TARIK TOROS | YORUM
Türkiye’de politika ve medya mahalleleri, Ekrem İmamoğlu’nun diplomasının akıbetine kilitlenmiş durumda. 367 ucubesiyle cumhurbaşkanı seçtirmeyenlerin bugün diploma tartışmasında söz hakkı elbette vardır; çünkü mahalle, kendi geliştirdiği “Özeleştirini ver!” mekanizmasını genelde karşı tarafa saplamayı sever.
Kaldı ki özeleştiri, savunulan fikirler için değil, bizzat icranın içinde yer alanlardan beklenir.
***
Evet, 35 yıl sonra bir diplomanın sorgulanması “zaman aşımı” konusunu gündeme getirir. Evet, “kazanılmış haklar” keyfi kararlarla iptal edilemez. Evet, kusurlu işlem varsa bu idarenin sorumluluğundadır.
Yani, İstanbul Üniversitesi’nin (varsa) hatasından dolayı Ekrem İmamoğlu’nun diplomasını iptal edemezsiniz. Oysa yanlış bir işlem de tespit edilemedi. YÖK (Yükseköğretim Kurulu) yönetmeliği, geriye doğru işletilmeye çalışılıyor.
***
Şu oldu:
Konu haftalardır gündemde tutularak, olası “diplomanın iptali” kararı kamuoyunda mühim ölçüde satın alındı. Bazen tersten sormak iyidir:
- Diplomanın geçerli olduğu kararı verilirse ne olur?
Tahmin etmek güç değil:
- Muhalefet mahallesi havalara uçar.
- İmamoğlu kampanyasının kendine güveni gelir.
- Rüzgar, daha büyük muhalif bir dalgaya evrilebilir.
***
Tam da bu noktada şu sorulara cevap vermek gerekir:
- Peki, iktidar buna müsaade eder mi?
- Yargı bağımsızdır deyip sıradaki davalara mı bakar?
- Diploma konusunu tartışmaya açan Saray, “diplomanın tasdik edilmesine” izin verir mi?
Üç soruya cevabım da ‘hayır”. Çok beklemeyeceğiz.
***
İmamoğlu vak’ası bir kez daha gösterdi ki, hak arayışında kimlik sormayacaksınız.
Ders olur mu? Zannetmiyorum. Yerleşik kalıpların yakın vadede değişmesi çok güç. Muhalifler nasıl ki havaalanında pasaportuna el konulunca hukuku hatırlıyorsa… Yandaşlar da devletlerin baş döndürücü “terör güncellemeleri” ile oradan oraya savuruyor.
İmamoğlu ile başladık Suriye ile devam edelim.
Lazkiye ve Tartus’ta binlerce kişinin hayatını kaybettiği Alevi katliamı yaşanırken fiili başkan Ahmed el-Şara, 10 Mart’ta Kuzeydoğu Suriye’yi kontrol eden Kürt lider Mazlum Abdi ile bir araya geldi. Anlaşma, SDG (Suriye Demokratik Güçleri) kontrolündeki bölgelerin ve altyapıların Şam’a bağlanmasını ve SDG’nin omurgası YPG (Halk Savunma Birlikleri) güçlerinin orduya entegre edilmesini öngörüyor.
Türkiye, YPG’yi “PKK’nın uzantısı” kabul ediyor. Buna rağmen Cumhurbaşkanı Erdoğan, anlaşma için, “Doğru yönde atılmış bir adım.” dedi. Türk basını ise o güne dek “terörist” olarak andığı Mazlum Abdi’yi bir anda manşetlerden “SDG Komutanı” olarak tanıdı. Ancak bölgedeki kanama sürüyor. Dün Türkiye’nin SİHA (Silahlı insansız hava aracı) saldırısı sonucu Kobani’deki bir köyde anne ve baba ile 7 çocuğu öldürüldü.
***
SİHA’lar yalnızca Suriye’de sivil öldürmüyor. The Washington Post’ta 9 Mart’ta manşetten verilen, “Bir Türk silah firması, Sudan’ın acımasız iç savaşını körükledi” başlıklı haberde, Erdoğan’ın damadı Selçuk Bayraktar’ın sahibi olduğu Baykar’ın, Sudan’a SİHA ve füze sevkiyatı yaptığı bilgisi, belgelerle kanıtlandı.
Gazete, bir Baykar çalışanının patronuyla mesajlaşmalarını yayımladı, yaşanan yıkım ve saldırıların Ankara’nın bilgisi dahilinde olduğu sonucunu çıkardı. Haber, yüzlerce kısa mesaj, telefon görüşmesi kaydı, fotoğraf, video, silah sevkiyat belgeleri ve ticari verilerden oluşan geniş bir veri yığınına dayanıyor.
Sudan iç savaşında 22 ayda 150 bin kişi öldü.
***
Türkiye’de medya ve politika mahallesi haberi kullanmadı fakat görmemeleri olanaksız. Kimse şafak vakti baskın yemek istemiyor.
En son 12 Mart’ta çıkan “Siber Güvenlik Yasası” ile birlikte, artık mahkeme kararı olmadan evlere ve işyerlerine baskın düzenlenebilecek, dijital materyallere el konulabilecek. TBMM’deki oylamaya muhalefet blokundan 166 üye katılmadı.
Tabi, Ankara’nın böyle fütursuz ve gözü kara yürümesinin bir nedeni de dünya dengelerinin şaşması. Batılı devletler artık ulusal ve uluslararası yargı kararlarını avam tabiriyle “iplememeye” başladı.
ABD, mahkeme kararına rağmen göçmen gruplarını “suç örgütü” olarak ambalajlayıp anlaştığı ülkelere postalıyor.
Uluslararası Ceza Mahkemesi, 21 Kasım 2024’te İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’ya “savaş suçlusu” deyip tutuklama emri çıkardı, takan yok.
***
Yargı kararları uygulanmayınca adalete güven ve inanç kalmadı. Türkiye için 10 yıldan uzun süredir yaşanan realite, artık dünyanın kalanı için de geçerli.
Eskiden siyasetçiler, yargının gecikmesinden yararlanırdı. Şimdi o aşama geçildi: Yargı kararları uygulanmıyor!
Yargı gibi “ana akım medya” da etkisizleşti.
Bu gidişat, tarihten ders almayanların eski felaketleri yeni maskelerle sahnelemesinden başka şey değil. Bugünün diktaları, tankla değil trolle, mermiyle değil manipülasyonla yürüyor. Ve eğer yine seyirci kalırsak, yarının felaketi bugünden yazılıyor demektir.
