Bir efsanenin sessiz vedası! (4): Uzaylıları göremeden gitti

“Salak Nobeli” sayılan Ig Nobel Ödülü alan tek kişi değildi ama en ünlüsüydü. 1975’te Bolivya’dan fahri doktora, 2012’de Avusturya’dan “Tahta Kafa Tahta” ödülü verdiler. Bilim dünyası “pseudobilim” dedi, “sahtekar” dedi. Ama 70 milyon kitap sattı. 

M. NEDİM HAZAR | YORUM

Ig (Ignoble-Değersiz/Onursuz) Nobel Ödülleri’ni pek kimse bilmez. Harvard Üniversitesi’nde her yıl düzenlenen ve “önce insanları güldüren, sonra düşündüren” bilimsel çalışmaları onurlandıran bir takdir sistemi aslında. 1991’den beri verilen bu ödüller, Nobel Ödüllerinin bir parodisi olarak tasarlanmış olsa da bilimsel araştırmalardaki kreatifliği ve sıra dışı düşünceleri takdir etmeyi amaçlıyor. Gerçek Nobel ödülü sahiplerinin ödülleri sunması, törenin hem mizahi hem de saygın karakterini pekiştiriyor.

Erich von Daniken, 1991 yılında “dünya kültürünü anlayışımızı değiştiren ve uzaylılara yeni bir boyut kazandıran” Tanrıların Arabaları adlı kitabıyla Ig Nobel Edebiyat Ödülü’nü almıştı. Aslında bilim dünyası bu ödül ile onu biraz daha aşağılamak istemişti ama netice tam tersi olacaktı. Bu ödül, Von Daniken’in teorilerinin bilim dünyasındaki konumunu mükemmel şekilde özetliyordu: Akademik standartlar açısından tartışmalı, hatta saçma bulunsa da, popüler kültür ve hayal gücü üzerinde inkâr edilemez bir etkiye sahipti. Ödülün verilmesi, Von Daniken’in çalışmalarının bilimsel değerinden ziyade, milyonlarca insanı etkileme ve antik uygarlıklar hakkında radikal sorular sordurma kapasitesinin göstergesiydi. Bir bakıma bu ödül, Von Daniken’in kariyer boyunca aldığı eleştirilerin en zarif özetiydi: Ciddi bilim değil ama göz ardı edilemeyecek kadar etkili!

Edebiyat dalında verilen ödülün gerekçesi de ilginçti: “İnsan uygarlığının ilkel çağlardaki uzay astronotları tarafından nasıl etkilendiğini açıkladığı için.” Bu ödül komiklik içindi ama von Daniken için bile bir onurdu!

Mesleki kariyeri boyunca sayısız ödül almıştır eminim. Ben ancak bazılarına ulaşabildim şüphesiz. Bunlardan en enteresanı 1975’te Bolivya’nın Jose Ballivian Üniversitesinin ona verdiği fahri doktoradır. 2003’te İsviçre Fikir ve İnovasyon Yönetimi Derneği Mystery Park’ı kurduğu için ona “Golden Idea Award” verdi.

En aşağılayıcı ödül ise 2012’de geldi. Henüz bir yıllık bir geçmişi olan ve Avusturya Şüpheci Derneği tarafından verilen “Goldenes Brett vorm Kopf” (Kafanın Önündeki Altın Tahta) ödülüne layık görüldü. Almanca’da “anlayışsız olmak” anlamına gelen bir deyimden türetilen bu ödül, sahte bilimsel görüşleri yaygınlaştıran kişilere veriliyordu. Von Daniken’e ödülün verilme gerekçesi, onlarca yıldır arkeolojik kanıtları çarpıtarak uzaylı teorilerini pompalaması ve bilimsel metodolojiye aykırı çalışmalarıyla milyonlarca insanı yanıltmasıydı. Dernek, Von Daniken’in antik uygarlıkların başarılarını sistematik olarak küçümsediğini ve kanıt yerine spekülasyona dayalı bir söylem geliştirdiğini vurguladı.

Ig Nobel’in aksine bu ödül, hiçbir şekilde takdir içermiyordu; tam tersine, Von Daniken’in düşünce dünyasının bilimsel açıdan ne kadar sorunlu olduğunun altını çizen sert bir eleştiri niteliğindeydi. Von Daniken ödülü almaya gelmedi, ancak teorilerinin Alman dilindeki şüpheci çevrelerde nasıl algılandığını gösteren önemli bir işaretti bu. Ve İsviçreli yazar artık üzülmüyordu. “Bunun üstesinden geliyorum,” diyecekti bir röportajda.

Kitaplarında, söyleşilerinde, konferanslarında bu kadar gizemden bahseden bir insandan başka bir şey daha bekleniyordu: Kehanet. 

Bu taleplere daha fazla direnememişti ve bu alandaki boşluğu da fark etmişti von Daniken.

2006’dan itibaren ilginç bir şey söyledi: 1987’de bir uzaylıyla iletişime geçtim. Bunu önce “Tomy und der Planet der Lüge” (Tomy ve Yalan Gezegeni) romanında yazdı, sonra röportajlarda tekrarladı. Niçin açıklamak için 20 yıl beklediği sorularına cevap veremiyordu ama bunun bir önemi de yoktu zaten! Bu itiraf, onu ciddi araştırmacı olmaktan çok mistik bir figüre dönüştürmüştü eleştirmenlerin gözünde. Ama von Daniken elbette bunu da umursamayacaktı, zira o ispatlamakla değil, inanmakla ilgileniyordu.

2008’de Alman televizyon kanalı ProSieben’de yayınlanan ‘Uri Geller Live: Ufos und Aliens’ adlı şova konuk oldu. Uri Geller, İsrailli bir ilüzyonist ve tartışmalı bir figürdü; kaşık bükme ve telepati gibi şovlarıyla tanınıyordu. Von Daniken’in bu tür bir programda görünmesi, ciddi bir araştırmacı algısına büyük zarar verdi. Eleştiriler o kadar sert geldi ki, von Daniken 2009’da kendi kurduğu araştırma derneği A.A.S. (Ancient Astronaut Society) adına bir açıklama yayımladı ve programla aralarına mesafe koyduğunu belirtti. Görünüşe göre artık her türlü medya platformunu kabul etmeyecekti, hassaten de ciddiyetini zedeleyebilecek popülist şovları. Beatenberg’deki Kehanet (Ekim 2009)

Kehanetlerine dönecek olursak.

Uzun yllardır Beatenberg’de, Interlaken yakınlarında yaşıyordu. Huzurlu bir İsviçre köyü, Alplerin eteklerinde. Ekim 2009’da Şilili araştırmacı Rafael Videla Eissmann onu evinde ziyaret etti. Von Däniken ona şaşırtıcı bir şey söyledi: “Yaklaşık 10 veya 15 yıl içinde, uzaylıların varlığı ortaya çıkacak. Kitaplarımda sunduğum her şeyin kanıtı kamuoyuna açıklanacak. Bu, ‘Tanrıların Şoku’, yani Götter Schock olacak. Bu, onların dönüşünün başlangıcı olacak.”

Bilim dünyasına komik gelen ama bir o kadar da cesur bir kehanetti bu. Ama ilginç olan şuydu: 2023’te NASA, UFO’lar olarak bilinen tanımlanamayan hava olayları hakkında kamuya açıklama yaptı. Yine aynı yıl “Nazca’nın uzaylı mumyaları” keşfedildi.

Okurlarının ona olan inancı pekişmişti artık! Von Daniken’in tahminleri mi gerçekleşiyordu, yoksa sadece tesadüf müydü?

9 Ekim 2024, İsviçre…

Ölümünden sadece üç ay önce, sekreteri Ramon Zürcher’in eşliğinde son kapsamlı röportajını verecekti bu renkli kişilik. 90’a yaklaşan yaşına rağmen zihni hala berraktı. Ki aslında bundan dokuz yıl önce, 2015’te Türkiye’de verdiği bir röportajda da aynı netliği göstermişti. O zaman 80 yaşındaydı ve hâlâ “dere tepe demeden dünyayı dolaşıyordu.” “Geçen hafta ABD’de, ondan önceki hafta Brezilya’daydım. Şimdi de buradayım işte,” demişti mesela. Türkiye’ye zaman zaman geldiğini, önemli arkeolojik kazıları ziyaret ettiğini söylemişti. Anadolu’da bulguların “çok sayılmaz ama hiç yok da değil” olduğunu belirtmişti. Ankara’daki Anadolu Medeniyetleri Müzesi’ni “şahane bir yer” olarak tanımlıyor, oradaki Hitit ve Urartu kanatlı tanrı heykelleri, kabartmalar ve fildişi oymalarını “dünyanın en eski ziyaretçilerinin varlığına bir kanıt” olarak görüyordu.

2024’teki son röportajında Bolivya’daki Puma Punku’nun dev taşlarından bahsetti: “İspanyollar İnkalara sordular: ‘Biz İspanyollar bu devasa taşları hareket ettiremedik. Siz bunları nasıl yaptınız?’ İnkalar ise tam bir dürüstlükle şöyle cevap verdiler: ‘Biz yapmadık. Tanrılar yaptı.”

İspanyollar sordular: “Hangi tanrılar?”

Onlar da şöyle cevap verdiler: “Gökyüzünden inenler.”

Bu hikayeyi anlatırken gözleri parlıyordu. Sanki, “Gördünüz mü? Ben hep haklıydım.” diyordu. Enoch (Hanok/İdris) peygamberden bahsetti: “Uzaylılarla birlikte uzaya yolculuk eden ilk insan. Uzayda olduğunu açıkça anlattığı bir kitap yazdı. Uzaylılardan biri ona dillerini öğretti ve Enoch uzay gemisinden dışarı bakıp şöyle dediler: ‘Ey İnsan, dışarı bak! Şu küçük ışığı görüyor musun? Siz insanlar buna Ay diyorsunuz, ama Ay’ın kendi ışığı yok. Ay ışığını Güneş’ten alıyor…’ Bu, son Tufan’dan binlerce yıl önce yazılmıştır. O dönemde hiçbir insan Ay’ın ışığını Güneş’ten aldığını bilemezdi.”

Daniken, kendi entelektüel yolculuğunu şöyle anlatmıştı 2015’te: “Ben bir Katolik okulunda okudum, yani teolojik eğitim aldım, Latince ve eski Grekçe öğrendim. Tanrıya inancım tamdı. Tanrı’yla aram hâlâ çok iyi; her gece ona dua ediyorum.”

Ama bir sorun vardı: Okulda öğretilen Tanrı, evde anlatılan Tanrı’dan farklıydı. “Ailemden dinlediğim Tanrı’nın belirli özellikleri vardı. Hata yapmazdı. Bir yerden bir yere gitmesi de gerekmezdi, zaten her yerdeydi, zamansızdı.”

Sonra İncil’de Ezekiel’in vizyonunu okudu. Tanrı gökyüzünden bir araçla iniyordu. “Uzay aracına benzeyen bu aracın kanatları, tekerlekleri vardı, şiddetli bir uğultu çıkarıyordu. Bunu aklım almamıştı. Aynı anda her yerde olabilen Tanrı’nın bir gezegenden ötekine gitmek için teknolojiyi kullanmasına ve uzay aracı yapmasına gerek yoktu ki.” 

O zaman anlamıştı: “Bence okulda okuduğumuz kitaplarda anlatılan, gerçekten Tanrı olamazdı, ortada bir yanılgı vardı.”

Sümer ve Babil yazıtları, Hint efsaneleri, hepsini okumuştu. “İstisnasız hepsi aynı şeyi söylüyordu. Tanrıların, daha doğrusu Tanrı sanılan varlıkların adları değişiyordu ama geliş biçimleri, bindikleri araçlar hep aynıydı.” diyordu.

Elbette her çevre bilim insanları kadar yumuşak değildi. Özellikle dini çevreler!

“Dini çevreler resmen saldırıya uğradım.” demişti bir keresinde. “Anlattıklarımın uydurma olduğunu, yalan değilse bile bir delinin saçmalıklarından ibaret sayılması gerektiğini öne sürdüler. Temel iddiaları, kitaplarımı dini yıpratmak amacıyla yazdığımdı. Çok büyük mücadeleler verdim.”

39 kitap, 8342 sayfa, 67 milyon satış. Ama hâlâ mücadele ediyordu.

Kehanet değil ama 2024’te şaşırtıcı bir iddiada bulundu: “Uzaylılar aramızda. Buradalar. İsrail Uzay Komutanlığı’nın 20 yıldır başında olan Haim Eshed söyledi bunu. Eski Kanada Savunma Bakanı Paul Hellyer de. ‘Onlarla karşılaşabilirsiniz ama onları tanıyamazsınız. Tıpkı bize benziyorlar’ dedi.”

Ona sordular: “Tanrılardan biriyle konuşabilseydiniz, ona ne sorardınız?” Cevabı doğrudan geldi: “Her şey nasıl başladı? Felsefenizde ‘Tanrı’ nedir? Evrenin kökeni nedir? Dünyayı kaç kez ziyaret ettiniz? Atalarımızdan herhangi birini genetik olarak değiştirdiniz mi? Amacınız neydi?”

2015’te İsveçli Nobel ödüllü bilim insanı Svante August Arrhenius’un “panspermia” teorisinden bahsetti: “İlk zeki ırk bizden çok ama çok uzun zaman önce uzayın bir noktasında gelişmeye başlamıştı. Ben onları ‘1 Numara’ diye adlandırıyorum. 1 Numara kendi türünü evrene yaymak istiyordu ve bunun için etrafa milyarlarca tohum örneği yolladı.” 

NASA’nın sadece Samanyolu’nda 4.500.000 gezegende hayat mümkün olabileceğini söylediğini hatırlattı: “Yani kendimizi çok da orijinal sanmayalım; tek değiliz.”

Dönüş vaadi ve Mehdi

Son mesajı ise gençlere yönelikti: “Barış içinde birlikte yaşamayı öğrenin ve şunu kavrayın: Uzaylılarla iletişim kurmak için artık kibirli olamazsınız. Sağduyulu olun ve bu uçsuz bucaksız evrenin sadece küçük bir parçası olduğumuzu anlayın. Yaratılışın veya evrimin zirvesi değiliz. Biz sadece bir türüz.”

Ama asıl inandığı şey dönüştü. 2015’te açıkça söylemişti: “Tekrar geleceklerini biliyorum. Hemen her kültürde ve her dinde yeniden gelmesi beklenen özel birileri vardır. Hristiyanlar İsa’nın dönüşünü, Müslümanlar Mehdi’nin dönüşünü, Yahudi topluluğu Mesih’in dönüşünü bekliyor… Üzülerek söylüyorum ki, ne Mehdi, ne Mesih, ne de İsa geri dönecek; sadece uzaylılar!”

Mehdi’nin dönüşü için verilen alametleri saymıştı: “Kadınlar erkek gibi, erkekler kadın gibi davranacak; sahte tanıklara inanılacak, gerçekler reddedilecek. İnsan insanın kanını yok yere dökecek.” 

Sonra eklemişti: “Eh, bu kriterlere göre Mehdi çok önceden gelmiş olmalıydı.”

Son röportajında tekrar tekrar “Zeitgeist” – Çağın Ruhu – kavramına döndü. “Astronomlarımız zeki, çok akıllı, dürüst insanlar, ancak hiçbiri gezegende uzaylılar olduğunu söyleyemez. Neden? Çünkü alay konusu olurlar. Yani biri ‘uzaylılar burada’ dediği anda alay konusu oluyor. Çağın Ruhu yanlış! Ve bu Çağın Ruhu geçmişte de asla doğru değildi.”

Giordano Bruno’dan bahsetti: “Yaklaşık dört yüz yıl önce yaşadı. Bugün bildiğimiz şeyi söyledi: Dünya Güneş etrafında dönüyor ve bu yüzden yakılıp öldürüldü! Galileo Galilei de öyle! Hepsi Çağın Ruhunun ilerisindeydi ve toplumları onları anlamadı, bu yüzden öldürüldüler!”

Kendini de onlara benzetiyordu aslında. Modern bir Giordano Bruno. Günün bilimi tarafından reddedilen ama geleceğin haklı çıkaracağı bir adam.

2015’teki röportajı bitirirken şunu söylemişti: “Bana kayıtsız şartsız inanın demiyorum size. Sadece haklı olabileceğim ihtimali üzerine biraz düşünün, tek istediğim bu…” 

1960’tan beri evliydi Elisabeth Skaja’yla, bir kızı vardı. Ailesi hep yanındaydı ama Von Däniken’in gerçek ailesi kitaplarıydı, fikirleriydi, takipçileriydi.

90. doğum gününü maalesef kutlayamadı. Üç ay sonra, 10 Ocak 2026’da Unterseen’deki Interlaken Hastanesi’nde öldü. Ama son nefesine kadar şuna inandı: Onlar gelecekler. Tanrılar dönecekler. Ve “onların dönüşüyle birlikte yeryüzüne nihayet barış ve huzur da gelecek.”

Peki 4 yazıdır ele aldığımız Erich von Daniken’i nasıl anlamalıyız?

Bilim dünyası bu konuda çok açık: Pseudobilim. Yani Sahtekar. Yani Fantazmagorik. Arkeolojik bulguları bağlamından koparıyor, yetersiz belgeliyor, insanı küçümsüyor.

Ama onu seven kitle de başka bir şey görüyordu. Onlar için von Daniken bir özgürleştiriciydi. Resmi tarihi sorgulatan, dogmalara karşı çıkan, hayal kurma cesaretini veren biri.

Sosyolog Michael Shermer’in dediği gibi, von Daniken bir “boşlukların tanrısı” argümanı kullanıyordu; açıklayamadığımız her şey uzaylı müdahalesinin ispatıydı! Ama bu argümanın gücü, insanların gizemlere olan sonsuz merakından geliyordu.

Hakkını teslim edelim; von Daniken kendini hiçbir zaman bilim insanı olarak sunmadı. Kitaplarını “bilimsel” değil, “anlatısal belgesel” olarak tanımladı. Belki de onun dehası buradaydı: Bilim kisvesi altında hayal satmak.

Esasen  fikirleri yeni bile değildi. Charles Fort 1919’da “Das Buch der Verdammten” (Lanetliler Kitabı) ile prä-astronotik hipotezi ilk formüle etmişti misal. H.P. Lovecraft 1936’da “Berge des Wahnsinns” (Çılgınlık Dağları) romanında uzaydan gelen eski bir ırktan bahsediyordu.

1951’de Manfred Langrenus (Viyana’lı jeokimyacı Friedrich Hecht’in takma adı) “Reich im Mond” (Ay’da İmparatorluk) romanında “tanrılar astronottu” ve “Atlantis” temalarını işlemişti.

Fransa’da Louis Pauwels ve Jacques Bergier, “Aufbruch ins dritte Jahrtausend” (Üçüncü Binyıla Yolculuk) ile 1960’larda benzer tezleri yaymıştılar.

Von Daniken zekası bütün bu fikirleri toplayoıp sadeleştirdi, popülerleştirdi ve bir imparatorluk kurdu.

Ve son durum…

Evet Erich von Daniken öldü ama mirası yaşamaya devam ediyor. “Ancient Aliens” her hafta milyonlarca izleyiciye ulaşıyor. YouTube’da yüzbinlerce video onun teorilerini tartışıyor. Kopp Verlag hâlâ kitaplarını satıyor.

Peki neden?

Cevap basitti, çünkü von Däniken üç şeyi mükemmel bir şekilde yakalamıştı:

Gizeme Merak: İnsanlar açıklanamayan şeyleri sever. Piramitlerin nasıl yapıldığını bilmek yerine, onların uzaylılar tarafından yapıldığını hayal etmek daha heyecan verici.

Küçümsenen İnsanlığın İntikamı: Resmi tarih Batılı beyaz erkeklerin hikayesidir. Von Daniken der ki: Hayır, antik kültürler de muhteşemdi; o kadar ki uzaylılar gelmeliydi! Bu bir tür “ters ırkçılık” ama çekici.

Anlatının Gücü: Von Daniken iyi bir hikaye anlatıcısıydı. Bilimsel olmayabilir ama okumaktan zevk alırsınız. Cümleler akıcı, imgeler canlı, ritim hızlı.

Bilim onu hiçbir zaman kabul etmedi. Ama kitleler çok sevdi. Ve sonunda kazanan hep kitleler olacaktı!

10 Ocak 2026, sabahın erken saatleri, Interlaken Hastanesi. Yaşlı adam pencereden Alpleri hayal ediyor? Jungfrau zirvesi, kar altında, sabah güneşinde parlıyor.

Belki de o son anda şunu düşünüyor: “1954, Mısır’da piramitlerin önünde bir soru sormuştum: Bunu kim yaptı? 72 yıl geçti. Hâlâ aynı soruyu soruyorlar. Demek ki iyi bir soru sormuşum.”

Elisabeth yanında. 65 yıllık eş. Kızı gelmiş. Torunları var. Ama von Daniken’in gerçek mirası başka yerde: 40 kitap, 32 dil, 70 milyon nüsha. Ve daha önemlisi: Dünya çapında milyonlarca insan gökyüzüne bakarken artık farklı bir soru soruyor: “Yalnız mıyız?”

Bilimin cevabı net: “Muhtemelen hayır ama von Daniken’in dediği gibi değil.”

Ama von Daniken hep aynı şeyi söyledi durdu: “Yalnız değiliz. Ve onlar geri gelecekler.”

Haklı mıydı? Belki hiçbir zaman bilemeyeceğiz.

Ama şunu biliyoruz: Erich von Daniken insanlara gökyüzüne bakmayı öğretti. Gizemleri sevdirdi. İnançları sorgulamaya çağırdı. Daha önemlisi iyi bir hikaye anlatıcıydı.

Ve hikayeler ölmezdi.

Erich von Daniken artık orada, yıldızların arasında. En azından milyonları öyle inanıyor. Bu bile yeterli bir miras değil mi?

 

 

3 YORUMLAR

  1. “Madem Allah, çok kesif, adi maddelerden -bilmüşahede- ruh sahibi canlılar yaratıyor, elbette nur gibi, esir gibi ruha yakın ve münasip olan diğer bazı latif, ince, seyyal/akıcı maddeleri hayatsız, camit, şuursuz bırakmaz. Bilakis, nurdan, ateşten, ışıktan, zulmetten/karanlıktan, sesten, kokudan, hatta esir maddesinden, elektrikten, hatta manalardan, havadan, hatta kelimelerden canlı, şuur sahibi varlıkları yaratır ki, onların bir kısmı, melek, bir kısmı ruhanî bir kısmı cin taifesindendir.” (bk. Sözler, Yirmi Dokuzncu Söz, Birinci Esas).

    Bu olayı Üstadın bu yukardaki anlatımı net özetliyor. Şuur var ise, şuurlu hareket de vardır. Konu, yuvarlak tepsi şeklindeki cisimlerin gökyüzünde olması değil. Şuurlu varlıkların varlığının kabulü. Bu tüm o tuhaf sisi kaldırıyor.

    Asıl soru şu, Bediüzzaman hazretlerinin deyimiyle, şuurlu varlıklar yarattı, onların gelişmiş bir medeniyet kurmalarına ne engel olabilir?

    90 milyar ışık yılı çapındaki bir evrenden bahsediyoruz. Dünyada, Mariana Çukurundaki bir kum tanesini dünyaya kıyas etsek hacim olarak, yer kürenin evren içindeki durumu ondan tam 10 üzeri 29 kat daha küçük.

    Kısaca, dünya, evren içinde, dünyadaki kum tanesini dünya gibi kabul edersek, onun içindeki küçük bir kum tanesi gibi, evren içindeki konumunu kıyasla. Ancak, bilim gösteriyor ki, aslında o kadar uzakta değiliz.

    Tek bir yağmur tanesini bile bir melek türünün indirdiğine inanan bizler, arşı taşıyan melekler, kiramen katibinler, doğa işlerini düzenleyen görevli meleklere inanan bizler, eğer buna inanabiliyor isek, evrende başka şuurlu medeniyetler olacağına rahatlıkla ihtimal vermeliyiz.

    Sorunun kaynağı nerede? Sorunun kaynağı, insanın EN DEĞERLİ VARLIK olarak düşünmesinde kendisi. Zira, Habibim sen olmasa idin Alemleri yaratmazdım, şeklinde ki kutsi beyan ortada. Gök ehli, şeytan ve Ademe secde olayının şiddeti orta da. Sorunun kaynağı da buradan ortaya çıkıyor sanırım. Hristiyanlar da bu hataya düştüler, ve denilen doğru ise, bugünkü bilim 500 yıl önce bu hale bile gelebilirdi. Bir önyargı için. Sebebi basitti. Herşey bizim etrafımızda dönüyordu, zaten herşeyi de geceleyin bakınca görüyorduk. Çok uzaklarda ışıyan yıldızlar. En ortada bizdik, olmalıydık çünkü. Herşey etrafımızda dönmeliydi. Güneş dahi gezegenler dahi.

    Allahın yarattığı evrende en değerli olmak, onun nice hikmetler ile yarattığı devasa harika muhteşem kainatta nice yaratımlar yaptığını, sanatını, çeşit çeşit gösterdiğini, bunları başka şuurlu varlıklar üzerinden göstermediği anlamına çıkamaz.

    Bir bakışla, insanı büyük yapan, Alayi illiyin ile esfelissafilin arasındaki o skaladaki olağanüstü seçim hakkı. Cüzi iradesi. Ama bu kapasite farkı, seçim aralığının genişliği, başka şuurlu varlıkları Allahın yaratmadığı anlamına gelmez. Bediüzzaman hazretlerinin sözlerini bir başkası söylese deli saçması denirdi ihtimal. Ama aynısını, UZAY lı kılıfı ile söylediğinizde hala aynı şeyler olmuyor mu?

    Allah, sürekli yaratımdadır… ayetini okuyup da, neyi yaratıyor diye düşünmemek işin ayrı tarafı.

    Nedim bey, evet tepsi şeklinde honi şeklinde bilmem ne şeklinde buraya bir gökcisminin arar ara görünüp kaybolması, yakınlaşmaması o bu şu. Bunlar safsata da olabilir. Ama esas fikirden çıkmamalıyız. Gayette tabi evrende yalnız değiliz. Ve evrenin içi hayat dolu. Hayat fışkırıyor. Ama biz onu, aminoasitler üzerinden sorguluyoruz ve bir görünen yok. Ama insanın evrendeki yeri, dünyadaki kum tanesinin içinde ki dünyanın içindeki kum tanesi gibi.

    Ben, biz inançlı insanların ikircikli durumuna çok şayırıyorum. Bilirsiniz, YURİ GAGARİN in, ben Uzaya çıktım ama haşa! Allah diye birşey görmedim.. deyişine, Necip Fazıl sanırım cevap verir, Sana Allahın gökte bir balon olduğunu kim söyledi der. Ve hemen felsefik yönüyle de olaya el atıp, bir şeyin varlığını yokluğunu söyleyebilmek için heryere bakmak gerek, yoksa ozaman deriz denir. Kaldı ki Allah da zaten bildiğimiz üzere maddesel evrensel birşey edğil. İşte yeri gelince mantığını işleten bizler, yahu tüm evreni gezip gördük mü ki de, başka şuurlu varlıklar yok diyoruz diyemeyiz.

  2. Von danikenin cok videosunu izledim, kesin konusmuyor, olabilir diyor, mantik üretiyor, bencede uzayli konusu sacmalik ama 10 bin yil önce yapilan ve senin bilim dedigin insanlarin evrim teorisine uymadigi icin gizledigi kapi gibi deliller var, Maymundan geldigimize inanan evrimci bilimini yesinler senin. Cok konusuyorsun, cok konusunca cok sacmaliyorsun, dogru düzgün arastirmadan sahtekar diyerek hüküm veriyorsun, yalan ve carpitma dolu bir yazi, bu durumda sahtekar sensin.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin