NECİP F. BAHADIR | YORUM
‘Fatih Altaylı ekranlara geri döndü’ haberini görünce merak ettim acaba ‘nasıl döndü’ diye okudum. Dönüşü muhteşem mi olmuştu ya da olacaktı? Bıraktığı yerden mi devam edecekti yoksa ‘akıllanmış’ mıydı?
Silivri günlerini ayrıntılarıyla anlatmış. Hapishaneye yolu düşecekler için bir rehber gibi. Attan düşenin halini attan düşen anlarmış. Nasrettin Hoca boşuna, “Bana eşekten düşen birini getirin!” dememiş.
Sabah kapıyı çalanın polis olma ihtimalinin yüksek olduğu ülkelerde Altaylı gibi isimlere kulak vermek gerekir. Tabii herkes ‘potansiyel mahpus adayı’ değil. Onu da hak etmek lazım! Yaşlı kadın komşusunu teselli edeceği yerde, “Teyze!” demiş; “Benim oğlum da okudu ama hapse girmedi. Senin oğlan yapmıştır bir şeyler…”
Polis aldıysa vardır bir sebebi, devlet yanlış yapmaz ya…!!!
Teyzenin cevabı sert olmuş; “Ne diyorsun sen… Bu büyük adam afatı… Senin oğlun basit bir memur. Kim ne yapsın senin oğlunu… Ben gittim gördüm, oğlumla birlikte yatanlar, vali, kaymakam, hakim, savcı işadamı…”
Bu anlattığım isimlerini vermedim ama aynıyla vaki… Gerçeğin ta kendisi… Süreci en iyi özetleyen kavram ilkokul mezunu elinde bastonuyla zor ayakta duran bir teyze…
Evet, büyük adam afatı bu. Fırtınaya tutulmak için denize açılmayı göze almak lazım.
Fatih Altaylı söylemeye dilim varmıyor ama galiba bayağı ‘akıllanmış’. O eski halinden eser kalmamış. Öfkesi yatışmış, sesi kısılmış, dili yumuşamış, üslubu gevşemiş. Hayır, eleştirmiyorum, sadece tespit yapıyorum. Bir AKP’li dinlerse eminim ki, “Bu hapishane ne iyi bir şeymiş… Bak Fatih Altaylı bile ‘pammıık’ gibi olmuş!” diyecektir. Demediği ne malum?
Şu cümleler Altaylı’ya ait; “Haksızlığa uğradım gibi bir durumum yok. Türkiye’de haksızlığa uğrayan ilk düşünce insanı ne benim, ne de sonuncusuyum. Ne kutsuyorum, ne küçümsüyorum. Başa gelen çekilir noktasındayım. Müthiş bir aydınlanma yaşamadım. Hayatımı da sıfırdan sorgulamadım.”
Makul bir duruş. Ama kelimelere yansıyanla hapishane gerçekleri arasında bira kopukluk gördüm. Yani o kadar da basit değil. ‘Aldırma gönül aldırma’ faslı diyelim.
Ağzımdan yel alsın ama hapishaneye girme riski taşıyanlar için şu satırlar çok kıymetli; “Sevdiklerimi özlemekle beraber kendimi kahretmedim. İnsanoğlu evrim gereği şartlara uyum sağlamak zorunda. Negatif şartlara uyum sağlayıp en pozitif yaklaşım sergilemekle kendimi mükellef gördüm…”
Dostoyevski, Sibirya günlerini anlatırken insanoğlunun en zor şartlara uyum yeteneği bulunduğundan söz eder. Altaylı’nın tabiriyle ‘negatif şartları’ kabullenmek ama teslim olmamak gerekir.
Rahmetli Ahmet Turan Alkan’ın da, “Kafa ve ruh sağlığını korumak önceliğimiz. Gerisi kolay… Tedavisi ve telafisi mümkün. Buradan sağlıklı çıkmanın tek yolu bu!” dediğini duymuş ve not etmiştim.
Nazım’ın da tespiti farklı değil; “Mesele esir düşmekte değil / Teslim olmamakta bütün mesele”.
V. Frankl bu hali bilimsel temellere oturtmuş, ‘İnsanın Anlam Arayışı’ kitabında. Ama içeride ama dışarıda ama sürgünde ‘insan asla anlamsız bir hayata katlanamaz, dayanamaz…’ Mahpusun da bir anlamı var.
Altaylı’nın içeride sağlığı epey bozulmuş. Düşmüş vücudunda hasarlar oluşmuş. Peş peşe operasyonlar geçirecekmiş. Biyolojik ve fiziksel hastalıkların tedavisi zor değil. Güç olan psikolojik rahatsızlıklar… İnsanın içine bir hapishane ağırlığı ve hüznü düşüyor. Onu dağıttıktan sonra gerisi kolay.
Altaylı’nın mahpus günleri pek uzun değildi. Ama bazen bir hafta bile yeter dağıtmak için… İnsan dağıtmaya görsün bir daha toparlaması zaman alır.
Altaylı ‘Teke Tek’ programına devam edecek ama kaldığı yerden değil. Yeni bir sayfa açarak… Artık sadece ‘bilim’ konuşacak. Siyaset, memleketin sorunların, ülkenin gidişatı, demokrasi, adalet, enflasyon, ahlak ne olacak peki? ‘Biraz akıllanmış’ demem o yüzden.
Bu pes etmek anlamına gelmiyor mu? O zaman hapis hedefine ulaşmış olmuyor mu? Altaylı’yı içeri atanların tek hedefi vardı; Susturmak…
Bilim konuşmak büsbütün susmak anlamına gelmiyor elbette fakat Altaylı gibi bir gazetecinin kendisini ‘bilimle’ sınırlaması, siyaset ve ülke sorunlarını es geçmesi susmanın, geri çekilmenin başta türü değil mi? Ülkenin hali pürmelalini ‘umutsuz vaka olarak görüyor, bedel ödemeye değmez’ diye değerlendiriyorsa o başka…
‘Bu ülke düzelmez’ fikri ve düşüncesinin çok yaygın olduğunu tahmin etmek zor değil. Sokaktaki insanın bile algısı bu yönde.
Yine de üzüldüm, hem Altaylı hem ülke adına… Umutsuzluk ve kötülüğe teslim olmak ve pes ekmek ne kötü bir haldir. Altaylı ve arkadaşları Nazım’ı boşuna mı okudu? Ne diyordu Usta;
“Yani içerde on yıl, on beş yıl / daha da fazlası hatta / geçirilmez değil / geçirilir / kararmasın yeter ki / sol memenin altındaki cevahir…”
Umut öldü mü o cevahir de, kararır vicdan da… Oysa yaşamak bütün hücrelerle direnmektir. Ve insanı ayakta tutar. Altaylı her ne kadar sağlık sorunlarını biyolojik ve fizyolojik boyutta dile getirmiş olsa da psikolojik ve ruh sağlığının pek iç açıcı görüyorum. Anlamını yitiren hayat yaşamaya değmez.
Bak Sedef Kabaş’a…
Bu yazıya otururken son dakika haberlerinden biriydi. Polis şafak vakti evini basmış tekrar gözaltına almış. Avukatı duyurdu; “Müvekkilim Sedef Kabaş aradı, gözaltına alındığını söyledi. Ben şimdi Vatan emniyete geçiyorum. Dilerim yeniden bir hukuk faciası yaşamayız”
Gözaltı bir hukuk faciası değil mi?
Savcılık gerekçeyi ‘cumhurbaşkanına hakaret’ ve ‘suç işlemeye tahrik’ diye açıkladı. Ne kadar geniş bir kavram… Her türlü fikir ve düşünceyi bu kapsama sokabilir, her muhalifi içeri atabilirsiniz. Yargının da şu an yaptığı bu. Ne pahasına olursa olsun ‘susturmak ve gözdağı vermek…’ Umut böyle ölüyor.
Amacım Altaylı’yla Kabaş’ı kıyaslamak falan değil. Her ikisi de fikirleri uğruna bedel ödedi. Her türlü saygıyı hak ediyor. Söylemek istediğim Altaylı’yı sağlığını kavuşturacak ve düzeltecek olan geri çekilmesi değil, kaldığı yerden aynen devam etmesidir.
AKP’nin devri iktidarında yaşanan zulmün adı, Kırlangıç veya Mihrican fırtınası değil, ‘Büyük adam afatıdır…’
Ve Altaylı’nın dediği gibi başa gelen çekilir…
Fatih Altaylı: Silivri’de dört üniversite bitirmiş, pırıl pırıl gençlerle tanıştım

Sorunlu bir dil.
Alanı daraltılıp -konjonktür itibariyle- “yalnız bilim konuş!”masının daha iyi olacağını “hesap etmiş” olmalı…
Tanıdığım kadarıyla “uslu durmaz; sokar araya üç-beş cümle”.
Bütün diktatoryal düzenlerde. sözü gergef gibi işleyenler çıkar ve bazen birkaç kelime akıllara daha çok kazınır, durumu daha iyi anlatır ve kazanılması gereken mücadeleler için daha çok motive eser.insanı. İlkokul mezunu elinde bastonuyla zor ayakta duran bir teyzenin dediği gibi: “Büyük Adam Afatı”