SÜHEYLA GÜLTEKİN | YORUM
Gezegenimiz; pusulası bozuk, mürettabatı yorgun, kaptanları birbirleriyle kavgalı, denizi de epey dalgalı bir gemi tedirginliğinde yeni bir yıla girdi. Bir yandan Avrupa’sından Pasifik’ine, Orta Doğu’sundan Hint bölgesine, Afrika’sından, Latin Amerika’sına yeryüzünün dört bir yanı kaynıyor, dünya savaşı fikri herkesi tedirgin ediyor. Diğer yandan sadece ekonomik, siyasi ya da askeri değil kültürel hegemonya anlamında da hüküm süren tek kutuplu dünya düzeni çatırdıyor ve yerine tam olarak neyin geleceği de henüz belirsiz.
Ben bu yazıda daha çok mevcut dünya düzeninde adalet anlayışına, sosyal yaşam ve düşünce bağlamında toplumların yaşamakta oldukları sorunlara ve yeni kurulacak dünya düzeninde bu sorunların çözümlerine nelerin tesir edebileceği üzerine yoğunlaşacağım.
Malumunuz; dizilerle, müzikle, medya diliyle, eğitimle bir anlamda tüm dünyayı tektipleştiren; kendisini normal, kendisine benzemeyen herkesi normalin dışında ve normale yaklaştırılması gereken geri kalmışlar olarak kodlayan, başarının tek ölçüsünü para ve kariyer olarak sunan ama aynı zamanda da eşitlik, adalet ve özgürlüklerin merkezi olarak görünen Amerikan hegemonyası çatırdıyor.
Özellikle geçtiğimiz birkaç yıl; din, dil, ırk, ten rengi fark etmeksizin bireylere adalet vaadeden, uluslararası geçerliliği olan koca koca kurumların gözümüzün içine baka baka uyguladıkları çifte standartlar, her derde deva gibi sunulan insan hakları ve demokrasi gibi kavramlara olan küresel inancı kökünden sarstı.
Bu kurumların sanki yalnızca birilerinin hakları söz konusu olduğunda düzgün işleyen, sistemin hoşuna gitmeyen başka birilerinin hakları söz konusu olduğundaysa kolayca oyalama araçlarına dönüşen sistem aparatları oldukları inancını derinleştirdi.
Nedense sadece yer altı kaynakları zengin bölgelere demokrasi getirmeye meraklı “süper güç”ün yapacağını yaparken kimilerinin “diplomasi” dediği süslü cümlelere de artık başvurmadan doğrudan niyetini açık ediyor oluşu, sistemin perde arkasının kendi halkı dahil tüm halklarca kavranabilir olmasını kolaylaştırdı.
Mevcut düzen, sistem genel olarak kapital sahiplerini hoş tutan vergilendirme anlayışı, bankacılık, faiz sistemleri vb. aracılığıyla güçlü olanı desteklemek, zengin olanı daha da zenginleştirmek üzerine kurulu olduğundan; Afrika ülkeleri gibi ekonomik olarak geri kalmış ülkeler şöyle dursun, gelişmiş ülkelerde dahi orantısız zenginleşen sermaye sahiplerinin kazanma hırslarını tolere edemeyen, tüm ömrünü delice çalışmaya adasa bile başını sokacak bir evi zar zor elde edebileceğinin ya da belki onu da başaramayacağının farkında olan öfkeli milyonlarca insan üretti.
Ekonomi ve hukuk alanındaki zorlukların dışında, ele alınması gereken önemli konulardan biri de kuşkusuz, Amerika’nın öncülük ettiği Batı kültürünün dünya vatandaşlarına hediye ettiği haz ve tüketim odaklı yaşam modeli olsa gerek.
Düşük gelir grubunun durumu zaten ortada fakat hayattan memnuniyet duyma anlamında finansal sorunları olmayan insan grubunda da durum pek parlak sayılmaz.
Modern öğreti, sınırsız özgürlük başlığı altında insanlara her istediklerini kısıtlanmadan yaptıkları takdirde sonsuz mutluluğu yakalayacaklarına dair bir inanç aşıladı. Fakat bunun pek öyle olmadığını uygulayarak gören milyonlar, cinsellik ve alkol müptelası ya da uyuşturucu bağımlısı insanlara dönüştüler.
Amerikan Sağlık Bakanlığı’na bağlı sağlık ajansı CDC’nin verilerine göre son yıllarda Amerika’da her yıl 100 bine yakın insan uyuşturucu sebebiyle yaşamını yitiriyor. (Burada bir parantez açalım; bugün Batı medyası spotlarını sürekli “İslami terörizm(!)” ve onun yıkıcılığı üzerinde sabit tutmaya çalışsa da “İslami terör” saldırılarında Batı ülkelerinde ölen insan sayısı 11 Eylül’ü saymazsak 500 civarı. Bu sayı, bize anlatıldığı gibi CIA etkisinden bağımsız kendi halinde bir saldırı olmadığı, Tucker Carlson gibi cumhuriyetçi çizgiye yakın gazeteciler dahil pek çok kayda değer isim tarafından da öne sürülen 11 Eylül saldırısında katledilen siviller de dahil edildiğinde dahi ancak 3500’e ulaşıyor. Vaziyet buyken, bugün hala medyada İslam’ın Batı medeniyeti için en büyük tehdit olarak sunulmasının bilinçli bir hedefin ürünü olduğu ortada olsa gerek.)
Uyuşturucu kullanımı somut bir veri olduğu için sık dile getiriliyor ama bunun dışında aile hayatının zayıflaması, insanların yaşama bir anlam yükleyemeyişleri, fedakarlık ya da karşılıksız iyilik gibi kavramların yok olmaya başlaması gibi soyut veriler, toplumları oluşturan bireylerin yalnızlaşmalarına ve türlü psikolojik sorunlar yaşamalarına da sebep oldu.
Demem o ki hali hazırda deneyimlediğimiz düzenin pek yolunda gitmediği ortada. Peki ABD hegemonyasının sona ermesi halinde bu misyonu üstlenecek başka bir ülke ya da kültür mevcut mu?
ABD’nin çekilmesi ve yerini dolduracak bir gücün ortaya çıkamaması uluslararası hukukun daha da zayıflaması, savaşların ve krizlerin artması, güvenlik ittifaklarının çözülmesi anlamına gelebileceğinden, bu konu dünya düzenine az biraz vakıf insanlarca, üzerinde düşünülmeye değer bir konu halini alıyor.
Malumunuz oluşabilecek çok kutuplu dünyanın başlıca aktörlerinden birinin Çin olması bekleniyor. Ancak küresel ticaret ve üretimde Çin’in baskın gelmesi ön görülse de kültürel ve ideolojik çekiciliği sınırlı olduğundan kültürel boşluğu doldurması pek beklenmiyor.
Diğer aktörlerden olması beklenen Hindistan ya da Rusya gibi ülkeler de keza kültürel ve sosyal anlamda dünyanın geri kalan toplumlarına öncülük edebilecek ya da ABD’nin bıraktığı boşluğu tamamlayabilecek nitelikte görülmüyorlar.
Son yıllarda özellikle sosyal medyanın da sık kullanılmaya başlanması ve geleneksel medyanın kontrolü ve inandırıcılığını giderek artan bir ivmeyle kaybediyor olması sebebiyle; İslami düşünce, kültürel hegemonya bağlamında olmasa bile; içsel manevi boşluğunu aşamayan bireyler için, kapitalizm ve haz kültüründen yorulanlar için, daha anlamlı bir hayat arayanlar için önemli bir alternatif olarak görülmeye başlandı.
İslamın hayatı belirli bir disiplin ve sorumluluk dahilinde ele alışı, aile ve toplum vurgusu, sevinç ve kederde ölçülülük hali, bireyi renk/ırk/güzellik gibi doğuştan sahip olduğu özellikler ya da para ve kariyer gibi yine dolaylı olarak doğuştan sahip olduğu artılar neticesinde ulaştığı yer kapsamında değil, salt insan olduğu için değerli gören ve değerini maddeyle değil yaratıcıyla kurduğu ilişki nispetinde belirleyen alt yapısı, değersizlik duygusu içinde çırpınan insanları, onunla ilişki kurmaya itiyor.
Modern hayatta sık karşılaşılan “Bu olay neden benim başıma geldi?” sorusunun İslami öğretide “Bu imtihan hangi eksik yönümü tamamlamam için bana yaşatılıyor?” açısından ele alınıyor olması, bireyi sadece şikayet eden varlık konumundan çıkararak, sıkıntılarıyla kemâle ermeye gayret eden bir varlık pozisyonuna taşıması; İslam’ın sadece bireylerin yaşadığı ruhsal sıkıntılara değil, toplumsal yozlaşmaya da ilaç olabileceği algısını güçlendiriyor.
Müslümanlığın modern krizlere çözüm kapasitesi yüksek bir düşünce olarak görülmeye başlanmasının en önemli sebeplerinden bir diğeri de ona mensup insan kaynaklarının, özellikle Batı’da yaşayan 2.-3. kuşağa ulaşmış eğitimli Müslümanların temsil kabiliyetleri ve medya organları tarafından daimi olarak pompalanan terör dini algısıyla İslam’ı bizzat yaşayanlarca şahit olunan dini yaşantı arasındaki çelişkinin, toplumda bizzat gözlenebiliyor olması.
Siyasi sebeplerle şekilci, korkuya dayalı ya da kimlik savaşına indirgenmiş bir yönetim biçimi olarak değil; onu özünden uzaklaşmadan, ahlak, merhamet, hikmet ve denge unsurlarıyla bir inanç felsefesi halinde ele alarak benimseyen Müslüman’ların yaşantısı, İslami yaşam tasavvurunun, insanın yaratılışına uygun bir sistem olarak Batılılarca da kabul görmesine kapı aralıyor ve onu, gelişmemiş insanların gelişmemiş inançları olmaktan çıkarıp, eğitimli, şehirli, entegre ve haz denizinde boğulmak yerine yaşadığı her zorluğu belirli bir dengede karşılayabilen, düşünce anlamında içi dolu bir arka plana sahip, sadece kendini önceleyen bencil ve dolayısıyla yalnızlaşmış bir varlık olarak değil; çevresine, doğaya, canlılara karşı sorumlulukları olan ve onlara “yaratıcının emaneti” nazarıyla bakan, israfı reddettiği için doğayla da daha sağlıklı bir ilişki kurabilen, tüm bu sebeplerle yaşadığı topluma katkı sağlayacağı açık bireylerin araştırmaya değer inancı olarak sunuyor.
Şunu kabul etmek gerekir ki, modernite, insanlık tarihine bilimsel ilerleme, teknolojik kolaylıklar gibi önemli kazanımlar sundu. Fakat beraberinde getirdiği derin yapısal krizler, anlam kaybı, ahlaki belirsizlik, yalnızlaşma ve doğayla kurulan sorunlu ilişki, modern dünya insanını sancılı bir sürecin içine aldı.
Bu bağlamda İslami düşünceyi, modernitenin açmazlarına karşı açık bir reddedişten ziyade, insanı ve hayatı yeniden anlamlandırmaya yönelik güçlü bir perspektif olarak görmek anlamsız bir açı olmasa gerek.
(Tüm bunlara ek olarak zekat ve faiz üzerinden mevcut ekonomik düzene İslam’ın çözüm önerileri ve katkılarının neler olabileceği konularına da değinmek makul olurdu ancak hem çok geniş bir konu olması itibariyle hem de yazı yeterince uzun olduğu için onu başka bir zaman ele almak daha uygun olacak.)
İslami düşüncenin modern dünya sorunlarına karşı sunduğu anlamlı çözüm önerileri tabi ki çoğaltılabilir ama sona yaklaşırken vurgulamak istediğim şey şu ki; dünyada çoğu Müslüman’ın bile çok farkında olmadığı, sadece askeri ve siyasi alanda değil toplumsal, kültürel ve inanç anlamında da çok hızlı bir değişim yaşanıyor. Bu değişim, nüfusu azalan ve artan coğrafyaların dağılımları ya da ülkelerin göç politikalarıyla ilgili olduğu kadar insanların içsel devinimleriyle, yaşadıkları sorunlara karşı giriştikleri çözüm arayışlarıyla ve mevcut Müslüman nüfusun sosyo ekonomik gelişimiyle de yakından ilintili.
Daha birkaç yıl öncesine kadar “insanlık tarihinin en zirve noktası” diye tariflenen şu zamanda, yeryüzünün ahvâli hepimizin malumu. “Bir eli yağda diğeri balda” zenginlerinin bile her şeye sahip olmanın getirdiği sonsuz tatminsizlikle baş etmeyi başaramadığı bir dünyada, tüm çözümlerin maddeyle ilintili olduğu iddiasındaki her ideolojinin, eninde sonunda yok olmaya mahkum olduğu çok açık.
Ve yine çok açık olan bir diğer mesele de şu ki; kara propagandadan, ön yargılardan, ad hominem kurnazlıklarından sıyrılıp irdelendiğinde, tüm bu modern zaman krizlerine makul ve kapsamlı çözümler sunabilen düşünce sistemi deyince akla gelen ilk şey, İslam’dan başkası değil.
Umudumuz odur ki yeryüzünü çepeçevre sarmış olan bu karamsar hâl, güzelliklere açılacak bir dünyanın doğum sancıları olsun.
(Bu yazı, Venezuela Başkanı Maduro’nun ABD tarafından kaçırılmasından önce kaleme alınmıştır.)

inshallah!
Ne kadar dogru tespitler! Kaleminize saglik.
Suheyla Hanimin konulara farkli perspektiften bakisi takdire sayan. Kaleminiz dert görmesin Suheyla Hanim!
Daha cok yazisini görmek isteriz.
Yazik TR724 yeterince yararlanmiyor…
Süheyla Hanım’ın tespitlerine aynıyla katılmamak mümkün değil. Yazılarının devamını bekliyoruz.
[…] TR724’de yayımlanan bir analizde, Amerikan hegemonyasının kültürel ve siyasal etkisinin zayıfladığı, mevcut küresel düzenin ideolojik ikna gücünü kaybettiği ve bunun yerini henüz tanımlanmamış yeni norm arayışlarının aldığı öne sürüldü. Bu tartışma, özellikle adalet, eşitlik ve özgürlük gibi evrensel değerlerin özümsenmesinin önündeki çifte standart algısını gündeme getiriyor. Amerikan merkezli tek tip kültür ve başarı tanımının yerini küreselleşen çok sesliliğe bırakacağı, ancak bunun net bir modelle henüz ortaya konmadığı belirtiliyor (https://www.tr724.com/amerikan-ruyasinin-ardindan-islami-dusuncenin-yeni-kuresel-duzendeki-yeri/). […]
Günümüzün karamsar atmosferinden etkilenmemek mümkün değil. Yazınız enfes bir ışık olmuş yolumuza. Teşekkürler.