Emekli bürokrat ve yazar Muhsin Altun, “Dindarca Öldürmek” (Barış Kitap, 2019) adlı kitabında Endonezya’da 1965’te yaşanan komünist kıyımını ele alıyor ve bu tarihsel olayı, Türkiye’deki KHK hukuksuzluklarıyla karşılaştırarak benzerliklerine dikkat çekiyor.
Siyasal antropoloji ve sosyoloji alanında çalışmalar yapan Altun, KHK TV’de yaptığı değerlendirmede kitabının temel tezlerine ve KHK’lıların yaşadığı toplumsal dışlanmayla kurduğu bağlantıya dair önemli açıklamalarda bulundu.
DİNDARCA ÖLDÜRMEK NE DEMEK?

Altun, kitabının merkezinde şu sorunun yer aldığını söylüyor: “Dindarca öldürmek ifadesini diğer öldürme biçimlerinden ayıran nedir? Neden dindarca öldürdüğümüzde kendimizi suçlu hissetmeyiz?”
Altun’a göre bu soru, KHK sonrası yaşanan toplumsal süreci anlamak açısından da önemli. Çünkü KHK’lıların önemli bir kısmının kendisini dindar olarak tanımladığını belirten Altun, buna karşın dışlamanın büyük ölçüde dindar kesimlerce yapıldığını vurguluyor.
Altun, şunları söyledi:
“KHK ile ihraç edilenlerin çoğu kendisini dindar görüyor. Ancak ihraç edildikten sonra onları dışlayan, etiketleyen insanların büyük bölümü de dindar kesimden. Buna karşılık onlarla en fazla empati kuranlar çoğunlukla seküler insanlar oldu. Bu durum ciddi bir zihinsel çelişki yarattı.”
Bu çelişkiyi aşmak için bazı KHK’lıların, dışlayan dindar kesimi “dincilik, dinbazlık” gibi kavramlarla tanımladığını belirten Altun, bunun sorunu çözmediğini savunuyor:
“Aslında o insanlar da dindar. Terimleri değiştirerek bu gerçeği ortadan kaldıramayız.”
Kitabının ana tezini şöyle özetliyor: “Dindar bireyin ötekiyle kurduğu ilişki çoğu zaman şiddeti merkeze alıyor. Bu şiddet bazen söylemsel, bazen sembolik, bazen de fiili olabiliyor.”
Bu bağlamda “tekfir”, “hain”, “sapkın” gibi etiketlerin söylemsel şiddet ürettiğini, bunun da fiili şiddete zemin oluşturabileceğini belirtiyor.
ÖRNEK VAKA: ENDONEZYA 1965

Altun’un kitabı, bu tezi Endonezya’da 1965’te yaşanan kitlesel kıyım üzerinden tartışıyor. 1965’te Endonezya’da yaşanan darbe girişiminin ardından, Komünist Parti ve ona yakın görülen milyonlarca insan “devlete ve dine düşman” ilan edildi. Devletin resmi dili ve medya söylemi, komünistleri varoluşsal bir tehdit olarak resmetti. Hukuk askıya alınarak topluca hedef gösterildiler.
Bu söylem yalnızca hukuki bir kategori oluşturmaktan ibaret kalmadı; toplumsal algıyı derinden dönüştürdü. Komşuların, iş arkadaşlarının ve hatta akrabaların birbirinden uzaklaştığı, komünist diye anılanların sosyal hayattan dışlandığı bir atmosfer doğdu. Dini yapılar ve milliyetçi çevreler bu süreçte mobilize edilince, dışlama zamanla şiddeti meşrulaştıran bir zemine dönüştü ve kitlesel katliamların önü açıldı.
Türkiye’de KHK sürecinde yaşananlar da -ölçeği ve sonucu farklı olmakla birlikte- benzer bir dışlama mekanizması üzerinden işledi. KHK ile ihraç edilenler, yargı kararı beklenmeksizin “güvenlik tehdidi” olarak tanımlandı. Resmî söylem ve medya dili, ihraç edilenleri potansiyel suçlu konumuna yerleştirdi. Bunun sonucunda, pek çok KHK’lı yalnızca işini kaybetmekle kalmadı; arkadaş çevresinden, akrabalarından, hatta mahallelerinden dışlandı. “Suçlu olmasa ihraç edilmezdi” algısı, toplumun önemli bir kesiminde empatiyi zayıflattı ve bu insanların günlük hayatlarını sürdürmelerini bile zorlaştırdı.
Her iki süreçte ortak olan nokta, bireylerin önce tanımsal olarak “öteki” ilan edilmesi, ardından bu ötekileştirmenin ahlaki ve dini gerekçelerle meşrulaştırılması oldu. Endonezya’da bu durum fiili şiddete ve kitlesel infazlara kadar uzandı; Türkiye’de ise hukuki ve sosyal dışlanma biçimlerinde kendini gösterdi. Ancak temel mekanizma aynıydı: Devlet dili, toplumun bir kesimini “tehlikeli” olarak kodladı; bu kodlama, sıradan yurttaşların vicdanını rahatlatan bir güvenlik söylemine dönüştü.
Muhsin Altun’un işaret ettiği gibi bu iki örnek, bize dışlamanın ve damgalamanın çoğu zaman hukuki bir tartışmayla sınırlı kalmadığını, zihinsel ve ahlaki bir dönüşüm yarattığını gösteriyor. Çünkü bir grup insan, resmî söylem ve toplumsal propaganda aracılığıyla “insanlıktan bir adım geri” konumlandırıldığında, onlara karşı yapılan haksızlık sıradanlaşabiliyor. Bu yüzden Endonezya örneği, bugün KHK’lıların yaşadığı deneyimi tarihsel ve evrensel bir bağlama yerleştirmek açısından önemli bir hatırlatma niteliği taşıyor.
