NURULLAH ALBAYRAK | YORUM
İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu, 19 Mart sabahı gözaltına alındı. Dün “suç örgütü liderliği” suçlamasıyla Mali Şube’de ifadesi alındı; bugünse “terör örgütü üyeliği” iddiasıyla ifadetamamlandı ve savcılık sorgusu için Çağlayan Adliyesi’ne sevk edildi. Soruşturma süreci ve 121 sayfalık ifade, uzun süredir Türkiye’nin gerçeği olan yargı pratiğini herkesin görmesini sağladı: Suç ve suçlunun araştırıldığı değil, iktidarın hedefine aldıklarının cezalandırıldığı bir yargı sistemi.
İmamoğlu dosyasında kullanılan yöntemler, 17-25 Aralık sonrası yargı süreçlerinden tanıdık: gizli tanıklar, soyut iddialar, MASAK raporları, medya üzerinden algı operasyonları, delillerin savunmadan saklanması ama iktidar medyasına servis edilmesi, yorumla delil oluşturulması… Aynı dil, aynı yöntem, aynı motivasyon. Suçlu belirlendi, sıra delillerin ayarlanmasında!
Suçlu olarak başlamak
İfadeye bakıldığında, Ekrem İmamoğlu’nun baştan suçlu kabul edildiği bir yaklaşımla hareket edildiği; suçun ve suçlunun araştırılmasından çok, mevcut siyasi iradenin önyargılarına uygun şekilde bir “suç hikâyesi” kurgulanmaya çalışıldığı açıkça görülüyor. Önce ısındırma kabilinden genel sorular, ardından ise köşeye sıkıştırma amacıyla hazırlanmış yönlendirici sorular…
Gizli tanık beyanları, MASAK raporları, soyut iddialar ve bağlamından koparılmış ilişkiler, “suç örgütü liderliği” anlatısını inşa etmek için araçsallaştırıldığı; adli sürecin, gerçeği ortaya çıkarmak için değil, siyasi bir hedefe ulaşmak için kullanıldığı söylenebilir.

Bu yöntemin, 2014’ten sonra özellikle KHK süreçlerinde ve muhalif tüm çevrelere karşı sistematik şekilde uygulandığını uzun süredir anlatmaya çalışıyorduk. Ancak insanlar anlatılanları ya duymuyor ya da duymak istemiyordu. Bugün İmamoğlu ve çevresi, bu yöntemin yeni mağdurları oldular ve toplum da bu kurgu yargı düzenini artık daha net görmeye başladı. Ya da görmeye başlar diyelim.
Karşımızda bir “hukuk modeli” değil, cezalandırıcı iktidar aklının yargıyı ‘silah’ olarak kullandığı sistematik bir siyasi kampanya var.
Gizlilik dosyada, propaganda ekranda
Soruşturma aşamasında, 17-25 Aralık operasyonları sonrasında polisler hakkında başlatılan süreçte devreye alınan CMK 153. madde kapsamındaki “kısıtlama” düzenlemesine dayanılarak, gözaltına alınan kişilerin avukatlarına dosya içeriği gösterilmiyor. Ancak aynı dosyada yer alan MASAK raporları ve gizli tanık ifadeleri, iktidara yakın medya organlarına hiçbir engelle karşılaşmadan servis ediliyor.
Dosya “gizli” ama manşetler çoktan hazır! Ne yazılacağı ne zaman servis edileceği ve kamuoyunun nasıl yönlendirileceği önceden belirlenmiş. Bu tablo, hukuki bir süreci değil, siyasi bir mühendisliği gösteriyor. Deliller yargı için değil, algı için kullanılıyor. Özellikle Akın Gürlek’in yönettiği İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, bir adalet kurumu olmaktan çıkmış, siyasetin yön verdiği bir propaganda merkezine dönüşmüş durumda.
Uzun zamandır biliyoruz ki, adalet artık mahkeme salonlarında değil, siyasetçilerin sosyal medya hesaplarında dağıtılıyor. Masumiyet ilkesi yalnızca mevzuat kitaplarında var; pratikte herkes önceden suçlu ilan ediliyor. İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya’nın, hukuka aykırı operasyonları bir “başarı hikayesi” gibi sunması, masumiyet ilkesinin fiilen ortadan kaldırıldığının göstergesi niteliğinde.
Bu dosyada da karşımıza çıkan gizli tanıklık uygulaması, yıllardır özellikle siyasi nitelikli davalarda başvurulan bir araç hâline geldi. Ancak bu araç adaletin tesisine değil, yargının araçsallaştırılmasına hizmet ediyor. Gizli tanıklık, gerçek dışı beyanlarla insanların tutuklanmasına, mahkûm edilmesine ve kamuoyunda itibarsızlaştırılmasına hizmet eden bir sistemik istismar modeli oldu.
Hiç kimse –hangi siyasi görüşte olursa olsun– “Gizli tanık sadece destekleyici delildir” gibi teorik savunmalarla bu durumu hafife almamalı. Uygulamada gelinen nokta açıktır: Gizli tanıklık, hukuki bir delil değil pratiğe dönüşmüş bir istismar aracıdır.
Siyasi suçlamalara ilkelerle karşı durulmalı
Türkiye’de siyasi davalarda yöneltilen suçlamalara hukuki zeminde bakmak, yanlış bir başlangıç olur. Çünkü bu davalar hukuka göre değil, iktidarın siyasi pozisyonlarına göre şekilleniyor. Soruşturmanın hedefinde kim olduğu, delillerden daha önemlidir. Hatta delilin olmasının da bir önemi yok.

Bu bağlamda, “Ama bir görelim, dosyada ne var?” demek ya da denilmesine fırsat vermek asıl sorunu görmezden gelmektir. Siyasi suçlamaların olduğu dosyalarda deliller delil değil, bahanedir. O nedenle bu dosyalara “hukuki gerekçelerle” meşruiyet kazandırmaya çalışmak, yürüyen politik kampanyayı görmezden gelmek olur.
Türkiye’de son 10 yılda yaşanan süreç açıkça göstermektedir ki, yargı bağımsızlığı zayıfladıkça, siyasi güce muhalefet eden herkes potansiyel bir sanık hâline gelmektedir. Bugün Ekrem İmamoğlu’nun yaşadığı süreç, dün KHK ile ihraç edilen öğretmenin, gazetecinin, akademisyenin, hukukçunun yaşadığı süreçle özdeştir.
Bu nedenle, hukuka inanan ve hak mücadelesi veren herkesin “Önce dosyayı görelim!” refleksinden çıkması ve siyasi suçlamaların doğası gereği hukuksuz olduğuna dair net bir ilkesellik geliştirmesi gerekir. Bu, sadece mağdurların değil, adil bir toplum düzeni isteyen herkesin sorumluluğudur.

Avukat Bey yazınızın sonunda mağdurlara da bir sorumluluk yüklemişsiniz.
Biz bugün gelinen noktada, hukuksuzlukları meşrulaştırmakta, gizli yağdanlık gibi vazife icra edenlerle ilgili hiçbir sorumluluk kabul etmiyoruz! Ülkede huzur soluklayan ve bunu aktif biçimde hayatının gayesi haline getirmiş onbinlerce belki yüzbinlerce insan bugün adı geçen tüm taraflarca ortak ve beraberce linç edildi.
Özetle; biz hayatın her fakültesinden uzaklaştırıldık. Yani bunlar elbirliğiyle ülkeyi bizden temizledi ya! Ha şimdi Yesinler birbirlerini.
Ne sorumluluğuymuş Allah aşkına?
Fikrinize saygı duyuyor, bireysel olarak bu sorumluluğu almıyorum. İddialar boş ya da dolu Allah belalarını versin. Zulmedenin de çanak tutanın da!