TARIK TOROS | YORUM
Erdoğan, 2007-2012 Cemaat’le koalisyon sürecinde bu gruba yönelik olarak büyüyen nefreti ustaca konsolide etti. Geriye doğru tüm darbe soruşturmalarını oraya ihale edip kendi yolsuzluklarını kapatmak için bu davaların sanıklarıyla işbirliğine gitti.
İktidar ve muhalefet, 2013’ten itibaren Cemaat’in devlet ve toplum düzeninden sökülüp atılması için Erdoğan’la işbirliği yaptı. Kayyımla çökmeler, kamuda tasfiyeler ve medyanın susturulması 15 Temmuz 2016’dan çok önce başladı.
Türkiye milleti, 15 Temmuz’da ilan edilen OHAL ve KHK rejimini de bu sebeple “satın aldı.”
Cemaat’in süreçte iki büyük sorumluluğu var: AKP ile koalisyon ve olacakları öngörememesi.
***
Takip edenler, bu satırları daha önce defalarca kaleme aldığımı bilir. Yeni değil. Bunları şunun için hatırlattım: 10-12 yıl geçmiş, rejim halen bununla sopa sallayıp iş tutuyor. Bırakın cezaevindeki tutsakları, fişlenmiş milyonların serbestçe hayatını sürdürme olanakları ellerinden alındı.
***
Yakın zamana kadar “Anayasa hukukçusu”, “insan hakları savunucusu” diye bildiğimiz Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu’nun 5 Aralık 2023 tarihli yazılı açıklamasında bu hayal kırıklığının satırlara nasıl döküldüğünü görürsünüz. Orada, “OHAL’in amaç dışı ve kötüye kullanıldığından”, ihraç edilen 415 Barış Akademisyeni’nin “fetö torbasına eklemlenerek hedef gösterildiğinden” yakınıyor. Geçmiş olsun.
***
Rejim, 2016’dan itibaren devlet olanaklarını sonuna kadar kullanarak, geniş toplumsal mutabakatla gücünü pekiştirdi, gerekli sistem değişikliklerini yaptı veya yaptırdı.
2015’ten itibaren Kürt siyasal hareketine başlattığı operasyonu da bu rüzgarla tamamladı.
5 Mayıs 2016’da Ahmet Davutoğlu’nun “Pelikan bildirisi” ile başbakanlıktan azledilmesi ve hemen ardından 20 Mayıs 2016’da CHP desteğiyle Anayasa’nın değiştirilerek dokunulmazlıkların kaldırılması, 15 Temmuz kadar kritik ve etkileri halen devam eden süreçlerdir. Medya mahallesinin hafızası, Kemal Kılıçdaroğlu düştükten sonra yerine gelmiştir, o ayrı.
***
Gelgelelim, mealen “Cemaati bitirmek için hukuktan çıkmanıza ses etmedik, bizden ne istiyorsunuz!” demeye getiren İbrahim Kaboğlu yalnız değil. Halen azımsanmayacak bir kitle, rejimin literatüre armağan ettiği “fetövari”, “kumpas” ya da “paralel devlet” gibi söylemlerle iş tutuyor.
Türkiye’de “terör/terörist” kelimeleri kadar içi boşaltılmış, “sade suya tirit” başka kavram yoktur.
Gerek Kürtler gerekse Cemaat mensupları, şiddetle yan yana gelmesi olanaksız on binlercesi “terörden” zindanlara atıldı. Yargılama ve infaz koşulları çok ağır olduğu için özellikle böyle yapıldı.
Sözcü mevkutesinin cuma günü, “Fetöcü kadınlar sokakta böyle para alışverişi yaptı!” diye ilk sayfadan anonsladığı rejim bülteninde, “bunların hangi terör faaliyeti içinde oldukları” yoktu mesela. Hemen yanında TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş’un “Anayasa’nın ilk 4 maddesi korunacak.” sözleri başlığa çıkartılmıştı. Açıp okumazlar tabi, Anayasa 2’nci maddede “adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı hukuk devleti” vurgusu vardır.
***
Devlet Bahçeli’nin Sinan Ateş cinayetini Pensilvanya’ya bağlama gayretine gülüp geçtik. Hatırlayın, Fatih Altaylı yerel seçimin hemen ardından Van’da açık farkla seçilmiş belediye başkanını düşürme girişimini de oraya bağlamıştı. Ona bir şey demeyen Bahçeli’yi garipsemesin yani.
***
Rejimin bugün tuttuğu noktayı -tek başına- Erdoğan’ın karizması ya da ekonominin (şu son birkaç yıla kadar) raydan çıkmaması ile açıklamam.
Devletle ve muhalefet güçleri ile anlaşması, Cemaat’i bitirme operasyonuna bulduğu koşulsuz destek ve dış konjonktürden bağımsız düşünülemez bu.
Değilse politik hiçbir tutarlılığı olmayan ve orada oturduğu sürece uçurumdan aşağı yuvarlanmaya devam edecek bir ülkede hiçbir lider koltuğunu böyle pervasız koruyamaz, hele Türkiye’de.
Elbette başka hiçbir liderle ülkenin altını üstüne getiremezdiniz, Erdoğan’da bu şeytan tüyü var ve mevcut güvenoyu bu sebeple devam ediyor. Yakın tarihte görülmüş şey değildir bu.
***
“Cemaat nefreti” son dönemde “İslamcı/dinci nefretine” evrilmiştir. Erdoğan sonrası koyu seküler bir dönem geliyor. Rejimin “söyletme mecburiyeti” güncellenecek sadece.
İktidarın, anayasa değişikliğini pazarlarken mevcut anayasa için “12 Eylül darbesi ürünü” demesine dudak bükenlerin 15 Temmuz söylemini sahiplendiği bir piyasada, emin olun herkes “alması gereken payı” alıyordur. Sinan Oğan görünür bir şamar oğlanıdır sadece.

Ülkede olan biten herşeyden umutsuzumç Umutların birbir tükendiği bir toplum oldu. Ahlağın kırıntısının olmadı bir dönem yaşanıyor. Belki daha öncede bu ve benzeri durumlar yaşanıyordu ancak şimdilerde herşeyi çıplaklığıyla sosyal medya kanallarında görüyoruz. Hitlerin dönemini yaşamıyoruz ancak toplumun bozulması Hitler vari döneminden daha da kötü. Almanyanın şansı yokedilmiş bir rejim oldu. Bizim rejimlerimizi yok edecek kimsede yok. Metastas yapmış bir yara gibi vucüdü yok edip gidecek. Bir süre sonrada ruh bedenden çekilecek. Yaazık oldu herşeye
Bence halka öyle uzaktan ahlaksız, umursamaz gibi teşhislerde bulunmamak lazım. Halk ne yapsın, alternatif mi var? Manzara şu an umutsuz gözükebilir. Ama bu umutsuzluk içinde yeni umut fidanları da yükselebilir.
Geçmişi otoriterlikle, darbelerle dolu Türkiye´de herkes cemaati darbeyle, terörle suçluyor. MHP´nin kurucusu Türkeş zamanında darbenin içinde yer almış. Ordu sekülerleri korumak için neredeyse her 10 seneye bir darbe sıkıştırmış. Dindar-muhafazakar kesimler söylemlerindeki ahlak, kul hakkı, İslam medeniyeti gibi iddiaların ne kadar ciddi olduğunu göstermek için altın bir fırsat yakalamışlardı, onlar da finali karşı darbe veya sivil darbe ile yaptı. Bir nevi her kesimin boyası döküldü, makyaj arkasındaki pek de pürüzsüz olmayan cild, makyajı gitmiş sima ortaya çıktı.
Önümüzdeki dönemde – cemaat dahil – her kesimin özeleştiri için fırsatı olacak. Bu özeleştiriyi herkes yaparsa buradan karlı da çıkabiliriz. Kemalizm tezinin karşısına dindarların hayalleri çıkmıştı, şimdi o da aşılacak, buradan herkes boyunun ölçüsünü almış olarak daha iyi bir şey çıkacak.
Bu anlamda gençler dinden uzaklaşıyor, ateizm-deizm artıyor filan gibi teşhis veya gözlemler kötü şeyler değil. Bunlar bir sorgulamanın ifadesi. Bunlar olmasa asıl halkın, gençlerin sorgulama kabiliyetinden endişe etmek gerekir, durum daha ümitsiz olurdu. Yoksa tüm bu olup bitenlerden sonra her kesimin hiç bir sorgulamaya gitmeden kaldığı yerden devam etmesini mi bekliyoruz?
İlk yoruma kısmen katılmakla birlikte, toplumun duyarsızlığını ve sorumluluk almaktan kaçınmasını vurgulamak gerekiyor. Türkiye’deki mevcut durumu değerlendirirken, sadece siyasi etkenlere değil, içerideki vurdumduymazlığı da göz ardı etmemiz mümkün değil.
Bir SETA araştırmasına göre, katılımcıların %70’i, adalet sistemiyle ilgili yaşanan sorunlara duyarsız olduklarını veya bu konuda endişelenmediklerini belirtmiştir. Bu, toplumun ne kadar vurdumduymaz olduğunun açık bir göstergesidir.
Türkiye’de birçok birey, hukuk sistemine olan güvensizlik ve haksızlıklar karşısında sessiz kalmayı tercih etmektedir. Adaletin sağlanması için toplumun aktif rol alması gerektiğine dair bir farkındalık oluşturulması gerekir, oysa bir ANAR araştırmasına göre, katılımcıların %80’i, hukuk sisteminin düzeltilmesi için bir şey yapmaya gerek olmadığını düşünmektedir.
Son yıllarda, Türkiye’de hukukun üstünlüğüne ve adaletin sağlanmasına yönelik sivil toplum hareketlerinde ciddi bir azalma var, ARI Research’in raporuna göre, 2019’dan bu yana sivil toplum kuruluşlarının faaliyetlerine katılım oranı %30 oranında azalmıştır. Bu durum, toplumun hukuk sisteminin kötü gidişine karşı duyarsızlaşması ve sorunların çözümüne katkı sağlamak için harekete geçme isteksizliğini göstermektedir.
Bu keskin tespitler, toplumun hukuk sisteminin kötü gidişine karşı duyarsızlığını ve sorumluluk almaktan kaçınmasını göstermektedir. Artık sorunları sadece dış etkenlerin değil, içimizdeki vurdumduymazlığın da bir sonucu olarak görmemiz gerekiyor. Ancak bu şekilde, gerçek bir değişim ve ilerleme sağlayabiliriz.