir sanıktı ve savunma hakkı vardı. Firma, görevini yaptı.

Sonra, yıllar sonra, Gülen’in iade davasında Gülen’i de temsil etti. Çünkü Gülen de bir iade talebine muhataptı ve savunma hakkı vardı.

Bu iki olay arasında hiçbir bağlantı yok. Sadece profesyonel hukuk hizmeti var.

Ama Türk medyası, bu temel hukuk ilkesini görmezden geldi. “Aynı avukatlar” derken, sanki avukatlık bir suç ortaklığıymış gibi davrandı.

Gülen düşmanlığı hâlâ zirvede 

Peki bu çarpıtma bize ne anlatıyor?

Şunu: Gülen düşmanlığı, Türkiye’de hâlâ zirvede. 2016’dan beri geçen yıllar, hiçbir şeyi yumuşatmadı. Tam tersine, nefret daha da katılaştı, kurumlaştı. Ve bu nefret, artık sadece hükümet medyasında değil, muhalefet medyasında da, Ergenekon medyasında da, solcu mecralarda da var. Hemen hemen her kesim, kendi nedenlerinden dolayı, Cemaat’i “düşman” olarak görüyor.

Bu durum, Türkiye siyasetinin ne kadar “kamp” mantığıyla işlediğini gösteriyor. Artık gerçeği aramak, doğruyu bulmak, objektif olmak gibi kaygılar yok. Önemli olan, kendi kampını haklı çıkarmak, düşmanını suçlu göstermek.

Epstein dosyaları, böyle bir ortamda yayınlandı. Ve her kamp, bu dosyalardan “kendi silahını” çıkarmaya çalıştı.

İktidar medyası: “Bakın, muhalefette Epstein ile bağlantılı insanlar var.” dedi (Trump, Clinton gibi muhalif olabilecek isimlere odaklanarak).

Muhalefet medyası: “Bakın, iktidarın İsrail ile ne kadar içli dışlı olduğu ortaya çıktı” dedi (Türkiye-İsrail ilişkilerini vurgulayarak).

Ergenekon medyası: “Bakın, Cemaat Epstein ile bağlantılıymış” dedi. (Tamamen uydurarak).

Cemaat karşıtları: “Bakın, zaten hep söylüyorduk, FETÖ uluslararası bir ağın parçası” dediler (Hiçbir kanıt olmadan).

Herkes, aynı belgelere bakıyor ama herkes farklı bir şey görüyor. Çünkü herkes, görmek istediğini görüyor.

Ve Gülen düşmanlığı, bu kamp savaşlarının en keskin silahlarından biri olmaya devam ediyor. Artık Gülen kimdir, ne yapmıştır, ne kadar suçludur… Bunlar önemli değil. Önemli olan, onu “düşman” olarak göstermek ve her fırsatta ona saldırmak.

Epstein dosyaları, bu amaç için de kullanıldı. Ve başarıyla kullanıldı. Çünkü kamuoyu, hiçbir kanıt olmadan, “FETÖ-Epstein bağlantısı” hikayesine inandı. Ya da inanmak istedi. Bu, belki de Epstein dosyalarının Türkiye’deki en acı sonucu: Gerçeği aramak yerine, önyargıları pekiştirmek için kullanılması.

Tam da bu noktada şimdi şu soruyu soralım: Epstein dosyalarını alan, oturup haftalar boyunca inceleyen, bütünsel bir analiz yapan, sistemik bir okuma sunan tek bir Türk gazeteci oldu mu?

Hayır.

Herkes acele etti. Herkes ilk gün bir yazı yazdı. Herkes “ilk olmak”, “gündem yakalamak” peşindeydi. Kimse “doğru olmak”, “derin olmak”, “kapsamlı olmak” peşinde değildi.

Neden? Çünkü Türk medyasında artık “uzun araştırma” yapılmıyor. İzleyici/okuyucu, uzun yazıları okumuyor. Herkes tweet uzunluğunda bilgi tüketiyor. Herkes manşet okuyor, haberi okumuyor.

Editörler, gazetecilere “Hızlı ol!” diyor, “Viral ol!” diyor, “Tıklanır ol!” diyor. “Doğru ol!”, “Derin ol!”, “Sorumlu ol!” demiyor. Herkes “kamp refleksi” ile hareket etti. Hızlı, yüzeysel, taraflı.

Epstein dosyaları, Türkiye’de bir “ortak gerçeğin” artık olmadığını acı bir şekilde gösterdi.

Normalde böyle bir belge yayınlandığında, toplum şöyle tepki vermeliydi: “Bu ne anlama geliyor? Birlikte inceleyelim, birlikte anlayalım, birlikte sonuçlar çıkaralım.”

Ama olmadı. Çünkü “birlikte” kavramı çoktan öldü. Artık herkes “kendi kamp”ıyla birlikte. Ve her kamp, diğer kamplara düşman.

Bu durum, sadece medya sorunu değil. Bu, toplumsal bir travma. Türkiye, öyle bir kutuplaşma yaşadı ki, artık ortak bir zeminde buluşması neredeyse imkansız.

Ve bu kutuplaşma, istihbarat operasyonları için mükemmel bir zemin. Çünkü bölünmüş bir toplum, manipüle edilmesi kolay bir toplumdur.

Herkes kendi kampının anlatısına inanırken, gerçek güçler sessizce oyunlarını oynuyor. Epstein dosyaları buna bir örnek. İsrail’in Türk ordusu üzerindeki kontrolü, sessizce gerçekleşti. Çünkü herkes kendi iç kavgasıyla meşguldü.

Epstein dosyaları, bu acı gerçeği bir kez daha gösterdi: Türk medyasında gazetecilik öldü, kamp propagandası yaşıyor.

Evet bitirelim isterseniz. Dolayısıyla en başta sorduğumuz soruyu tekrar soralım:

Epstein Dosyaları Bize Ne Anlatıyor?

Madde madde özetleyelim:

  1. İstihbarat Servislerinin Küresel Kompromisyon Ağı Gerçek ve İşler Durumda

Epstein bir sapık değildi. Ya da sadece bir sapık değildi. O, bir operatördü. İstihbarat dünyasının en eski silahını kullanan bir görevliydi: Kompromisyon.

Dosyalar bize şunu anlatıyor: CIA ve MOSSAD, dünya elitini kontrol altına almak için sistematik bir ağ kurmuşlar. Bu ağ, sadece birkaç kişiyi değil, yüzlerce, belki binlerce kişiyi kapsıyor. Politik liderler, iş insanları, akademisyenler, sanatçılar, medya patronları…

Ve bu ağ hâlâ aktif. Epstein öldü ama sistem yaşıyor. Dosyalar orada, arşivler korunuyor, kontrol mekanizması işliyor.

Artık “komplo teorisi” diyemezsiniz. Belgeler var, isimler var, tarihler var. Bu bir gerçek. Ve bu gerçek, dünya siyasetinin nasıl işlediğini anlamamız için kritik.

  1. İsrail’in Dünya Siyaseti Üzerindeki Kontrolü Bu Ağ Sayesinde

Neden dünya liderleri İsrail’in Filistin’de yaptıklarına sessiz kalıyor? Neden Gazze’de binlerce çocuk ölürken “endişeliyiz” demekle yetiniyorlar? Neden İsrail uluslararası hukuku çiğnerken BM kararları uygulanmıyor?

Cevaplardan biri: Kompromisyon.

Epstein dosyaları gösteriyor ki, İsrail istihbaratı, dünya liderlerinin önemli bir kısmı üzerinde “tutacak” sahibi. Bu tutacaklar sayesinde, İsrail istediği politikaları yürütebiliyor, istediği savaşları açabiliyor, istediği işgalleri yapabiliyor.

Ve bu dosyalar yayınlandığında bile, tam içeriği göremiyoruz. Çünkü en hassas kısımlar sansürlenmiş. “Ulusal güvenlik” denilerek saklanmış.

Yani bize gösterilen kısım bile bu kadar rahatsız ediciyse, gösterilmeyen kısım nasıldır? Kim bilir hangi liderler, hangi ülkeler, hangi kararlar bu gizli kısımda saklı?

  1. Çocuk Kaçakçılığı Gibi Evrensel Suçlarda Bile Küresel Suskunluk Var

Epstein dosyalarının en karanlık boyutu: Kayıp kız çocukları.

Dünya genelinde, her yıl on binlerce çocuk kayboluyor ve bulunmuyor. Bu çocukların büyük çoğunluğu, genç kızlar. Ve bu konuda, neredeyse tüm dünya ülkelerinde bir suskunluk var.

Neden? Çünkü bu ağ, sadece yetişkin kadınlarla değil, çocuklarla da çalışıyor. Ve en etkili kompromisyon, en karanlık suçlarla yapılıyor.

Epstein dosyaları, bu gerçeğin sadece ucunu gösteriyor. Kaç tane kız, Epstein’ın adasına gitti ve geri dönmedi? Kaç tane ailenin kızı, “model ajansı” vaadine kapılıp ortadan kayboldu?

Bu sorulara cevap yok. Çünkü bu soruları soran yok.

Ve bu suskunluk, belki de tüm insanlığın ortak utancı. Çocuklar feda ediliyor, dünya siyasetini kontrol etmek için. Ve herkes biliyor ama herkes sessiz.

  1. Türkiye Ordusunun İsrail Kontrolüne Geçişi Belgeli

Epstein dosyalarındaki 2012 tarihli email, Türkiye için kritik bir belge: “Türk ordusundaki İsrail yanlısı subaylar tasfiye ediliyor. Hapı yuttuk.”

Bu email bize şunu anlatıyor: Ergenekon ve Balyoz davalarında tutuklanan subayların önemli bir kısmı, İsrail’in Türk ordusu içindeki adamlarıydı. Ve bu tutuklamalar, İsrail’i endişelendirmişti.

Ama sonra Erdoğan, stratejik bir dönüş yaptı. 2016 sonrası bu subayları geri getirdi. Ve vatansever, İsrail karşıtı subayları tasfiye etti.

Sonuç: Türk ordusu, İsrail’in istediği şekilde yeniden yapılandırıldı. Ve bu yapılanma sayesinde, Türkiye’nin Suriye politikası değişti. Türk ordusu, İsrail’in stratejik hedeflerine hizmet eder hale geldi.

Bu, komplo teorisi değil. Belgeli bir gerçek. Epstein dosyalarında var. Ve Türkiye’nin son 15 yılını anlamak için bu belgeyi okumak şart.

  1. Suriye ve İran Operasyonları Uzun Vadeli Planın Parçası

İsrail’in Büyük Ortadoğu projesi, aşama aşama ilerledi:

Irak düştü (2003)

Libya düştü (2011)

Suriye içten çöktü (2011-2025) ve İsrail 2025’te Suriye’ye girdi

Şimdi sıra İran’da

Her aşama, bir öncekine bağlı. Suriye operasyonu, Türk ordusunun İsrail kontrolüne geçmesi sayesinde başarılı oldu. İran operasyonu, Suriye’nin düşmesi sayesinde mümkün hale geldi.

Ve Epstein dosyalarının zamanlaması, tam da İran operasyonunun önündeki engeli (Trump’ın isteksizliği) aşmak için.

Dosyalar yayınlanarak, dünya liderlerine mesaj verildi: “Sessiz kalın.” Trump’a hatırlatma yapıldı: “Elimizde neler var, unutmayın.”

Yani Epstein dosyaları, sadece geçmişle ilgili değil. Geleceğin operasyonları için de bir araç.

  1. Belgelerin Zamanlaması Politik Bir Manevra

Neden 2025 Ocak? Neden tam şimdi?

Çünkü İran operasyonu gündemde. Çünkü Trump direnç gösteriyor. Çünkü dünya kamuoyunu hazırlamak, liderleri susturmak, engelleri kaldırmak gerekiyor.

Epstein dosyaları, bu amaçla yayınlandı. Bir istihbarat operasyonunun parçası olarak.

Mahkeme kararı mı vardı? Evet. Ama mahkeme ne zaman karar verdi? Kim baskı yaptı? Hangi siyasi çıkarlar devredeydi?

Adalet Bakanlığı neden şimdi yayınladı? Neden bir yıl önce değil, neden bir yıl sonra değil?

Cevap: Çünkü şimdi gerekiyordu. İran operasyonu için uygun ortam yaratmak gerekiyordu.

Zamanlama, her şey. İstihbarat dünyasında tesadüf yoktur.

  1. Medyanın Objektifliği Kamp Savaşlarında Öldü

Epstein dosyalarının Türkiye’de işleniş biçimi, Türk medyasının ne kadar kamp mantığıyla çalıştığını gösterdi.

Herkes kendi kampının gözlüğüyle baktı. Herkes kendi düşmanını suçlayacak bir şey aradı. Hiç kimse bütünsel, objektif, sistemik bir analiz yapmadı.

İktidar medyası, muhalefet medyası, Ergenekon medyası, sol medya… Hepsi aynı belgelere baktı, hepsi farklı şeyler gördü. Çünkü herkes, görmek istediğini gördü.

Bu, sadece Epstein dosyalarıyla sınırlı değil. Bu, Türk medyasının genel durumu. Artık gazetecilik yok, propaganda var. Artık gerçek arayışı yok, kamp savaşı var.

Ve bu durum, manipülasyon için mükemmel bir zemin. Çünkü toplum bölündüğünde, gerçeği görmesi zorlaşır. Herkes kendi “gerçeği”nde hapsolur.

  1. “Komplo Teorileri” Artık Belgelenmiş Gerçekler

Yıllarca “komplo teorisi” denilen şeyler, Epstein dosyalarıyla belgelendi:

“Elit bir pedofil ağı var” → Belgelerle kanıtlandı.

“İstihbarat servisleri liderleri şantaj ediyor” → Epstein’ın yaptığı tam olarak bu.

“İsrail dünya siyasetini kontrol ediyor” → Kompromisyon ağı sayesinde yapıyor.

“Çocuk kaçakçılığı sistematik” → Epstein’ın modeli tam olarak bu.

“Medya gerçekleri gizliyor” → Yıllarca Epstein skandalı örtbas edildi.

Artık bunlara “komplo teorisi” diyemezsiniz. Bunlar belgelenmiş gerçekler.

Ama işin ironik tarafı şu: Bu gerçekler ortaya çıktıktan sonra da, pek bir şey değişmedi. İnsanlar şok oldu, birkaç hafta konuşuldu, sonra unutuldu. Sistem devam etti.

Çünkü komplo teorilerinin gerçek olması, insanları güçsüz hissettiriyor. “Nasılsa bir şey değişmez, sistem böyle işliyor” diyorlar. Ve pasifleşiyorlar.

Belki de Epstein dosyalarının yayınlanmasının asıl amacı da bu: İnsanlara gerçeği göstererek, aynı zamanda onları ümitsizleştirmek. “Evet, dünya böyle işliyor. Ve siz hiçbir şey yapamazsınız.”

Bunlar ne anlama geliyor?

Şu anlama geliyor: Elimizdeki belgeler, gerçeğin sadece izin verilen kısmı. Asıl gerçek, hâlâ gizli. Asıl güçlüler, hâlâ korunuyor. Asıl operasyonlar, hâlâ görünmüyor.

Epstein dosyaları bize gerçeği göstermiyor. Bize “gerçeğin bir kısmını göstermeye karar verdiklerini” gösteriyor.

Ve bu belki de en dehşet verici mesaj: Eğer gösterdikleri kısım bile bu kadar karanlıksa, gizledikleri kısım ne kadar karanlıktır?

  1. Asıl Soru: Anlatmadıkları Ne?

Epstein dosyaları bize çok şey anlattı. Ama asıl hikaye, anlatmadıklarında gizli.

Kimler korundu? Hangi isimler sansürlendi? Hangi ülkelerin liderleri “ulusal güvenlik” gerekçesiyle saklandı?

FBI’ın topladığı o görüntülerde kimler var? Hangi ülkelerin istihbaratları Epstein ile işbirliği içindeydi? Kaç tane benzer “Epstein” daha var, hâlâ aktif olarak çalışıyor?

Kayıp kız çocukları ne oldu? Epstein’ın adasına giden ama geri dönmeyen kızlar kimler? Onların aileleri ne oldu? Neden hiçbir ülke kapsamlı bir soruşturma başlatmadı?

2012’deki Türkiye emaili, sadece buzdağının görünen ucu mu? Türk ordusundaki değişim, başka hangi ülke ordularında da yaşandı? Hangi ülkelerin orduları, benzer kompromisyon yöntemleriyle kontrol altına alındı?

İran operasyonu başladığında, hangi liderler “sessiz kalacak”? Bu sessizliğin bedeli ne oldu? Hangi dosyalar açılmayacak, hangi sırlar ifşa edilmeyecek?

Ve en önemlisi: Epstein öldü, ama sistem öldü mü? Bir sonraki “Epstein” kim? Şu anda hangi adada, hangi malikanede, hangi özel jette benzer kayıtlar yapılıyor?

Epstein dosyaları bize istihbarat dünyasının nasıl işlediğini anlatıyor. Bize elit sınıfın nasıl kontrol edildiğini gösteriyor. Bize dünya siyasetinin arka planında neler döndüğünü gösteriyor.

Ama asıl soru şu: Anlatmadıkları ne?

Çünkü gerçek güç, gösterilen bilgide değil. Gizlenen bilgide.

Ve Epstein dosyalarının bize öğrettiği en önemli ders belki de bu: Bize ne gösterdiklerinden çok ne gizledikleri önemli.

Gördüklerimiz bile bu kadar karanlıksa, görmediklerimiz nasıl bir karanlıktır?

 

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin