‘Hür düşünce’ mi; ‘müstakim düşünce’ mi?

AHMET KURUCAN | YORUM

“Düşünmek özgürlüktür.”

Bu cümle doğrudur. Ancak zihinlerde hâlâ yankılanan iki temel soru var: “Her düşünce özgür müdür? Her özgür düşünce doğru mudur?” 

İşte bu iki soruya verilecek kapsamlı cevaplar, bizi ‘düşünce hürriyeti’ ile ‘müstakim düşünce’ arasındaki o ince çizgiyi fark etmeye davet eder.

İslam’da düşünmek sadece bir hak değil, aynı zamanda bir vecibedir. Kur’ân’ın defalarca kullandığı tefekkür, tedebbür, taakkul ve tezekkür gibi kavramlar, zihinsel faaliyetin sıradan bir işlem değil, adeta ibadet düzeyinde bir yükümlülük olduğunu ortaya koyar. Bu bakış açısı, modern seküler özgürlük anlayışının ötesine geçerek, aklı ilahî bir emanet olarak gören bir perspektif sunar.

Kur’an-ı Kerim, insanı hem düşünmeye teşvik eder hem de farklı inanç ve fikirlerin ifade edilmesine alan açar. “Dinde zorlama yoktur!” (Bakara 256) ayeti, bu bağlamda düşünce ve inanç özgürlüğünün açık delillerinden yalnızca biridir. Bediüzzaman’ın ifadesiyle “akla kapı açar, ihtiyarı elden almaz.”

Katılır mısınız bilmem ama günümüz dünyasında özgürlük, çoğu zaman başıboşlukla karıştırılmakta. Halk arasında, “aklına geleni söylemek, canı ne isterse yapmak” şeklinde anlaşılan bir özgürlük anlayışı yaygın. Oysa ölçüsüz ve sınırları belli olmayan mutlak özgürlük, sadece toplumsal düzeni değil, bizzat özgürlük kavramının kendisini de tahrip eden bir bumeranga dönüşebilir. 

Tam da bu noktada, İslam’ın sunduğu “müstakim düşünce” kavramı devreye girmelidir. Bu kavram; Kur’an ve Sünnet ışığında, aklın, kalbin ve vicdanın ortak sesiyle şekillenen dengeli düşünce biçimini ifade eder. Unutulmamalı ki müstakim düşünce, hem özgürlüğün hem de sorumluluğun iç içe geçtiği bir alandır. Düşünceyi yalnızca bir eleştiri aracı olarak değil, aynı zamanda bir inşa ve irşad vesilesi olarak görmek gerekir.

Kur’an, müşriklerin, münafıkların ve Ehl-i Kitap’ın fikirlerini metinlerine taşır; bu sayede onların düşünce ve inançlarına dair malumatın, kıyamete kadar gelecek olanlar için ulaşılabilir olmasını sağlar. Bu, söz konusu düşüncelerin ilahi irade tarafından onaylandığı anlamına gelmez. Zira başka ayetlerde bu inançların yanlışlığı açıkça ifade edilir. Fakat Kur’an’da bu düşüncelere yer verilmiş olması, ifade özgürlüğünün ilahî onayla kayıt altına alındığını gösterir.

Hz. Peygamber’in (sas) müşriklerle yürüttüğü tartışmalar ve Necran’dan gelen Hristiyan heyetle günler süren diyalogu, bu bağlamda hoşgörünün en parlak örnekleri arasında yer alır.

Hz. Ömer’in hutbesi sırasında bir kadının “Sen hata ettin!” demesine karşılık, “Kadın doğru söyledi, Ömer yanıldı!” şeklinde cevap vermesi de otoriteye karşı fikir beyanının meşruiyetini gösteren çarpıcı bir örnektir.

İslam fıkhı ise düşünceyi, zahirî fiil ile bâtınî kanaat olarak ayırır. Yani dışa vurulmayan bir düşünce, hukuken cezalandırılmaz. Bu ayrım, düşünce özgürlüğüne geniş bir alan açar. İrtidad (dinden çıkma) gibi hassas meselelerde dahi, Kur’an’ın dünyevî bir ceza öngörmemesi (Bkz. Bakara 217, Nisa 137), sadece kişinin inancını değil, toplum için oluşturduğu tehdit düzeyini esas alan bir yaklaşımı gösterir.

Bu noktada sedd-i zerai ilkesi, düşünceyi değil; onun yıkıcı neticelere yol açabilecek yönünü sınırlandırır. Bu da modern hukuk sistemlerindeki “açık, yakın ve mevcut tehlike (clear, near and present danger)” doktriniyle benzerlik arz eder.

Kanaatimce, çağımızda düşünce özgürlüğü ya popülist ideolojilerin esiri olmakta ya da ahlaki çerçevesinden kopmaktadır. Eleştiri kültürü yerini linç kültürüne; sorgulama, inkâra; inşa edici fikir ise yıkıcı tepkiye bırakmıştır. Oysa İslam, düşüncenin ifade biçimini de sınırlar. 

Gıybet, iftira, hakaret gibi eylemler “ifade özgürlüğü” kisvesi altında meşrulaştırılamaz. Fussilet Suresi’nde Rabbimiz: “İyilikle kötülük bir olmaz. Sen kötülüğü en güzel şekilde sav.” (Fussilet 34) buyurarak ifade özgürlüğünün edep çizgisinden sapmamasını emreder.

Hâsılı, düşünmek yaratılışın gereğidir. Hür düşünce, bu yaratılışın soluduğu özgürlük havasıdır. Ancak yönsüz hür düşünce, savrulmaya mahkûmdur. Bu nedenle müstakim düşünce gereklidir.

Hocaefendi’nin yorumları eşliğinde bu çerçeve değerlendirilecek olursa şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Hür düşünce, imana yaslanmadıkça eksik kalır; müstakim düşünce ise hürriyetle kanatlanmadıkça yerinde sayar.

Toplumların dirilişi ne yalnızca özgürlükle ne de yalnızca istikametle mümkündür. Özgürlüğün pusulası istikamettir; istikametin yakıtı ise vahyin kanatları altında, özgür akılla yola koyulmaktır.

1 Yorum

  1. Hocam bu önerileriniz ve söylediğiniz şeyleri asırlarca Müslümanların birbirine anlattığını hepimiz biliyoruz. Çok farklı açılımcı bir çığır mı başlattınız sanıyorsunuz?
    Bunları dinlerken durumunuz kalbin zümrüt tepeleri dersini heyecanla ordan burdan alıntılar yapıp coşan Cemal hocanın hali gibi geldi bana. Şunu açık ve net olarak anladım ki asırlarca Müslümanlar sadece birbirini oyalayıp durdu. Sizin yaptığınız da bundan farklı olmayacak.
    Tarihin tekerrür zincirinin sebeplerini doğru tesbit ederek bunları ortadan kaldırmaya cesaret etmediğiniz sürece de çıkmaz döngü devam edecek.
    Skolastik düşünceyi batı aşmadan bir milim mesafe almadığı gibi biz de alamayız.
    Düşünce ile iman, akıl ile din, özgürlük ile beyat kültürü daima bir birine zıttır. Bence siz biraz bununla uğraşınız..

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin