SEVİNÇ ÖZARSLAN – HABER-YORUM
Aslında bu yazıyı bir-iki hafta önce yazacaktım. Vazgeçtim. Sürgün gazetecilerin Türkiye’ye düşmanlık yaptığına dair çok yanlış bir algı var. Eksik kalsın dedim, bıraktım. Kimseye körü körüne düşmanlık yapacak kadar vicdansız değiliz. Fakat Atlas Çağlayan’ın öldürülmesi fikrimi değiştirdi. Sokak şiddeti artık inanılmaz boyutlarda.
17 yaşındaki Atlas Çağlayan, İstanbul Güngören’de iki genç grubu arasında çıkan “yan baktın” tartışmasında bıçaklanarak öldürüldü. Atlas, Ahmet, Ümit… Daha kaç genç böyle gidecek? Adına ister akran zorbalığı deyin, ister suça sürüklenen çocuklar… Bu gençler durup dururken bu hâle gelmiyor.
Dizilerde çeteler ve reisleri yüceltildikçe, eli silahlı adamlar kahramanlaştırıldıkça, korkarım bu tür olaylar artarak devam edecek. Bugün bu diziler arasında en popüler olanlardan biri, Taşacak Bu Deniz. TRT1’de yayınlanıyor ve reytingleri oldukça yüksek.
İtiraf edeyim, diziyi ben de izliyorum. Bir arkadaşımın “Bir Karadeniz dizisi var, sence nasıl’ sorusuyla adını ilk kez duydum. YouTube’dan açtığım ilk bölümünün 35 milyona yakın izlenmesi merakımı daha da artırdı.
Bir Karadenizli olarak bu yaşıma kadar hiçbir Karadeniz dizisini izlemedim. Yapay şiveler, karikatürize karakterler, zorlama hikâyeler bana hep itici gelmişti. Taşacak Bu Deniz bu açıdan iyi hazırlanmış. Oyuncular şiveleri doğal kullanıyor; bazıları zaten Karadenizli. Yeni yüzlerin samimiyeti, masumiyeti seyirciye geçiyor.
Hikaye de güzel. Yunanistan’dan Trabzon’a anne-babasını bulmaya giden Rum kızı Eleni, ezelden beri birbirine düşman olan iki komşu köyün kavgasının ortasına düşüyor. Her sahne hareketli, dizi sıkmıyor. Yapımcısı kim diye baktım. Onur Güvenatam son yıllarda öne çıkan bir isim. Seyircinin neyi seveceğini iyi takip eden bir yapımcı.
Ayrıca dizi, memleketimden insan ve doğa manzaraları sunduğu için de hoşuma gitti. On yıldır Almanya’da yaşayan bir gazeteci olarak, ilk yıllar yoğun bir şekilde hissettiğim özgürlük duygusunun sevinci, bir süre sonra gurbet hasretiyle yer değiştirdi. Dizi bu açıdan ruhuma iyi geldi.
TRT’de en son Bizimkiler, Perihan Abla gibi dizileri izlemiştim. Yıllar sonra bir TRT dizisi ilgimi çekti diye kendi kendime gülerken dizinin üçüncü, dördüncü bölümünden itibaren izlediğim işkence sahneleri beni dehşete düşürdü.
Behçet karakterine uygulanan ‘boğulma hissi’ işkencesi, ‘elektrik şoku’, ‘başaşağı asma’, ağzından burnundan kan gelene kadar darp etme… Bunlar Türkiye’nin yakın tarihinde bile birçok kez yaşandı. Gerek resmi kurumlarda, gerekse resmi olmayan gözaltı merkezlerinde. Özellikle 15 Temmuz darbe girişimi bahanesiyle tutuklanan birçok KHK’lı bu işkencelerden geçti.
Bu durum yalnızca tanıklıklarla değil; Türkiye’nin en yüksek yargı kurumu Anayasa Mahkemesi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları ve Birleşmiş Milletler raporlarıyla da kayıt altına alındı.
Boğulma hissi veren işkence sahnesini aşağıya ekliyorum. Dizinin sevilen karakterlerinden, kendisi de Trabzonlu olan Gezep’in (Onur Dilber) büyük bir zevkle oynadığı bu sahneyi izlerken hiç abartmıyorum kanım dondu. Gözümün önüne o işkenceleri gördüğü için hayatı alt üst olan insanlar geldi; KHK’lı akademisyen, avukat Mustafa Özben, Zabit Kişi, KHK’lı öğretmen Eyüp Birinci, Ahmet Aşık, Mehmet Alp, Aysun Işınkaralar…

Dizide başka işkence sahneleri de var. Kerpetenle tırnak çekme, Gökhan’ın bir ata bağlanarak çamurda sürüklenmesi, İso’nun keçi sürüsünün altına atılıp teptirilmesi… Tüm bunlar Karadeniz’de gündelik hayatın olağan bir parçasıymış gibi sunuluyor. İşkence gibi bir insanlık suçu, ana akım bir dizinin anlatısında sıradanlaştırılıyor.
Silahlı çatışma sahnelerini söylemiyorum bile. İki köyün gençleri sürekli çatışma halinde. Çete halinde geziyor, birbirlerinin kafalarına silah dayayıp duruyorlar. Ev basmalar, konak patlatmalar, dağa kız kaldırmalar, mahkeme edasında sürekli ceza kesmeler… Bir öfke patlaması, bir çılgınlık, delilik hali… Evet biz Karadenizliler deli doluyuz ama o kadar da değil.
Dizinin ana karakterlerinden Adil’i oynayan Ulaş Tuna Astepe verdiği bir röportajda, karakterin yoğun öfkesinin kendisini fiziksel olarak yorduğunu, ciğerlerinin yetmediğini, bazen nefesinin kesildiğini anlatıyor. Oyunculuk açısından gerçekçi olabilir; ama bu “gerçekçilikten” Atlas’ın katili gibi çocuklar, Güngören gençliği etkileniyor.
Ve tüm bunlar dizide hiç sırıtmıyor. Hatta oldukça sempatik görünüyor. Çünkü bütün bu şiddet, masum aşk hikâyelerinin arkasına saklanarak anlatılıyor. Adil ile Esme’nin, Oruç ile Eleni’nin, Fadime ile İso’nun aşkları herkesi mest etmiş durumda. Aşk için her şeyi yapan eli kanlı adamlar herkesin kahramanı.
Buradaki mesele tek bir kanal ya da yapım değil, amacım tüm sorumluluğu bir diziye yüklemek de değil, mesele son yıllarda dizilerde giderek yaygınlaşan şiddet dilinin toplumda nasıl bir karşılık bulduğu.
Yıllardır Almanya’da yaşıyorum. Burada yalnızca dizilerde değil, haberlerde bile şiddetin teşhiri ciddi biçimde sınırlı. Öldürme ve saldırı görüntülerinin paylaşılması veri koruma yasaları kapsamında yasak.
Güngören’de bıçaklanarak yaşamını yitiren Atlas Çağlayan’ın annesi Gülhan Ünlü, “Benim evladımın kanını yerde bırakmayın. Onlar çocuk değil, cani” dedi. pic.twitter.com/fxZOJUh4Ok
— Buzz Haber (@BuzzHaber) January 18, 2026
Kaç gündür Atlas’ın annesi Gülhan Ünlü’yü dinliyorum. Kadının içi alev alev. Konuşurken cümleleri toparlayamayıp iç çekişleri insanı mahvediyor. Dünyadaki en zor imtihanlardan biri; evlat acısı. Allah kimseye yaşatmasın. Hiçbir siyasetçinin açıklaması bu annenin acısına merhem olamaz.
Ünlü, dün yaptığı açıklamada yine gözyaşlarına boğulup “Oğlumun kanını yerde bırakmayın” diye haykırdı. Adalet talep etti.
Onun çığlığı yalnızca bir adalet talebi değil; bu ülkede şiddeti eğlenceye, işkenceyi drama unsuruna dönüştüren herkese yöneltilmiş bir haykırış, bu iklimin bize neye mal olduğunu hatırlatan bir uyarı.
Keşke Onur Güvenatam ve senaristler biraz daha sorumluluk alsa. En azından işkence sahneleri konusunda durup düşünseler.
Gülhan Ünlü’nün sesi, Esme’nin sesi gibi ekrandan taşmıyor ama sokaklarda yankılanıyor. Biz izlerken normalleşen her şey, bir başkasının hayatında geri dönülmez bir kırılmaya dönüşebiliyor.

Harika bir yorum/değerlendirme. Ülkenin cinnet hali gerçekten iç acıtıyor ve eminim, ülkeyi terk etmek zorunda kalmış olan bizler gibi çoğu insan bu manzaraları derin bir teessür ile izliyor; hatta bize düşmanlık yapanlardan da fazla üzüldüğümüz kanaatindeyim. Zira müslümanlığın ve yer yer buna bağlanan vatanseverliğin özünde ‘insan sevgisi’ var ve geride bıraktığımız, hasretlik çektiğimiz ülkemizde insan ve insanlık mefhumu yerlerde sürükleniyor yıllardır.
Kurtlar vadisi (Ben itler vadisi diyorum) isimli vasat ama popüler dizinin 60. bölümünden sonra bir kaç bölümünü meraktan seyrettiğimde; Bu dizinin şiddeti ve faşizmi meşrulaştırmak için çekildiği, hîn-i hacette lâzım olacak geri zekâlı ve öfkeli faşist üretimi amacı güttüğü sonucuna varmıştım. Bu millet o iğrenç dizi ile bu şiddet sarmalının içine çekildi. Cahil varoş gençlerine sonunuzu düşünmeyin. Bizim dediğimizi yapın, kahraman olun dediler. Ömer Halisdemir isimli, kullanılmaya müsait olduğu için önce er iken uzman çavuş, sonra da astsubay yapılan kişiye övgüler düzmeleri müstakbel odun kafalı katillere cesaret vermek için. TRT’de yayınlanan teşkilat dizisinde suç ve suçlu övülüyor. Son olarak eden bulur diyelim. Bunlar da bulacaklar.
Keşke Onur Güvenatam ve senaristler biraz daha sorumluluk alsa. En azından işkence sahneleri konusunda durup düşünseler…
Siz bide Esref Ruya dizisine baksaniz, tam bir rezalet, gencleri seri katil edecekler bu gidisle