AYDOĞAN VATANDAŞ | YORUM
1977 yılının Ağustos ayında Ohio State Üniversitesi’nin ‘Big Ear’ radyo teleskobu, gökyüzünden gelen 72 saniyelik bir sinyal kaydetti. O gün teleskopun başındaki bilim insanı çıktının yanına sadece bir kelime yazdı: “Wow!”
Sinyalin frekansı 1420 MHz’ti — hidrojen atomunun doğal titreşim frekansı, yani evrende ‘akıllı iletişim’ için en mantıklı bant. Ancak sinyal bir daha hiç tekrarlanmadı. Gökyüzünden gelen bu kısa sinyal, insanlık tarihinin en tuhaf sessizliklerinden birine dönüştü.
Bugün, neredeyse yarım yüzyıl sonra, bir başka sessizlik yaşanıyor. 3I/ATLAS adlı yıldızlararası cisim güneş sistemimize girdi ve tam da güneşin arkasında, hiçbir teleskopun göremeyeceği noktada, ‘perihelion’ denilen en kritik yörünge noktasına ulaşmak üzere. Ancak bu kez sessizlik sadece kozmik değil; politik, epistemolojik ve kurumsal bir anlam taşıyor.
Michel Foucault’a göre bilgi ve hakikat asla nötr değildir. Hakikat, her dönemde belirli iktidar yapılarına bağlı olarak üretilir. Foucault bunu ‘hakikat rejimi’ kavramıyla açıklar: Her toplum, hangi bilginin ‘doğru’, hangi bilginin ‘yanlış’, hangi bilginin ‘tehlikeli’ olduğunu tanımlayan kurumsal bir mekanizma kurar. Bu rejim sadece akademik değildir; hukuk, tıp, ordu, medya ve devlet bürokrasisi aracılığıyla işler.

Bilgi, Foucault’ya göre bir güç biçimidir; çünkü bilgiye sahip olan, toplumsal davranışı, inancı ve korkuyu yönlendirebilir. ‘Bilgi iktidardır’ sözü, onun için bir slogan değil, yapısal bir gerçektir. Yani Foucault’a göre hakikat dünyayı yansıtan bir ayna değil, onu düzenleyen bir aygıttır. Bu aygıt, yalnızca neyi bilebileceğimizi değil, neyi bilemeyeceğimizi de belirler. Yani bilginin tarihi, aynı zamanda bastırılmış hakikatlerin tarihidir. Bilimsel sessizlikler, sansürler ve ‘önemsiz sayılan’ anomaliler — tümü, hakikat rejiminin dışladığı kırılma noktalarıdır.
İşte 3I/ATLAS tam bu kırılma hattında duruyor. Güneşe doğru hızla ilerleyen bu yıldızlararası misafir, beklenmedik davranışlar sergiliyor: Rengi kırmızıdan yeşile dönüyor, kuyruğu güneşe doğru uzanıyor ve en önemlisi, en kritik yörünge noktasına tam da gözden kaybolduğu anda ulaşıyor.
Harvardlı astrofizikçi Avi Loeb, 3I/ATLAS’ın sıradan bir kuyruklu yıldız olmadığını söylüyor. Ona göre bu cisim, güneşin çekiminden faydalanarak hızını artıran bir ‘Oberth manevrası’ yapıyor olabilir — yani bir uzay aracının motorunu en verimli biçimde yakabileceği, fiziksel olarak en rasyonel nokta. Ancak Loeb’in teorisi, NASA ve diğer kurumlar tarafından neredeyse tamamen görmezden geliniyor.
NASA haftalardır kısmi kapanma durumunda; Çin’in FAST radyo teleskobu hiçbir veri paylaşmıyor; ESA ise ‘daha açık’ davransa da, kamuoyuna yalnızca sınırlı bilgiler sunuyor. Bu eşzamanlı sessizlik, Foucault’nun bilgi teorisinin canlı bir örneği: Hakikat rejimi, kendi bütünlüğünü tehdit eden her bilgiyi sessizlikle bastırıyor.
Foucault’un ‘disiplinci iktidar’ kavramı burada anlam kazanıyor. Disiplinci iktidar, bilginin dolaşımını da denetliyor. NASA gibi kurumlar, bilimsel veri üreten bir Merkez gibi değil adeta hakikatin sınır bekçisi gibi davranıyor. Loeb’in ifadesiyle: “NASA, Mars Reconnaissance Orbiter’ın çektiği yüksek çözünürlüklü görüntüleri saklıyor. Kanıtları gömüyor.”
Bu, Foucault’un ‘bilgi arkeolojisi’ tanımıyla birebir örtüşür: Her bilgi alanı, kendi sessizlik arşivine sahiptir. Bugün o arşivin içinde, 3I/ATLAS’a dair belki de insanlık tarihini değiştirecek bir veri saklanıyor — ama o bilgi, hakim hakikat rejimine uymadığı için ‘bilim dışı’ ilan ediliyor.

3I/ATLAS şu anda güneşin arkasında, insan gözünün erişemeyeceği bir noktada. Ama bu görünmezlik, gökte değil, bürokrasinin katmanlarında asıl. NASA’nın ‘bilimsel temkinlilik’ kisvesi altında sessiz kalması, tam da bu görünür-gizli mekanizmanın ifadesi.
Dünyanın dört bir yanındaki araştırmacılar, NASA’nın Mars yörüngesindeki uydusuna yerleştirilmiş HIRISE kamerasının bu ayın başlarında çektiği, şimdiye kadarki en yüksek çözünürlüklü 3I/ATLAS görüntülerini, büyük bir heyecanla bekliyor.
Ancak bu görüntüler, devam eden ‘Government Shut Down’ nedeniyle henüz ABD uzay ajansı tarafından hala paylaşılmadı.
Varlığın yapısı ve ‘öteki’ varlıkların gerçeği
Ontoloji, “Var olan nedir?” sorusunun alanıdır. Eğer nesne yapay, yani zeki bir uygarlığın ürünü ise, bu durumda ontoloji genişler: “varlık” sadece insan merkezli bilinçle sınırlı değildir konusu gündeme gelir. Bu hem bilimin hem modern felsefenin hem de teolojinin büyük ölçüde ihmal ettigi gri alandır.
Felsefi açıdan mesele artık epistemolojiktir: Biz bu varlığı nasıl bilebiliriz?
Eğer 3I/ATLAS yapay ise bu, insan aklının evrensel değil, türsel olduğunu gösterir. Yani insan aklı, evrenin bir dilini konuşur; ama evrende başka diller ve baska iletişim modelleri de var olabilir. Wittgenstein’ın deyişiyle, “Dilimin sınırları dünyamın sınırlarıdır.” 3I/ATLAS, bu sınırın ötesinden gelen bir ‘başka bir dilin’ temsilidir.

Etik boyut ise ‘kozmik ahlak’ fikrini doğurur. Bu, varlığın çok katmanlı olduğunu, farklı bilinç derecelerine sahip varlık düzlemleri bulunduğunu ima eder. Ontolojik olarak bu, ‘varlık’ kavramını insanın ötesine taşır — yani bir ‘kozmos bilinci ve kozmik ahlak’ fikrini meşrulaştırır.
Teolojik düzlem
İslam düşüncesinde Allah, ‘Rabbü’l-Âlemin’dir — yani bir tek dünyanın değil, tüm âlemlerin Rabbi. Dolayısıyla 3I/ATLAS teolojik olarak çelişki değil, yaratılışın genişliği olarak okunabilir.
Kur’an’da, “Gökyüzünde ve yerdekiler O’nu tesbih eder.” (Nur 24:41) denir; bu, kozmik bilince işaret eder.
Eğer 3I/ATLAS gerçekten zeki bir uygarlığın eseri ise, o zaman bu uygarlık da Tanrı’nın kudretinin farklı bir tecellisi olur. Tıpkı insanın ‘halife’ (yeryüzü vekili) olması gibi, onlar da kendi bölgelerinde ‘ilahi aklın taşıyıcıları’ olabilir. Bu durumda teoloji, ‘tek dünya – tek insanlık’ çerçevesinden ‘çok âlem – çok bilinç’ teolojisine evrilir.
Vahiy, artık yalnızca insanla değil, kozmosun bütünüyle kurulan bir iletişim haline gelir.
Eğer 3I/ATLAS, astronomların hesapladığı gibi yörüngesinden sapmadan geçip giderse, bu durum yüzeyde onun doğal bir kaya parçası olduğuna işaret ediyor gibi görünebilir. Ancak bu, yalnızca görünür davranış üzerinden hüküm vermektir. Kozmik ölçekte sessizlik, bilinçsizlik anlamına gelmez. Zira geliş amacı hakkında hiçbir bilgimiz yok. Eğer bu cisim gerçekten zeki bir türün teknolojik ürünü ise, onun eylemsizliği bile bir davranış biçimi, hatta bir protokol olabilir.
Tıpkı bir derin deniz aracının suların altına sessizce dalması gibi, yıldızlararası bir gözlem aracı da ‘fark edilmemek’ amacıyla mutlak sessizliğe gömülmüş olabilir. Böyle bir durumda, ‘manevra yapmadı’ gözlemi, ‘görünmez kalma görevinin başarıyla yerine getirildiği’ anlamına gelir.
Sessizlik bir yokluk değil, bir yöntem olabilir
Bir varlığın niyetini bilmememiz, onun mahiyetini eksiltmez. Karanlık maddeyi doğrudan göremememize rağmen etkilerini biliyor, dolayısıyla varlığını kabul ediyoruz. Benzer biçimde, 3I/ATLAS’ın amacını bilmememiz, onun doğasını belirlememizi engeller ama ‘doğal’ olduğunu kanıtlamaz. İnsan gözleminin sınırları, varlığın sınırları değildir. Dolayısıyla ‘sessizligi’ bir kanıt değil, bir bilinemezlik alanıdır.
Bu noktada ‘cehalet delil değildir’ ilkesi işler: Bir şeyin gözlemlenmemesi, onun yokluğuna değil, bizim algısal sınırımıza delildir. Bu yüzden cisim geçip gitse bile, onun yapay olabileceği olasılığı ortadan kalkmaz; çünkü biz yalnızca onun davranışını değil, niyetini değerlendirmeliyiz — oysa niyet bilinemezdir.

Hakikat arayışından ziyade, komplo teorisi ekimi olmuş kanaatimce.
İnsanın kendinden daha zeki bir tür arayışı ve beklentisi bile insanının aciz bir varlık olduğunun kabülü aslında. Diğer yandan insanlığın görüp, dokunabileceği bir tanrı arayışı aslında. İlahi iradeden daha ötesi olmadığı gibi, üç boyutlu evrende de insandan daha zeki bir tür yok bence. Bu arayışın evrilmesi gerek artık.