Beyinler çürüyor; ‘Kaygılı Kuşağın’ kavalcıları (1)

“Ey sefahet ve dalalette bozulmuş ve İsevî dininden uzaklaşmış Avrupa! Deccal gibi bir tek gözü taşıyan kör dehân ile ruh-u beşere cehennemî haleti hediye ettin! Sonra anladın ki: Bu öyle ilâçsız bir illettir ki, insanı a’lâ-yı illiyyînden, esfel-i safilîne atar. Hayvanatın en bedbaht derecesine indirir. Bu illete karşı bulduğun ilâç, muvakkaten ibtal-i his hizmeti gören cazibedar oyuncakların ve uyutucu hevesat ve fantaziyelerindir. Senin bu ilâcın, senin başını yesin ve yiyecek! İşte beşere açtığın yol ve verdiğin saadet, bu misale benzer.” (Bediüzzaman)

İLHAN YILDIRIM | YORUM

Küçük Prens’in yedi yıldıza yaptığı yolculukta en acıklı ziyaret üçüncü gezegende yaşayan alkoliğe rastladığı ziyarettir. Küçük Prens’in seyahatlerinin en kısasıdır. Paradoksal olarak, duyguları olan tek yetişkin, utanç duyan bir ayyaştır. Döngüsel üzüntü ile dolu bir karakter. Diğer karakterlerin duygusal dünyaları düzleşmiştir. Duyguların ve deneyimlerin ne olduğunu unutmuşlardır. Çünkü sarhoş, durumun farkında olan, rol yapmayan tek kişidir. İçmekten duyduğu utancı unutmak için içen bir ayyaştır. Bu açıdan ayyaş her türlü bağımlılık için bir modeldir ve bugünkü insanlığı en iyi yansıtan karakterlerden biridir. Bu kaçışı olmayan ve umutsuzluğa yol açan kısır döngünün dünyadaki birçok hastalığın nedeni olduğuna inanıyorum. Ayyaş, çok kısa bir bölümde bize harika bir ders bırakıyor.

Dostoyevski’nin Karamazov Kardeşler’inde “Sarhoşlar insanların en iyisidir. En iyilerde alabildiğine sarhoştur her zaman.” denir. Bu büyük yazar onlarda bir çekicilik bulmuş olmalı. Küçük Prens’teki sarhoş ise bambaşka bir hikaye. Bu sarhoş oldukça perişan görünüyor. Ve bu bizi bir paradoksla karşı karşıya getiriyor. Alkole yönelenler hassas ve iyi kalpli mi (Dostoyevski) yoksa zayıf fikirli kaybedenler mi? (Saint Exupéry). Dostoyevski’nin kendisi de, kontrol edilemez bağımlılığın farkında olan, takıntılı bir kumarbazdı. İnsan doğasının kırılganlığını ve çaresizliğini görmüştü. Ancak bu utanılası seçimleri asla kınamamıştı.

Alkolün etkileri hakkında yazılmış en dürüst ve en iyi kitap ise Jack London’un John Barleycorn’dur. Kahraman, içkiyi bırakmak için mücadele eder, ancak her seferinde başarısız olur. Bir alkoliğin yaşamının nasıl bir şey olduğunu anlatan en iyi kitap denilebilir. Kader, ona dilediği her şeyi vermişken bile, onu içkiye iten sebeplerle meşgul olması çok dokunaklı. Sürekli neden içiyorum diye soruyor kendine. Ve sonunda bir cevap yok. Jack London bunu manevi bir ihtiyaca bağlıyor ve şöyle yazıyor: “Yaşlanıyordum. Dışarı çıktığımda, başkalarının söylediklerinden ve yaptıklarından eskisi gibi aynı neşe ve heyecanı hissetmiyordum. Benim için insan etkileşiminden gelen canlılık, ışık ve ışıltı giderek azalıyordu.” 

Dünya çapında birçok insanın kaygı, depresyon ve diğer sorunlarının üstesinden uyuşturucu veya alkolle değil, sevdikleriyle bağ kurarak gelebileceğini umuyorum.

Bugünün gerçeğinde bağımlılık neredeyse herkesin hayatının ayrılmaz bir parçası. Sabah bir fincan kahve, yorgunken bir sigara, bir partide birkaç şişe bira- bunların hepsi günlük hayata derinlemesine yerleşmiş, genellikle fark edilmeyen bağımlılıklardır. Bazı insanlar maddelere daha derinden bağımlı olabilir: Uyuşturucu bağımlılığı, alkolizm, nikotin bağımlılığı… Bazı bağımlılıklar ise maddelerle ilgisizdir: İnternet bağımlılığı, kumar ve alışveriş bağımlılığı gibi..

Maalesef uyuşturucu bağımlılığı, Batı kültüründe uzun zamandır romantikleştirilerek onun karanlık tarafını unutturmuştur. Darren Aronofsky Bir Rüyaya Ağıt (2000) ile çok sert bir şekilde uyuşturucu bağımlılığın karanlık yüzünü hatırlatır. Hikaye yazın başlayıp kışın biter. Filmdeki her karakter, yalnız, kimsesiz ve çürüyen birey olarak baharı göremez. Bu nedenle, ilkbahar, yaz, sonbahar ve kış döngüsünde, yalnızca ilkbahar eksiktir. Baharın yokluğu, muhtemelen bağımlılık dünyasında baharın olmadığını simgeliyor; derin ve acımasız bir ifade. İnsan yine de düşünmeden edemiyor: Kış gelirse, bahar çok uzakta olabilir mi?

Davranışsal bağımlılık daha az tehlikeli mi? 

Uzmanlara göre madde bağımlılığı korkutucu olsa da, davranışsal bağımlılıkların tedavisinin daha zor olduğunu söylüyorlar. Sadece belirli bir maddeden kaçınmakla ilgili değil; bu davranışı sergileyen kişiyle de ilgili. Bu da müdahaleyi daha da zorlaştırıyor. Sadece on yıl önce, alışveriş bağımlılığı, kumar bağımlılığı ve oyun bağımlılığı davranışsal bağımlılıkların tipik örnekleriydi. Günümüzde ise sosyal medya da bu tartışmaya katılmış gibi görünüyor.

Özellikle de kısa içerikli videolar. Son yıllarda, tariflerden cilt bakımı ipuçlarına ve son dakika haberlerine kadar neredeyse her şey kısa, lokmalık içerikler şeklinde sunuluyor. Gerçekten de içerik giderek daha kısa, daha canlı ve bağımlılık yapıcı hale geliyor. Neredeyse her sektör, dikkatin ilk üç saniyede yakalanması gerektiğini hedefliyor.

Daha büyük sorun ise kısa videoların gelecek nesillerin beyinlerini çürütmesi. Oxford Sözlükleri geçen yıl “brainrot”u “Yılın Kelimesi” olarak seçti. Brainrot, “brain” ve “rot” kelimelerinin birleşiminden oluşan bir terimdir. Amerikalı yazar ve şair Henry David Thoreau, 1854 tarihli “Walden” adlı kitabında materyalist bir toplumu eleştirmek için bu terimi kullanmıştır. Günümüzde ise bu terim, aşırı çevrimiçi içerik tüketiminin neden olduğu beyin çürümesini ifade eder. Bu terim, Z kuşağı tarafından sonsuz kaydırmanın neden olduğu zihinsel bulanıklık ve bilişsel gerilemeyi tanımlamak için popüler hale getirildi. Uzmanlar, genellikle “sadece video izlemek” olarak görülen bu alışkanlığın aslında beynin çalışma şeklini değiştirerek konsantrasyonu, hafızayı ve karar vermeyi olumsuz etkilediği konusunda uyarıyor.

 

Kısa içerik sektörü, 2010 kuşağını en büyük müşteri kitlesi olarak görüyor ve onlara odaklanıyor. 2010’dan sonra doğan “Alfa Kuşağı” olarak adlandırılan nesil metin odaklı olmadığı için kısa, öz içerikleri tercih ediyor. Dünyaca ünlü sosyal psikolog Jonathan Haidt, “Kaygılı Kuşak” adlı kitabında, “Çocukların ve ergenlerin beyinleri öğrenme ve büyüme için esnektir, bu nedenle bu dönemdeki deneyimler ve aktiviteler beyin yapıları üzerinde kalıcı bir etkiye sahiptir.” diyor. Ayrıca, “sosyal medya ve algoritmaların çocukların ruh sağlığını bozduğunu ve sosyal yaşamlarını altüst ettiğini” de belirtiyor.

Bütün bunlar bize “İnsanlık çocuklara nasıl bir dünya bırakmalı?” etik sorusunu tekrar gündeme getiriyor.

 

2 YORUMLAR

  1. Fareli köyün kavalcıları internette. Bu kavalcıların etnik mensubiyetlerinin hep aynı adresi göstermesi insanoğlunu uyandırmalı. Deccal’in askerleri şimdiden insanlığa büyük kayıplar verdiriyorlar.

  2. Okudum. Birşeylerin yanlış gittiği kesin.

    Ergenlerin kısa içerikli video izlemeleri planlı geleceğin toplumunu yetiştirmeye yöneliktir.

    Dünyada üretim şekillerine göre toplum inşa ediliyor.
    Toplum “yapay zeka” ile yönetilecek ise, yazarın ilhan Yıldırım In tesbit ettiği gibi insanlara ihtiyaç duyulur.

    “İnsanlık çocuklara nasıl bir dünya bırakmalı?”
    Etik ahlak din ( Ben ) REFLEKS, ETKİ, TEPKİ kavramlar’ında toplamayı arzu ederim.

    İnsan’ın hiç düşünmeden Evet veya Hayır demesi.
    Atalarımız insanın içinde olacak içinde derdi.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin