AV. ÖZGE ELİF HENDEKÇİ | YORUM
Bugün bebek katili Yenidoğan çetesi davasında hemşirelerin tahliye edildiğini öğrendim. Onca bebeği öldürmenin bedeli yalnızca 1 yıllık hapis.
Kızım Bahar henüz 3 aylıkken tutuklanıp cezaevine teslim edildiğimde düşündüğüm tek şey onun üşümemesiydi. Akşamüstüydü, kar hafiften yağıyor ve hava buz gibi. Pembe battaniyesine sarılmış meleğim, huzurla uyuyor kucağımda.
Nizamiyeye teslim edildiğimizde saat 19.30 civarıydı ve nizamiyenin buz gibi geçiş odasında 21.00’e kadar bekletildik. Sonradan öğrenecektim. Saat 20.00’de sayım olur ve gündüz vardiyası, akşam vardiyasına görevi devreder. Biz de sayıma yakın geldiğimiz için “rutin bir iş olarak” devredilmiştik akşam vardiyasına.
Havanın buz gibi oluşunun, oturacak bir sandalye dahi gösterilmemiş olmasının bir önemi yoktu. Zaman ilerledikçe içeride günler bir öncekinden daha zor geçmeye başladı.
Girenler bilir. İçeride eşyalar için demir dolaplar vardır. Çocukla birlikte bize bir tane düşmüştü. Bazı arkadaşlar iki kişi bir dolap kullanıyordu. Koğuştaki kişi sayısına göre değişirdi bu durum.
12 kişilik koğuşlarda kırk altı kişi kalabilirdi ama ne şekilde kalacakları kimsenin umrunda olmazdı. Tek yatakta üç kişi yatar, bir dolabı dört kişi kullanır. Kime neydi?
İçeriye karton kutu, çöp poşeti dışındaki poşetlerin girmesi yasaktı. Cezaevindeki kuralların hikmetinden sual olunmazmış. Ama biz yine de sorduk. Yangın tehlikesine karşı dar alanda çok eşya olmasın diye verilmiyormuş.
Fazladan insan olabilirdi ama bir tane fazla eşya olmamalıydı. Bir kantin günü koğuşa selpak peçete kutusu girdi ve geri almadılar. Arkadaşlara sordum ve almak isteyen olmayınca alıverdim.
Yatağın duvarla arasında 1 karışlık bir boşluk vardı. Yatağı biraz daha çekince dikdörtgen kutu oraya sığıverdi. Haftaya bir tane daha derken 2 tane dikdörtgen peçete kutum oldu. Aylar sonra bir arama sırasında geri alacaklarını bilmeden Bahar’ın eşyalarını; bezini, ıslak mendilini, biberonunu, kiyafetlerini leğenden alıp onların içine koymuştum.
Yatağın yanındaki boşluk da böylece kapanmış oldu. Zaman ilerledikçe buraya geldiğimizde 3 aylık olan Bahar da büyüyordu. Artık hareketlenmeye başlamıştı. Alanın darlığına inat çok hareketli olacaktı.
Bir gece gözlerimi açtım. Zifiri karanlık. Birden, Bahar’ın yanımda olmadığını fark ettim. Gözlerim yavaş yavaş koğuşa vuran nöbet ışıklarının loşluğuna alıştı. El yordamıyla aramaya başladım.
Kalbime ağır bir ağrı saplanmıştı adeta. Nefes alamıyordum. Düşünemiyordum da. Hep tetikte uyuduğum ve derin uykuya geçemediğim için ruhum da askıdaydı sanki. Yorgunluktan bir an uyuyakalmıştım ve uyandığımda Bahar yoktu. Ruhum sanki henüz dönememiş. Aklım beni çoktan terk etmişti.
Ağzım boğazıma kadar kurumuş, bedenim kalbimin ağırlığı altında kalmış ve uyuşmuştum. Bana asır gibi gelen bu sürede uyuşmuş bedenimle, yatağın üzerinde gezdirdim ellerimi.
Ve sonra…
Yatağın kenarındaki selpak kutusuna uzandı parmaklarım. Oradaydı. Yuvarlanmış, kıyafetlerin arasına düşmüş…
Melek gibi uyuyordu. Dikdörtgen kutu ona beşik olmuştu. O anda kalbimdeki acının gözlerime yakıcı yaşlar olarak hücum etmesi, aklımın bedenime geri dönüşü ve ruhumun cesedimle bütünleşmesi aynı anda gerçekleşmişti.
Vücudumdaki uyuşukluk yavaş yavaş geçmiş ve kızımı oradan alıp incitmeden yatağa koyuvermiştim.
Ertesi gün, Bahar’ın gece yuvarlanıp peçete kutusunda uyumaya devam ettiğini koğuşa anlattığımda herkesin gülümsemesi ve benim asla neler hissettiğinden bahsetmeyişim.
Geceden kalma ağırlığın sancısını yüreğimde taşıyarak diğer günlerde olduğu gibi devam etmiştik yaşamaya.
Selpak peçete kutusu.
Kızımın ilk elbise dolabı.
Uyuma kabini.
Bugün para için bebekleri öldüren bir çetenin, üyelerinin serbest kaldığını öğrendim. Zihnimde tüm bu görüntüler uçuştu. Bir yanda 7 aylık bebeğiyle cezaevinde yaşamaya çalışan Özlem Düzenli anne.

Bir yanda Bahar’ın betonda emekleyişi. Bir yanda evladı yatağında vefat eden ve o ciğer yangınıyla dört duvara mahkum edilen Melek Gelir anne. Bir yanda kuvözden alınıp ölüme götürülen bebekler…
Bir yanda oğlunun cenazesinden sonra soğuk duvarlarda yürek yangınını söndürmeye çalışan Gülten anne. Bir yanda yüreğinde bir dirhem merhamet olmayan görevlilerce poşetlere konulup ailelerine teslim edilen garipler.
Bir yanda Meriç’ten geçerken bedenini evlatlarına siper eden anneler babalar… Bir yanda bebeklerin hayatına para olarak bakan vicdansızlar.
Bir yanda bebeklerini yaşatabilmek için çırpınanlar, bir yanda da bebekleri öldüren caniler ve onları serbest bırakan “adalet!”
Güçlünün arsız olduğu yerde, haklı suçlu olurmuş. Bizim güçlümüz hem arsız hem vicdansız. Hal böyle olunca bir yanda selpak peçete kutusunda büyüyen bebekler, bir yanda bebeklere dahi merhamet etmeyen zalimler.
Aslında “İyiler ve kötüler”.
“Adalet” bugün de suskun.
Ama inanıyorum ki bedenlerini hapsettiği ruhların haklı direnişi, bir gün bu suskunluğu bozacak.
Adalet geri dönecek.
Ve o gün;
Baharın selpak kutusu,
Sümeyra’nın yatağı,
Yusuf Kerim’in hastane odası,
Ahmet’in verilmeyen pasaportu,
Meriç’in serin suları ,
Azize’nin gözyaşları
ve adını dahi bilmediğimiz nice masumların sessiz çığlığı
birer şahit olacak.
Ve bugün; sessizlerin değil, suskunların ayıbı olan bu kara leke tarihe kazınacak.

Bu dokunaklı yazı için teşekkürler Özge Hanım. Müsaadenizle yazınızın şiirsel kısmına bir küçük ilavem olacak:
“Bir yanda bebekleri hastanelerde öldürülüp kendilerine teslim edilen, herşeyden bihaber, zulmü ve zalimi desteklemeye devam eden zavallı ebeveynler; bir yanda bu ebeveynlerin ve öldürülen masumların hakkını da savunan, bebekleri zindan görmüş, dönemin bahtlı mazlum ve mazlumeleri.”
Allah var, gam yok; O (C.C.) vakt-i merhunu geldikçe her şeyi yerli yerine koyacak ve tam adaleti tesis edecektir inşallah.
Selametle kalınız…