“Hem Avrupa hem Türkiye hak ihlallerini normalleştiriyor”

SEVİNÇ ÖZARSLAN – TR724

Almanya’nın önde gelen mülteci hakları kuruluşlarından PRO ASYL’ün 2026 İnsan Hakları Ödülü’ne Türkiye’den avukat Taner Kılıç ve insan hakları savunucusu Pırıl Erçoban layık görüldü. Ödülün üçüncü sahibi ise Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin (UNHCR) Yunanistan Ofisi eski Başkanı Giorgos Tsarbopoulos oldu.

Ödüller, 12 Eylül 2026 Cumartesi günü Frankfurt’taki Haus am Dom’da düzenlenecek törenle sahiplerine takdim edilecek. Ödül töreni öncesinde bugün aynı merkezde düzenlenen konferansta Türkiye ve Avrupa’daki mülteci hakları, Ege Denizi’ndeki ölümler, sınır dışı uygulamaları ve Avrupa Birliği’nin yeni göç politikaları ele alındı.

PRO ASYL’ün kuruluşunun 40. yılı dolayısıyla düzenlediği programda, Büyükada Davası‘nda 14 ay hapis yattıktan sonra geçen yıl beraat eden Taner Kılıç, Mülteci-Der’in kurulmasına öncülük eden Pırıl Erçoban ve Giorgos Tsarbopoulos bir konuşma yaptı.

Üç ödül sahibi de Türkiye ve Yunanistan’daki güncel durumu değerlendirdi. Pırıl Erçoban, mültecilere yönelik nefret söyleminin arttığını ve bağımsız kuruluşların çalışma alanlarının giderek daraldığını söyledi. Taner Kılıç, hem mültecilerin hem de onlara destek verenlerin giderek daha fazla kriminalize edildiğini anlattı. Giorgos Tsarbopoulos ise Yunanistan’da sığınmacıların karşılaştığı ağır kabul koşullarına dikkat çekti.

 

PRO ASYL Vakfı Yönetim Kurulu Üyesi Karl Kopp şöyle konuştu:

“Avrupa sınırlarında insanların haklarının ellerinden alınmasına ve şiddete tanık oluyoruz. Aynı zamanda Almanya ve Avrupa’da aşırı sağ güçleniyor. Mültecilerin haklarını önemsizleştiren veya aşırı sağın söylemlerini benimseyen herkes hukuk devletine ve demokrasiye zarar veriyor. Ödül sahiplerimiz bu gelişmelere karşı son derece önemli bir duruş sergiliyor: İnsanlığı, insan onurunu ve insan haklarını savunuyorlar.”

ERÇOBAN: İNSANLIK MI, GÜVENLİK Mİ? BU KARŞILAŞTIRMA DOĞRU DEĞİL

Pırıl Erçoban, hükümetlerin mülteci politikalarındaki başarıyı engellenen ve sınır dışı edilen insanların sayısıyla ölçtüğünü belirterek, insan hayatı yerine sınır güvenliğine yatırım yapılmasını eleştirdi.

“İnsanları geri itmek ve sınırların dışında tutmak için neden bu kadar fazla yatırım yapılıyor?” diye soran Erçoban, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Bunun yerine neden insan hayatına, insan haklarına ve insanların onurlu bir yaşam sürmesine yatırım yapılmıyor? Bence asıl sorun bu: İnsanlık mı, güvenlik mi? Bunun doğru bir karşılaştırma olduğunu düşünmüyorum. Ancak ne yazık ki bugün, zulümden ve insan hakları ihlallerinden kaçan insanlara karşı sınır güvenliğine büyük yatırımlar yapıldığına tanık oluyoruz.”

Yaşananlar karşısında kamuoyunun başını başka tarafa çevirdiğini söyleyen Erçoban, Türkiye’de ve Avrupa’da durumun giderek kötüleştiğini vurguladı:

“Biz yıllardır insanlara gerçeği göstermeye çalışıyoruz. Ne yazık ki bu konuda çok başarılı olduğumuzu söyleyemem. Ne Türkiye’de ne de Avrupa’da herhangi bir şeyin iyiye gittiği görülüyor. Tam tersine durum her geçen gün daha da kötüleşiyor ve hak ihlalleri artık normalleştiriliyor.”

“VERDİĞİM CEVAP NEDENİYLE ÇOK UTANDIM”

Pırıl Erçoban

Erçoban, mülteci hakları alanındaki çalışmaların ulaştığı noktayı, yıllar önce kendisine yöneltilen “Çalışmalarınız sırasında sizi en çok mutlu eden an nedir?” sorusuna verdiği cevap üzerinden anlattı.

Bu soruya, “Hayatını kaybeden insanların bedenlerini bulup ailelerine ulaştırabildiğim zaman çok mutlu oluyorum” cevabını verdiğini aktaran Erçoban, daha sonra bu sözleri nedeniyle kendisini ciddi biçimde sorguladığını söyledi:

“Aileler kaybettikleri yakınlarının bedenlerini arıyor. Hiç değilse sevdiklerinin cenazesine ulaşmak istiyorlar. Biz onların izini bulup ailelerine ulaştırabildiğimizde kendimi mutlu hissediyordum. Sonra verdiğim bu cevap yüzünden kendimi çok kötü hissettim. Kendi cevabıma şaşırdım, hatta dehşete düştüm. Sanırım bu cevap, çalışmalarımızda elde edebildiğimiz sözde ‘başarının’ ne anlama geldiğini özetliyor.”

Erçoban, bugün Avrupa, Türkiye, Amerika Birleşik Devletleri ve dünyanın başka bölgelerinde göç politikalarının başarısının, ülkeye girmesi engellenen veya geldiği ülkeye geri gönderilen insanların sayısıyla ölçüldüğünü belirtti.

Mücadelelerini sürdüreceklerini söyleyen Erçoban, “Biz durmayacağız. Dayanışma içinde mücadelemizi sürdüreceğiz. Birlikte durur ve mücadelemizi biraz daha büyütürsek sonunda ‘Evet, bir şeyler başardık’ diyebileceğiz. Bence bu ödülün anlamı da burada yatıyor” dedi.

“AVRUPA BİRLİĞİ, İHLALLERİ KURUMSALLAŞTIYOR”

Avrupa Ortak Göç ve İltica Sistemi’ni de eleştiren Erçoban, yeni düzenlemelerin hak ihlallerini yasal bir çerçeveye yerleştirdiğini söyledi.

Uzayan idari gözetim süreleri, çocukların gözaltına alınması ve sınır dışı edilmesi ile geri gönderme merkezlerini örnek gösteren Erçoban, şöyle konuştu:

“Uluslararası hukuk açısından bütün bunlar açıkça insan haklarının, mülteci haklarının ve mültecilerin korunması ilkesinin ihlalidir. Ancak artık bu uygulamalar, ulaşılması gereken siyasi hedeflermiş gibi önümüze konuluyor.”

Türkiye’nin göç ve iltica sistemini oluştururken Avrupa’daki düzenlemeleri esas aldığını hatırlatan Erçoban, Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu’nun yüksek standartlar içermesine rağmen uygulamada sistemin çöktüğünü söyledi.

Avrupa’nın göç politikalarının Türkiye ve diğer ülkeler tarafından örnek alınmasından endişe duyduğunu belirten Erçoban, “Türkiye’nin bu tür politikalarda Avrupa’dan daha ‘başarılı’ olduğu bile söylenebilir. Elbette başarılı kelimesini tırnak içinde kullanıyorum. Çünkü birkaç yıl önce hükümet yetkilileri, insanları sınır dışı etme ve ülkeye girişlerini engelleme konusunda Avrupa’dan daha başarılı olduklarını gururla söylüyordu” dedi.

“TÜRKİYE’DE YETKİLİLER SINIR DIŞI RAKAMLARIYLA ÖVÜNÜYOR”

Bir Alman gazetecinin Türkiye’deki yasal düzenlemelerde veya hükümetin politikalarında değişiklik bekleyip beklemediğine ilişkin sorusunu cevaplayan Erçoban, Avrupa’daki sert uygulamaların bir bölümünün Türkiye’de zaten yürürlükte olduğunu söyledi.

Türkiye’de idari gözetim süresinin altı ay olduğunu ve gerektiğinde altı ay daha uzatılabildiğini hatırlatan Erçoban, yetkililerin çoğu zaman bir yıllık sürenin tamamını kullandığını belirtti.

Erçoban, sınır dışı uygulamalarında da benzer bir yaklaşımın benimsendiğini ifade etti:

“Yetkililer sınır dışı işlemleriyle övünüyor: Afganistan’a kaç kişi gönderildi, kaç kişi sınır dışı edildi, kaç kişi idari gözetim altına alındı? Normalde bu rakamları paylaşmıyorlar; Türkiye bu konuda şeffaf değil. Ancak sınırların kontrolü ve düzensiz göçle mücadele konusunda bunları birer ‘başarı’ olarak gördüklerinde yüksek rakamları büyük açıklamalarla duyuruyorlar.”

Avrupa Göç ve İltica Paktı’nın kabul edilmesinin ardından Türkiye’de kamuoyuna açıklanmayan bazı adımlar atıldığını söyleyen Erçoban, yetkililerin bu düzenlemelerden cesaret alabileceği uyarısında bulundu:

“Türkiye’deki yetkililerin Avrupa’daki düzenlemelerden cesaret alarak idari gözetim, sınır dışı etme ve insanların ülkeye girişini engelleme politikalarını daha rahat sürdüreceklerini tahmin ediyorum. Bunun etkilerini yakın gelecekte göreceğiz.”

SURİYELİLER İÇİN BİR OLUMLU, BİR OLUMSUZ ADIM

Erçoban, Suriye’de yönetimin değişmesinin ardından Türkiye’nin Suriyelileri “gönüllü geri dönüşe” teşvik etmeye başladığını hatırlattı. Çok sayıda kişinin Suriye’ye döndüğünü ancak Türkiye’de hâlâ iki milyondan fazla Suriyeli bulunduğunu söyledi.

Hükümetin, Suriyelilerin Türkiye ekonomisi ve iş gücü açısından önemini görmeye başladığını savunan Erçoban, Suriyelilere yönelik çalışma izni muafiyetini olumlu bir gelişme olarak değerlendirdi.

Bu düzenlemeyle Suriyelilerin iş gücü piyasasındaki durumlarının yasal hâle getirilmesinin amaçlandığını belirten Erçoban, buna karşılık ücretsiz sağlık hizmetlerine erişimin kısıtlandığını kaydetti.

Erçoban, “Türkiye’de bir yandan olumlu, diğer yandan olumsuz adımlar atılıyor. Bütün bu politikaların etkilerini önümüzdeki yıllarda daha açık biçimde göreceğiz” dedi.

KILIÇ: MÜLTECİLERİ SAVUNANLAR KRİMİNİLİZE EDİLİYOR

Uluslararası Af Örgütü Türkiye şubesinin kurucularından Taner Kılıç ve Uluslararası Af Örgütü Almanya Şubesi’nden Türkiye uzmanı Amke Dietert.

Avukat Taner Kılıç ise mülteci hakları alanında çalışanların Türkiye’de ciddi biçimde kriminalize edildiğini ve itibarsızlaştırıldığını söyledi.

Hükümetlerin ve siyasetçilerin karşılaştıkları sorunların ilk sorumlusu olarak göçmenleri gösterdiğini belirten Kılıç, insan hakları çalışmalarının değersizleştirilmesini ve suç gibi gösterilmesini bizzat yaşadığını ifade etti:

“Mülteci hakları ve göçmenler alanında çalışmak ne yazık ki oldukça zor. Bu alandaki çalışmalar çoğu zaman yeterince görülmüyor ve takdir edilmiyor. Türkiye’de mülteci hakları alanında çalışanlara yönelik ciddi bir kriminalizasyon ve itibarsızlaştırma söz konusu. İnsan hakları çalışmalarının değersizleştirilmesini ve suç hâline getirilmesini ben de cezaevine girerek bizzat tecrübe ettim.”

“MERKEZ PARTİLER DE POLİTİKALARINI SERTLEŞTİRİYOR”

Avrupa, Türkiye ve Amerika Birleşik Devletleri’nde birbirine paralel süreçler yaşandığını söyleyen Kılıç, aşırı sağcı, popülist ve yabancı düşmanı partilerin söylemleri güçlendikçe merkez partilerin de mülteci politikalarını sertleştirdiğini belirtti.

Kılıç’a göre merkez partilerin aşırı sağın söylemlerine yaklaşması, ırkçı ve yabancı düşmanı siyasi hareketleri zayıflatmak yerine daha da güçlendiriyor.

“Bunun sonucunda iltica alanındaki hukuki düzenlemeler yalnızca şekilden, usulden ve birtakım formalitelerden ibaret hâle gelebiliyor” diyen Kılıç, “İnsanları koruma amacı ortadan kalkıyor ve hukukun içi tamamen boşaltılıyor” ifadelerini kullandı.

Kılıç, önümüzdeki dönemde geri kabul anlaşmalarının yeniden gündemin önemli başlıklarından biri olacağını söyledi. Avrupa’ya ulaşan mültecilerin, geçiş yaptıkları Türkiye gibi ülkelere geri gönderilmesinin hedefleneceğini belirten Kılıç, bu anlaşmalarda hukuki ilkelerden çok siyasi ve ekonomik ilişkilerin belirleyici olacağı uyarısında bulundu:

“İnsanların gönderilmek istendiği ülkelerle kurulan siyasi, ticari, hatta askerî ilişkiler belirleyici hâle gelecek. Bunun insan hakları ve mültecilerin korunması açısından büyük bir risk oluşturmasından endişe ediyorum.”

Türkiye’de iltica sisteminin oluşturulmasında Avrupa Birliği ile ilişkilerin ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının önemli rol oynadığını hatırlatan Kılıç, 2013’te hazırlanan ilk yasa taslağında iki temel etken bulunduğunu söyledi.

Kılıç, bunların Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üyelik müzakereleri ile AİHM’in göç ve iltica alanındaki kararları olduğunu belirterek, Avrupa’daki gelişmelerin Türkiye’nin bundan sonra atacağı adımları da büyük ölçüde etkileyeceğini ifade etti.

“MÜLTECİ HAKLARININ GELECEĞİNİ HUKUK DEĞİL, ÇIKARLAR ŞEKİLLENDİRİYOR”

Suriye’deki savaşın ardından milyonlarca Suriyelinin Türkiye’ye geldiğini hatırlatan Kılıç, bu kişilerin başta sanayi olmak üzere farklı sektörlerde önemli bir iş gücü oluşturduğunu söyledi.

Türkiye ile Suriye’deki yeni yönetim arasındaki iyi ilişkilere rağmen Suriyelilere uygulanan geçici koruma statüsünün hâlâ sona erdirilmediğine dikkat çeken Kılıç, bunun ekonomik nedenleri bulunduğunu belirtti:

“Geçici koruma statüsünün yarın sona erdirilmesi hâlinde Suriyelilerin Türkiye’den ayrılmasının işverenler, çalışma hayatı ve fabrikalar üzerinde ciddi olumsuz etkiler yaratacağı düşünülüyor.”

Mülteci haklarının temelde bir insan hakları ve hukuk meselesi olduğunu vurgulayan Kılıç, sözlerini şöyle tamamladı:

“Ne yazık ki bu hakların geleceğini hukuk yerine siyaset, sanayi, ticaret, ekonomik çıkarlar ve askerî iş birlikleri gibi aslında bu alanda belirleyici olmaması gereken unsurlar şekillendiriyor.”

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin