AHMET KARABAY | HABER İNCELEME
ABD Başkanı Trump’ın dış siyasette uygulamaya koyduğu yöntem, dünyada yeni ittifak arayışlarına neden oldu. Bunun nasıl olacağının ayrıntılarına girmeden kendi müttefiklerini sırtından atmaya girişip, ABD’nin düşman bellediklerini dansa kaldırma adımları, dünyada yeni ittifakların kurulmasına zemin hazırlayacak.
Kuzey Atlantik İttifakı olarak bilinen NATO’nun en büyük gücü konumundaki ABD’nin ortaklarına “Artık bana güvenmeyin” anlamına gelen yaklaşımı, Avrupa Birliği (AB) ülkelerinin kendilerini cami avlusuna bırakılmış çocuk gibi hissetmelerine neden oldu. ABD olmadan Rusya karşısında bir varlık oluşturamayacağına inanan AB ülkeleri, şimdi silkelenip kendilerine gelme ve başlarının çaresine bakma arayışında.
Avrupa’nın ABD olmaksızın kendi güvenliğini sağlamaya çalışma girişimleri ise Türkiyesiz düşünülemeyecek gibi duruyor. Böyle olunca da Türkiye’den kaynaklanan nedenlerden dolayı fiilen dondurulmuş olan Avrupa Birliği üyeliği umutları yeniden yeşermeye başladı.
NATO’ya üyeliği, 1950’lerde Kore Savaşı sınavından geçen Türkiye’nin, AB üyeliğinin de Ukrayna Savaşı ile olacağı tartışılıyor.
TÜRKİYE, KORE SAVAŞINA NİÇİN VE NASIL KATILDI?
Türkiye, hayli bedel ödeyerek 20. yüzyılın en yıkıcı ve kanlı savaşına katılmamayı başardı. Ancak Dünya paylaşımının yapıldığı 1945 Yalta Konferansından sonra başlayan Soğuk Savaş, Sovyetler Birliği lideri Stalin’in iştahını dizginlemeye kâfi gelmedi.
Sovyetler Birliği 1946’dan itibaren üç ana yayılma alanı oluşturmaya başladı:
- İran üzerinden Orta Doğu petrollerine ve Basra Körfezi ile Hint Okyanusuna,
- Türkiye üzerinden Boğazlar ve Ege Denizine,
- Yunanistan üzerinden de Doğu Akdeniz bölgesine inme planı.
Stalin’in Boğazları istemeye kalkması, Türkiye’yi Batı’ya yönlendirdi. Daha İnönü liderliğindeki CHP iktidarı döneminde ABD ile ilişkiler güçlendirilmeye çalışıldı. ABD yönetimi de II. Dünya Savaşı’ndan bütünüyle tahrip edilmiş olarak çıkan Avrupa’ya yardımcı olmak istiyordu.
1947’de Avrupa Ekonomik İşbirliği Teşkilatı (OECD) ABD’nin beklentileri doğrultusunda kuruldu ve Washington yönetimi aynı yıl 6 milyar dolar yardımda bulundu. Truman Doktrini ve Marshall Planı çerçevesinde Avrupa’nın güvenliğini sağlama yönünde atılan adımların bir parçası olarak da NATO kuruldu.
ABD ile Sovyetler Birliği arasında bu denge oluşturulurken Pasifik bölgesinde hızlı bir gelişme yaşandı. Savaş sonrasında ABD, Sovyet Rusya, İngiltere ve Çin’in ortak vesayetinde bir statüde bulunması kararlaştırılan Kore’deki hareketlenme, dünyanın ilgisini bu bölgeye çevirdi.
Sovyet Rusya, Uzak Doğu savaşına katılacağını duyurdu. Kore’de kuzeyden güneye yöneldi ve 38. enlem çizgisine yerleşerek ülkenin fiilen ikiye bölünmesine neden oldu. İki Kore’de de seçimler yapılarak fiili durumun, siyasi ayırım ile pekişmesine neden oldu.
DP YÖNETİMİ, KORE SAVAŞINI FIRSATA ÇEVİRMEK İSTEDİ
Nispeten sükunet sağlanmışken, 25 Haziran 1950’de Kuzey Kore güçleri, fiili sınır olan 38. paraleli aşarak güneye saldırdı ve başkent Seul dahil pek çok merkezi işgal etti. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, bir üyenin yokluğunda toplanıp bu saldırının durdurulmasına karar verdi.
15 Eylül’de ABD güçleri General Douglas McArthur komutasında 261 savaş gemisi ve 1000 dolayında uçakla çıkartma yaptı. Mao liderliğindeki Çin ordusu da Kuzey Kore yanında savaşa müdahale etti.
Bu sırada NATO’da yer almanın planlarını yapan Türkiye’deki yeni Demokrat Parti yönetimi, gelişmeleri bir “fırsata dönüştürmek” amacıyla Kore savaşını ülkenin en büyük gündemi haline getirdi.
Türkiye kamuoyunda, Kore sorununun III. Dünya Savaşına neden olup olmayacağı tartışılmaya başlandı. 25 Temmuz’da Cumhurbaşkanı Celal Bayar başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu, “barışı korumak” amacıyla Kore’ye 4500 mevcutlu bir tugayın gönderileceğini duyurdu.
Böylece Türk askeri, Kurtuluş Savaşından sonra ilk kez bir silahlı mücadeleye katılmış olacaktı. General Tahsin Yazıcı komutanlığındaki Türk birliği 25 Eylül’de İskenderun’dan denize açılarak 17 Ekim’de Kore’ye ulaştı.
Esas itibariyle Türk birliği, Kore Savaşının şiddetinin azaldığı, ateşkesin konuşulmaya başlandığı bir sırada bölgeye ulaştı. Buna rağmen Kunuri bölgesinde etkin katkılarda bulundu.
Türk birliği savaş meydanında büyük etkinlik gösterecek bir ortam bulamasa da Türkiye’nin Batı bloğu içinde yer almasına zemin hazırladı. 18 Şubat 1952’de Yunanistan ile birlikte Türkiye de NATO’ya aynı anda üye olarak kabul edildi.
UKRAYNA’YA TÜRK ASKERİ GÖNDERMEK
Türkiye, bir güvenlik örgütü içinde yer alma yolunda üç çeyrek asır önce Kore’ye asker gönderdi. Şimdi ise ABD Başkanı Trump’ın yalnız bıraktığı Avrupa Birliği’ne destek olması söz konusu. Kore’ye asker gönderme, daha çok “safım belli olsun” tarzında bir katkı idi.
Putin’in yayılmacı eğilimlerinden korkan AB ülkeleri, Rusya’nın Ukrayna’da durdurulması gerektiğine inanıyor. Bundan dolayı Ukrayna’nın, teslim olma tarzında bir durumla savaşın bitirilmesine sıcak bakmıyor. Tam tersine Rusya’nın Ukrayna topraklarından kovulmasının zaruri olduğunu düşünüyor.
Ukrayna Cumhurbaşkanı Zelensky’nin Beyaz Saray’da Trump ve ekibi tarafından aşağılanmasının hemen ardından Londra’daki toplantıya çağrılması, ardından Fransa’nın devreye girmesi, ABD ile AB arasındaki tavır farklılığını dünyaya göstermiş oldu.
ABD’nin bütün desteğini çektiğini açıkladıktan sonra Ukrayna savunması çökmedi. Ukrayna ordusu, 337 İHA ile Moskova’yı hedef alan saldırıyı bu dönemde düzenledi. Ancak ABD olmadan da Rusların işgal altındaki topraklardan kolay atılamayacağı ortaya çıkmış oldu.
Türkiye hem Londra hem Paris toplantılarına davet edildi ve Türkiyesiz bir Avrupa güvenliğinin olmayacağı vurgusu yapıldı.
Avrupa’nın Türkiye’ye duyduğu ihtiyaç, yıllardır unutulan Avrupa Birliği üyeliği arzularının yeniden depreşmesine neden oldu. NATO’nun kapısını Kore’de açtığı kabul edilen Türkiye’nin, Avrupa Birliği üyeliğinin de Ukrayna’ya asker göndermeden geçtiğine inanılmaya başlandı.
Ancak Türkiye’nin içinde bulunduğu ekonomik ve siyasi şartlar bu birlikteliğin üyelik tarzında gerçekleşmeyeceğini gösteriyor. Anti-demokratik tek parti yönetiminin tam üyelik için en büyük engel olduğu bir gerçek.
Türkiye’ye biçilen rol, olsa olsa işlerin yolunda gitmesi halinde muhtemelen “özel statü” tarzında bir konum olur.
