Hizmet’in inkişâfı ve nazar

VEYSEL AYHAN | YORUM

Geçen hafta uzun telefon görüşmeleri yaptım. Bazı insanlarda maalesef şirk kaynaklı inkisarlar oluştuğunu gördüm. Bediüzzaman Hazretlerinin “Mana-yı harfî, mana-yı ismî, niyet, nazar.” vurgusunu yeterince anlamadığımızı fark ettim.

Konumuz bunlardan “nazar.”

İnsani bir durumdur. Eğer ben zeka olarak vasatsam çok zeki insanlara gıpta ile bakarım. “Keşke zeki olsaydım!” derim. Hafızam zayıfsa “fil hafızalı” insanlara imrenirim.

Peki; çok zeki olmak veya çok bilgili olmak, âlim olmak veya çok güçlü fotografik bir hafızaya sahip olmak üstünlük sebebi midir? Kriterlerim dünya ile sınırlı ise evet bunlar üstünlük sebebidir. Çok zeki insanlar, karizmatik kişilikler, vizyoner dâhiler daha başarılı olabilir.

Peki bunlar Allah nazarında üstünlük sebebi midir?

Tabii ki hayır. Çünkü bunlar Allah vergisi. İnsan dünyaya bunlar donatılmış olarak geliyor. Yani boyumun uzun olması; güzel veya yakışıklı olmam gibi bir şey. Ben bunlarla bir diğer insana faikiyet taslayamam. Bilakis doğuştan benimle gelen, ortalamaların üstündeki her niteliğim imtihan sebebidir.

Peki Allah’ın “nazar”ında üstünlük kriteri nedir?

“Allah’ın nazarında en değerli, en üstün olanınız, takvaca en ileride olanınızdır.” (Hucurat, 13)

“Duanız olmazsa ne ehemmiyetiniz var.” (Furkan, 77)

Ben kendimi tartmak istiyorsam işte terazi bu. Kaç gramlık insanım, bunlarla ölçebilirim.

Allah’a ne kadar saygılıyım? Ne kadar müttakiyim? Günde kaç defa kavli veya fiili tam bir teveccühle dua ediyorum?

İşte o kadarım. Fazlası değil.

Sırat köprüsü, zeka ve hafıza ile değil takva ve dua ile geçilir.

Kur’an, peygamberleri istihsan ederken onların zekalarına, vizyonlarına, ileri görüşlülüklerine karizmalarına vurgu yapmaz. Onların dualarına, yalvarışlarına, takvalarına, azim ve gayretlerine, göz yaşlarına, istiğfarlarına, her ne olursa olsun başkalarını değil öncelikle kendilerini levmetmelerine vurgu yapar.

Bediüzzaman Hazretlerinin milyonlarca insanın imanına vesile olma “matiyye”liğinin sebebi nedir?

Ateşîn zekâsı mı? Fotoğrafik hafızası mı? Şarkın en önemli alimlerini münazaralarda yenmesi mi?

Hiçbiri değil. Çünkü ilim Allah’ın “isteyene verdiği” bir şey. Zeka doğuştan.

Bediüzzaman Hazretlerinin emsalsiz vesileliğinin sebebi onun muhteşem kulluğu ve duaları.

“Karşımda müthiş bir yangın var. Alevleri göklere yükseliyor. İçinde evlâdım yanıyor, imanım tutuşmuş yanıyor. O yangını söndürmeye, imanımı kurtarmaya koşuyorum.”

Bu sözler edebiyat değil. Mübalağa hiç değil! Anlamak için gerçekten çocuğu yangında kalmış bir annenin bina önündeki telaşını, ıstırabını, sancısını yaşamak lazım.

Yakîni böylesine ziyadeleşmiş bir insan geceleri ne yapar?

Geceleri gözyaşlarıyla dua eder. Istırapla inler. Başka bir gaye-i hayali yoktur.

“Bana, ‘Sen şuna buna niçin sataştın?’ diyorlar. Farkında değilim.”

Bu hayat mertebesindeki bir insan başka şeylerin farkında olmaz. Bu korkunç yangın dışında hiçbir ‘sorunu’ mesele yapmaz. Sancıyla oturur, sancıyla kalkar.

Ancak böyle bir “matiyyelik” ile hidayet vesileliği kazanılır. Milyonlarca insan bugün Risale-i Nur okuyorsa bu, Bediüzzaman Hazretlerinin ilmine, vizyonuna ve zekasına değil hidayet duasına Allah’ın armağanıdır.

Yazının Hocaefendi kısmına geçeyim…

Şöyle bir insan düşünün; hayatının en ciddi meselesi namaz. Her vakit namazı sonrası, namaz ciddiyetiyle tesbihatını yapıyor, sonra ellerini yukarı kaldırıyor, dakikalarca dua ediyor.

Bir insan her gece göz yaşlarıyla Allah’a yalvarır mı?

Bir anne yoğun bakımdaki evladı için nasıl göz yaşları içinde dua eder, ayılmasını bekler, olmaz tekrar dua eder. İşte bu insanın çoğu gecesi böyle.

Hazreti Ali, Hz. Ebubekir’i anlatırken şöyle der: “Ebû Bekir’in(ra) bir gecesi, bizim ömrümüze bedeldir.” 

Hz. Ali’nin bahsettiği gece gibi bir gece. Bunun ardındaki gönlü anlamam mümkün mü?

Değil!

Ben kendi evladımın sağlığı için ıstırapla gözyaşı döktüysem bunun bir gününü iki gününü anlayabilirim. Anladığımı iddia edebilirim.

Bir ömür göz yaşıyla gözleri kanlanmak… Bunu bir ömür yapmak peygamberâne bir gönül taşımaya bağlı. Böyle bir dua hayatı olmadan milyonlarca insana dağıtılacak hidayet yağmuruna “matiyye” olunmaz.

Hidayete vesilelik ucuz değil. Çok ama çok pahalı.

Şuradan anlayabilirim. Ekranlarda üst perdeden ahkam kesen 100 ilahiyat profesörünü alın, sırtlarına kendi kitap küfelerini, doktoralarını, tezlerini ekleyin ve bugüne kadar kaç insanın hidayetine Allah onları vesile etmiştir tahmin etmeye çalışın.

(Çuvaldızı kendimize de batırabiliriz. Bir rehber olarak bu haletten ne kadar hissemiz var diye kendimizi sorgulayabiliriz.)

Kendi evladına herkes dua eder. Zor olan başkası. Ben bir arkadaşımın yoğun bakımdaki çocuğu için bir gün iki gün gözyaşı döküp dua edebilirim. Ötesi zor…

Ama başlattığı hizmet kervanına gönül veren herkese evladı gibi ihtimam gösteren, onların imanından endişe duyan, bu sebeple de kimini, “40 yıl sırtında taşıyan” bir gönlü tasavvur etmek hiç kolay değil.

28 Şubat’ta atılan üç asker için her hatırladığında veya bahsi açıldığında gözünün yaşardığına şahit olduğum bir insandan bahsediyorum.

Hizmet gönüllüleri içinde en kızdığı insanla bile bir annenin kızdığı ama sevdiği evladı ile olan ilişkisi gibi bir münasebeti olan insandan bahsediyorum.

Ben eğer Hocaefendi’yi dünyevi kriterleri baz alarak sevmişsem sevgimi ayakta tutan sütunlar bu yanları olmaz. Zekasına ve vizyonuna meftun olurum. İlmine ve hafızasına hayran olurum. Bunlara sırtımı dayarım. Hizmeti bugüne mutlak anlamda bu zekanın ve vizyonun getirdiğini düşünürüm. Allah’ın inayetinin her zaman diliminde iktiranlar yağmuru halinde yağışını görmez, sürekli “mana-yı ismî” zikrede zikrede şirke girerim.

‘Tercümânü’l-Kur’an’ olarak gösterilen genç sahabi Abdullah ibni Abbas (ra) küçük şirki şöyle tarif eder:

“Kişinin arkadaşına, ‘Allah’ın ve senin sayende’, ‘Allah ve falan adam olmasaydı’ gibi sözleri söylemesi gizli şirktir.”

Hizmet’in kalplere girmesini, hüsnü kabulünü, dünyaya yayılmasını anlatırken çok dikkatli bir dile sahip olmak gerekir. Bu fütühatlara Hocaefendi bile olsa insanları mahmil yapmak gayretullaha dokunur. Kaderin bu söz ve inanışımıza mukabelesi ağır olur. İthaf ettiğimiz üstünlüklerin tersiyle imtihan oluruz.

Kader, bizi iddia ettiğimiz zeka ve vizyonla sınar, kaybederiz.

“Ümmetimin alimleri, İsrâiloğullarının peygamberleri gibidir.”

Hadisi sahih ise bu alimlerin muhataplarının da Beni İsrail fıtrat ve ahlakında olabileceği, benzer savrulmalarla karşılaşılabileceği onlarla benzer imtihanlar yaşayabileceği düşünülebilir.

“Meseleyi sadece kendinize kendimize bağladığımız zaman işi daraltmış oluruz. Şart-ı âdi planında bazı fiillere perde nevinden sebep olan iradeyi Cenab-ı Hakkın engin meşieti yerine, iradesi yerine koyma gibi -bağışlayın- küstahlığa düşmüş oluruz. Ve bu, bir manada da şirktir.

Olup biten şeyler iradeye verilmemeli. İnsan farkına varmadan şirke girer ve ‘Sahibi’ de der ki: Sizi iradenizle baş başa bırakıyorum. Buyurun karşınızdaki dâhiyelerle, belalarla, musibetlerle vuruşun, savaşın.” (Herkül Nağme)

Bediüzzaman Hazretleri bu konuda hassas olduğu için yanlış kriterlerle kendisine sevgi ve teveccüh gösterilmesinden rahatsız oluyor, şöyle diyor: “Ben kendimi beğenmiyorum; beni beğenenleri de beğenmiyorum.” (26. Mektup) Devamında doğru teveccühün şeklini anlatıyor.

Biz sevgimizi tevhid vesileli inşa etmezsek “Asla yanılmama, yanıltılamama; şaşırmama, şaşırtılamama, hata yapmama” sıfatlarını Allah’a değil sevdiğimiz insana izafe ederiz. Peygamberlerin bile yüklenemeyeceği ağırlıkları acımadan sevdiğimiz insanın sırtına yükleriz. Ve sonra en küçük bir beşeri nakisede çürük sevgimiz sarsılır. Ve biz de itikadımızı Allah’a değil bir beşere yasladığımız için yıkılırız. Kimi zaman da Hz. Süleyman (as) kıssası anlatılırken ifade edilen, gerçekleşir. “İzâ câe’l- kader ve umiye’l basar.” Kader gelince basiret kör olur.

Oysa Yaratıcı-yaratılan ayrımı çok net. Gri alan yok: “Ey insan! Kur’ân’ın desâtirindendir ki, Cenâb-ı Hakkın mâsivâsından hiçbir şeyi, ona taabbüd edecek bir derecede kendinden büyük zannetme. Hem, sen kendini hiçbir şeyden tekebbür edecek derecede büyük tutma.” (17. Lem’a)

Bu mesafeyi karıştırmak, arasını doldurmaya kalkmak şirk olur. “Şirk gece karanlığında karıncanın taş üzerinde yürümesinden daha gizlidir.”(Hadis)

Sevdiğimiz insan hayatı boyunca sürekli parmağıyla “Sohbet-i Canan”ı işaret ederken biz her şeyin vesile edilerek işaret edilmesi gereken Rabb’imizi değil o işaret parmağını kıble yaparsak şirke gireriz.

“Mana-yı ismî” ile “Mana-yı harfî karıştırmış oluruz. Hocaefendi bu konuda o kadar hassastır ki Lafzı Celal tablosuyla, Lafz-ı Muhammedî tablosunun aynı seviyede asılmasından bile rahatsız olur.

Hocaefendi vizyonuyla, ilmiyle, ferasetiyle, basiretiyle tabii ki büyük bir insandı. Ama bu büyüklükler onun kulluğu ve duası yanında çok küçük kalır. Hizmet’in muvaffakiyeti Hocaefendi’nin ilmine ve vizyonuna değil, koca bir ömür ulu’l azmane gayret ve sabrına; göz yaşlarıyla sabahı ettiği dualarına ilahi bir mevhibedir. Çünkü milyonlara baliğ bir hüsnü kabûl, deha ve vizyonla değil ancak Allah’ın lütfuyla gerçekleşir.

“Kendi güç ve kuvvetinden teberrî ederek Allah’ın güç ve kuvvetine sığınabilmektir. ‘Ben ettim, ben yaptım, ben plânladım, ben başardım.’ gibi şirk kokan her türlü düşünceden uzak durarak, elde edilen bütün başarı ve muvaffakiyetleri Allah’a verebilmektir. Meseleye böyle bakılırsa şirke de girilmemiş olur. Biz kendimizi nefyetmediğimiz sürece hem bir kıymet-i harbiyeye ulaşamaz hem de O’nu ispat edemeyiz.” Kırık Testi

“Tevhid her zaman mihrabımız olmalı; ancak o mihrapla Allah’a ulaşabileceğimize inanmalıyız. Onun dışında bütün güçleri ve kuvvetleri ‘Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billah’ havz-ı kebîri içinde eritmeliyiz.” Herkül Nağme

Eğer Allah’ın inayetine muhtaçsak -ki öyleyiz- mahzun ve hüzünlüysek bunu gidermenin yolu Allah’ın maiyetine girmek. “Hüzne kapılma, elbette Allah bizimle beraberdir.” (Tevbe,40) Bu ayeti tilavetin tek yolu var: Günebakan çiçeklerinin yüzlerini güneşten ayırmadığı gibi Cenab-ı Hakk’a teveccüh etmek.

“Dertlerine derman arayanlar, dermanı O’ndan bekler ve her zaman gönül gözleriyle günebakan çiçekler gibi O’na bakar ve O’nunla muamele içinde bulunurlar.”

“Teveccüh, ilâhî inayete sunulmuş en mühim davetlerden biridir. Günebakan çiçekleri gibi, yüzümüz de kalbimiz de hep Cenab-ı Hakk’a dönük olmalıdır ki, sürekli inayete ve O’ndan gelecek vâridatlara açık olabilelim.” (Fasıldan Fasıla)

 

9 YORUMLAR

  1. Malumunuz manayı ismi, bir şeyin kendine bakarken manayı harfi, o şeyin işaret ettiği Esma’ya bakar. Manayı ismi; ne imandır ne küfürdür. Bilimsel değil ama ideolojik olarak, her iki yöne de yorumlanabilir.

  2. Cok yerinde tespitler. Umarim HE merkezli tartismalarin gobegindeki kisilerde okur ve istifade ederler. Ozellikle, (Ulema-i Ummeti Ke Enbiyai beni israil) kisminin, cemaat olarak beni Israile benzeme durumumuz varsa, bu hususdaki yaklasim cok dikkat cekici. Allah cumleyi muhafaza buyursun. Tesekkurler Veysel Bey.

  3. Aziz, sıddık kardeşlerim;
    Bugün, büyük ve merhum kardeşim Molla Abdullah ile Hazret-i Ziyaeddin hakkındaki malûmunuz muhavereyi tahattur ettim. Sonra sizi düşündüm. Kalben dedim: Eğer perde-i gayb açılsa, bu sebatsız zamanda böyle sebat gösteren ve bu yakıcı, ateşli hallerden sarsılmayan bu samimî dindarlar ve ciddî Müslümanlar eğer herbiri bir velî, hattâ bir kutup görünse, benim nazarımda şimdi verdiğim ehemmiyeti ve alâkayı pek az ziyadeleştirecek; ve eğer birer âmî ve âdi görünse, şimdi verdiğim kıymeti hiç noksan etmeyecek diye karar verdim. Çünkü böyle pek ağır şerait altında iman kurtarmak hizmeti, herşeyin fevkindedir. Şahsî makamlar ve hüsn-ü zanların ilâve ettikleri meziyetler, böyle dağdağalı, sarsıntılı hallerde hüsn-ü zanlarını kırmakla muhabbetleri azalır ve meziyet sahibi dahi onların nazarlarında mevkiini muhafaza etmek için tasannua ve tekellüfe ve sıkıntılı vekara mecburiyet hisseder. İşte hadsiz şükür olsun ki, bizler böyle soğuk tekellüflere muhtaç olmuyoruz.
    Said Nursî

    ***
    (Ehemmiyetlidir.)
    Risale-i Nur talebelerinden bir kısım kardeşlerimin, benim haddimin çok fevkinde hüsn-ü zanlarını ve ifratlarını tâdil etmek için ihtar edilen bir muhaveredir.

    Bundan kırk elli sene evvel, büyük kardeşim Molla Abdullah (rahmetullahi aleyh) ile bir muhaveremi hikâye ediyorum.

    O merhum kardeşim, evliya-i azimeden olan Hazret-i Ziyaeddin’nin (k.s.) has müridi idi. Ehl-i tarikatça, mürşidinin hakkında müfritane muhabbet ve hüsn-ü zan etse makbul gördükleri için, o merhum kardeşim dedi ki: “Hazret-i Ziyaeddin bütün ulûmu biliyor. Kâinatta, kutb-u âzam gibi herşeye ıttılâı var.” Beni onunla raptetmek için çok harika makamlarını beyan etti.

    Ben de o kardeşime dedim ki: “Sen mübalâğa ediyorsun. Ben onu görsem, çok meselelerde ilzam edebilirim. Hem sen benim kadar onu hakikî sevmiyorsun. Çünkü kâinattaki ulûmları bilir bir kutb-u âzam suretinde tahayyül ettiğin bir Ziyaeddin’i seversin. Yani o ünvanla bağlısın, muhabbet edersin. Eğer perde-i gayb açılsa, hakikati görünse, senin muhabbetin ya zâil olur veyahut dörtten birisine iner. Fakat ben, o zât-ı mübâreki senin gibi pek ciddî severim, takdir ederim. Çünkü, Sünnet-i Seniye dairesinde, hakikat mesleğinde, ehl-i imana hâlis ve tesirli ve ehemmiyetli bir rehberdir. Şahsî makamı ne olursa olsun, bu hizmeti için ruhumu ona feda ederim. Perde açılsa ve hakikî makamı görünse, değil geri çekilmek, vazgeçmek, muhabbette noksan olmak, bilâkis daha ziyade hürmet ve takdirle bağlanacağım. Demek ben hakikî bir Ziyaeddin’i, sen de hayalî bir Ziyaeddin’i seversin.” HAŞİYE

    Benim o kardeşim insaflı ve müdakkik bir âlim olduğu için, benim nokta-i nazarımı kabul edip takdir etti.

    Ey Risale-i Nur’un kıymettar talebeleri ve benden daha bahtiyar ve fedakâr kardeşlerim, Şahsiyetim itibarıyla sizin ziyade hüsn-ü zannınız belki size zarar vermez; fakat sizin gibi hakikatbîn zâtlar vazifeye, hizmete bakıp, o noktada bakmalısınız. Perde açılsa, benim baştan aşağıya kadar kusuratla âlûde mahiyetim görünse, bana acıyacaksınız. Sizi kardeşliğimden kaçırmamak, pişman etmemek için şahsiyetime karşı haddimin pek fevkinde tasavvur ettiğiniz makamlara irtibatınızı bağlamayınız.

    Ben size nispeten kardeşim; mürşidlik haddim değil. Üstad da değilim, belki ders arkadaşıyım. Ben sizin, kusuratıma karşı şefkatkârâne dua ve himmetlerinize muhtacım. Benden himmet beklemeniz değil, bana himmet etmenize istihkakım var. Cenâb-ı Hakkın ihsan ve keremiyle sizlerle gayet kudsî ve gayet ehemmiyetli ve gayet kıymettar ve her ehl-i imana menfaatli bir hizmette taksimü’l-mesâi kaidesiyle iştirak etmişiz. Tesanüdümüzden hâsıl olan bir şahs-ı mânevînin fevkalâde ehemmiyet ve kıymeti ve üstadlığı ve irşadı bize kâfidir.

    Hem madem bu zamanda herşeyin fevkinde hizmet-i imaniye en ehemmiyetli bir vazifedir. Hem kemiyet ise, keyfiyete nispeten ehemmiyeti azdır. Hem muvakkat ve mütehavvil siyaset âlemleri ebedî, daimî, sabit hidemat-ı imaniyeye nispeten ehemmiyetsizdir, mikyas olamaz, medar da olamaz. Risale-i Nur’un talimatı dairesinde ve bizlere bahşettiği hizmet noktasında feyizli makamlara kanaat etmeliyiz. Haddinden fazla fevkalâde hüsn-ü zan ve müfritane âlî makam vermek yerine, fevkalâde sadakat ve sebat ve müfritane irtibat ve ihlâs lâzımdır. Onda terakki etmeliyiz.

    1 اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى
    Kardeşiniz
    Said Nursî

    HAŞİYE : Çünkü sen, muhabbetini ona pek pahalı satıyorsun. Verdiğin fiyatın yüz defa ziyade bir mukabil düşünüyorsun. Halbuki onun hakikî makamının fiyatına en büyük muhabbet de ucuzdur.

  4. Hizmetin Türkiye’de Tamamen bitmesinin bütün müesseselerin tarumar olmasının bi sebebide bizim manayı harfi manayı ismi bakış açımızın isabetsizligi olabilirmi.Çok bõyük bir yıkım yaşanıyor , nasıl bir bakış açısı geliştirmeliyiz.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin