AYDOĞAN VATANDAŞ | YORUM
Tarihin en eski savaşlarından biri olan Truva Savaşı, yalnızca bir kent kuşatmasının değil, insanlığın zeka ile kibir arasındaki ince çizgide defalarca tökezleyeceğinin simgesidir. Truva Atı, sadece bir nesne değil; yanlış zaferin, sahte tehdidin ve tuzağa dönüşen algının bedenleşmiş halidir. O at, kapılar açıldığında yalnızca düşmanı değil, inananları da yutmuştur.
Yüzyıllar sonra, 15 Temmuz 2016 gecesi Türkiye’nin üzerine çöken karanlık, bize modern bir Truva anlatısı sunar. Bu defa tahtadan yapılmamış, ekranlardan, istihbarat notlarından, medya efektlerinden ve korku reflekslerinden örülmüştür. Ve bu yeni Truva’nın iki kapısı vardır: Biri Erdoğan’ın rakiplerini yanıltmak için açtığı, diğeri ise bizzat Erdoğan’ın kendisinin aldatılarak içine çekildiği.
Askeri deception, yani yanıltma sanatı, tarih boyunca savaş stratejisinin merkezinde yer almış ve klasik anlamda 5 temel prensip üzerine inşa edilmiştir. Bunlardan ilki, maksatlı bilgi sızdırmadır; düşmana sahte istihbarat sunularak yanlış kararlar alması sağlanır.
İkinci prensip gizlemedir; gerçek harekat planı büyük bir titizlikle saklanır ve düşmanın erişiminden uzak tutulur.
Üçüncüsü simülasyondur; olmayan bir askeri güç veya sahte bir niyet, düşmana varmış gibi gösterilerek onun dikkatini başka yöne çeker.
Dördüncü olarak, zamanlama manipülasyonu devreye girer; harekatın gerçek zamanı gizlenerek düşmanın hazırlıksız yakalanması hedeflenir.
Son olarak, hedef sapması uygulanır; düşmanın dikkatini yanlış cepheye yönlendirmek suretiyle asıl niyet maskelenir.
Sun Tzu’nun meşhur sözüyle özetlemek gerekirse: “Savaş, aldatmacadır.” 15 Temmuz’da başarıyla uygulanmıştır.
15 Temmuz, ilk bakışta, Erdoğan’ın politik zekasıyla şekillendirdiği büyük bir tasfiye manevrasıdır. Her darbe girişiminden sonra görülen olağanüstü hal rejimi, bu defa sadece devletin değil, toplumun da hücrelerine kadar nüfuz eden bir yeniden biçimlendirme aracına dönüşmüştür.

Merhum Fethullah Gülen’in adı etrafında örülen ‘şeytani düşman’ figürü, yalnızca bir güvenlik tehdidi olarak değil, kültürel ve siyasal bir temizlik gerekçesi olarak da devreye alınmıştır. Üniversiteler boşaltılmış, mahkemeler suskunlaştırılmış, medya diz çökmüş, sivil toplum parçalanmış, bürokrasi sadakat çizgisine çekilmiştir. Bu kadar geniş kapsamlı ve hızlı bir yeniden yapılandırmanın altyapısı, ancak uzun süreli hazırlıkla mümkündür.
Bu yönüyle 15 Temmuz, bir krizden çok bir fırsattır; dahası, bu fırsatın yaratılması için kontrollü bir kriz sahasının inşa edildiği kesindir. Nitekim ‘Spoiler’ belgeseli, bu çok katmanlı manipülasyonun detaylarını birer birer ortaya koyarak, olayın ardında yatan senaryonun mimarisine ışık tutmaktadır.
Fakat mesele burada bitmez. Çünkü tarihi yalnızca zafer kazananların yazmadığını bilen herkes, bu tür krizlerin çift yönlü doğasına da dikkat kesilmek zorundadır. Deception, yani yanıltma, savaşın kadim sanatıdır ama en sofistike biçimi, hedefin yalnızca düşmanı değil, kendini de kandırmasına yol açan versiyonudur.
Ve belki de Erdoğan’ın en büyük yanılgısı, devletin bütün imkanlarını bir hayalete karşı seferber ederek, aslında kendi kapasitesini tüketmesidir.
Erdoğan’ın deception pratiği yalnızca sahadaki askeri veya siyasi manevralarla sınırlı değildir; aynı zamanda stratejik niyetin psikolojik zeminde kurgulanmasıyla da ilgilidir. Nitekim 15 Temmuz’dan kısa süre önce yaveri Kurmay Albay Ali Yazıcı’ya söylediği “Cemaati 10 yıl içinde bitireceğiz.” sözü, bu uzun vadeli planın itirafıdır.
Bu ifade, Erdoğan’ın zihninde Cemaatle herhangi bir uzlaşı arayışının hiç var olmadığını, aksine onu tamamen ortadan kaldırmaya dönük bir yok etme stratejisi güttüğünü açıkça göstermektedir. Bu da Erdoğan’ın, düşmanını yalnızca alt etmeyi değil, onun varlığını dahi silmeyi hedefleyen çok katmanlı yanıltma siyasetinin bir parçasıdır.
Gerçek şu ki, merhum Fethullah Gülen ve etrafındaki diaspora yapısı, Erdoğan’ın düşündüğü gibi fiziksel olarak tasfiye edilebilecek bir yapı değildir. Onu yalnızca sınırların içinde konumlandırmak, dar anlamda bir güvenlik meselesine indirgemek, zaten başlı başına bir stratejik yanılsamadır. Bu harekete yönelik başlatılan “topyekûn savaş”, aslında kazanılamayacak bir savaşa yatırım yapmaktır.
Erdoğan, kendi inşa ettiği tehdit algısının içine hapsolmuş; bu algıyı sürekli beslemek zorunda kalarak hem ülkenin enerjisini hem de kendi siyasi manevra alanını giderek daraltmıştır. Bugün içeride susturulmuş muhalefet, çökmüş yargı sistemi, işlevsizleşmiş parlamento, liyakatsizleştirilmiş bürokrasi, Erdoğan’ın düşman seçme biçiminde yaptığı stratejik hataların faturasını göstermektedir. Bütün gücünü düşman ilan ettiği bir Cemaat’e yönelten bir liderin, o gücü başka alanlarda kullanamaması artık yapısal bir engeldir.
Erdoğan’ın bir başka stratejik yanılgısı ise, Cemaat gibi organik yapılarla örülü bir hareketin, birkaç ismin kriminalize edilmesiyle yok edilebileceğine inanmasıdır. Oysa böyle yapılar, merkezî otoritelerden çok, ortak hafıza, inanç ve ahlaki motivasyonla ayakta kalır. Yönetim kadrosunda hedef alınan bir iki figürün itibarsızlaştırılması, bu hareketin düşünsel varlığını sona erdirmez; bilakis onu daha da dirençli bir yapıya dönüştürür. Erdoğan, düşmanını anlamadan savaşmayı seçmiş; bu da onu, kendi inşa ettiği tehdidin bitmeyen gölgesine mahkûm etmiştir.
Güç, yalnızca sahip olunan değil, nasıl kullanıldığıyla anlam kazanan bir araçtır. Ve bazen, liderler en güçlü olduklarını düşündükleri anda en savunmasız hale gelirler. Erdoğan’a, 2012 sonrası sistemli biçimde servis edilen “devlet içinde örgütlü paralel yapı tehdidi”, zamanla tekil bir güvenlik sorunu olmaktan çıkıp bir varoluş meselesine dönüşmüştür.
Tarihte pek çok lider, gerçek düşmanını tanımadan, ona yöneltilen sahte hedeflere odaklanarak hem kendini hem de ülkesini felakete sürüklemiştir. Hitler, Normandiya çıkarmasında Müttefiklerin asıl harekatını yanlış okumuş; Stalin, Barbarossa Operasyonu öncesi uyarıları göz ardı ederek Moskova kapılarına kadar Nazi birliklerini buyur etmiştir.
Erdoğan’ın 15 Temmuz sonrası tüm dikkatini iç tehdit olarak kodladığı bir yapıya yönlendirmesi de, benzer bir stratejik körleşmeye örnek teşkil edebilir. Oysa gerçek tehdit, içerideki bir dini gruptan çok kurumların çöküşüdür. Erdoğan bu savaşı kazanamaz çünkü savaşın kendisi, kazanılması istenmeyen bir oyun.
Üstelik bu savaşın yarattığı en derin tahribat, yalnızca siyasal ya da ekonomik değildir; Türkiye’nin sahip olduğu en değerli varlık olan nitelikli insan kaynağının kitlesel biçimde yok edilmesidir. 15 Temmuz sonrasında on binlerce hâkim, savcı, akademisyen, asker, diplomat, öğretmen ve teknokrat, çoğu zaman yalnızca bir fişleme listesine dayanılarak görevden alındı, hapsedildi ya da ülkeyi terk etmek zorunda bırakıldı. Bu süreç, yalnızca bireyleri değil, kurumların hafızasını da silmiştir.
Yıllarını TSK’da geçirmiş kurmay subayların yerini, hızla terfi ettirilmiş sadakat temelli kadrolar aldı; dış politikada deneyimli diplomatların suskunluğunda, temsil kabiliyeti zayıf bir dış ilişkiler pratiği şekillendi; akademinin nitelikli kadroları yerini sessizliği tercih eden memurlara bıraktı. Bu boşalma, kısa vadede rejim sadakatiyle doldurulmuş görünse de, uzun vadede Türkiye’yi hem içerde savunmasız hem de dışarıda etkisiz bırakmıştır.
Savunma kapasitesini liyakat yerine sadakat üzerine inşa eden bir devletin, bölgesel aktörler karşısında caydırıcılığı erimeye mahkûmdur. Bugün Ege’de Yunanistan, Kuzey Suriye’de farklı vekil güçler, Güney Kafkasya’da Rus nüfuzu, Doğu Akdeniz’de enerji koalisyonları karşısında Türkiye’nin stratejik refleksleri zayıflamış, öngörü kabiliyeti törpülenmiştir.
Bu yalnızca bir dış politika sorunu değil, doğrudan içerdeki “kadro kuraklığı”nın yansımasıdır. Kurumlarını itibarsızlaştıran, deneyimi kriminalize eden, entelektüel üretimi tehdide dönüştüren bir devlet yapısı, dış dünyaya karşı da kırılgandır. Erdoğan’ın kendi iç tehdidini mutlaklaştırdığı noktada dış tehdide karşı ülkeyi savunmasız bırakması, işte bu yüzden bir stratejik yanılsamadır.
15 Temmuz, işte bu nedenlerle, yalnızca sahte bir darbe girişimi değil; çok katmanlı bir yanılsama mimarisidir. Erdoğan, bu mimarinin hem mimarı hem mahkûmudur. Truva’nın kapısını o açmıştır ama içeri giren yalnızca düşmanları değildir. O kapıdan, kendi zihnindeki Truva da içeri girmiştir.
Ve artık şu soruyu sormanın zamanı gelmiştir: Bir lider, kendi kurduğu yanılsamaya inandığında, gerçeği ona kim hatırlatır? Ya da daha da acı olanı: Gerçek, artık hatırlanmak istenir mi?

Tebrik ediyorum çok enfes bir yazı. Orijinal tespitleriniz olmuş. Çok istifade ettim.
cemaati yok etmek için ülkeyi yok etmeye kalktılar. burda muhalif partiler chp ve hdp bunu tarafları için manipüle ederek akp ve mhp ile birlikte davranmıştır.
tekrar cemaatin gelemeyeceği ülkeyi yeniden şekillendirdiler.
Aydoğan Bey,
2014-1015 yılları arasında İstanbul Boğaziçi Kimse Yok Mu? şubesinde çalışırken bu hadiseler patlak verdiğinde kahvaltı için ekmek aldığımız Nurtepe’de bir fırıncıdan ekmek alırken bana dedi ki:
Müsiad Başkanlığı görevinde bulunmuş Ömer Bolat’tan naklen şu bilgiyi paylaştı.
AKP’nin yeni iktidar olduğu yıllarda Ömer Bolat Erdoğan ile olan bir toplantısında şu sözleri söylediğini nakletti:
” ileriki bir zamanda Hizmet Hareketi diye bir cemaat olmayacak, onları bitireceğiz” der.
Fırıncı bunu naklederken, ” çok yazık, bu nasıl Müslümanlık” diye iç geçirdi.
Ben de Ali Yazıcı’nın sözü üzerine bu hatıramı paylaşmak istedim.
Siyasal İslamcıların ülkeye verdiği bunca zararın altında belki de şu düşünceler olabilir:
1. Medine’ye hicret eden Hz Muhammed’i sav bir devlet başkanı olarak görmeleri. Oysa Medine Vesikası birlikte yaşama kültürünü inşa eden bir sözleşme iken Hz Muhammed sav ise güvenilir bir hakem konumundadır.
2. Birinci şıkta ki yanlış algı üzerine Erbakan Hoca’nın kibir ve enaniyeti tehlikeyi daha da büyütmüş. Önce Esad Coşan Hoca ve cemaatiyle irtibat kesilmiş. Esad Coşan Hoca’nın bir kasette anlattığı üzere Erbakan kendini mutlak itaat edilmesi gereken bir Halife veya Ulül emr görüyor.
İşte bu Erbakan, ne Esad Coşan koruyor ne de Hasan Mezarcıyı.
3. Ki bu düşüncede olan bir Siyasal İslamcı, 50’li yıllardan beri 2000’li yıllara kadar iktidar olamamalarını kendilerini desteklemeyen Nur Hareketi (80’li yıllar itibariyle Hizmet Hareketi) ve Süleyman Efendi Cemaatiyle irtibatlandırıyorlar.
İşte Kehf Suresi 19/20. ayetlerde ifade edildiği gibi “iktidar olunca, gücü ellerine geçirince” ilk iş ittihad adında iltihak beklediler bu da olmayınca Hizmet Hareketi recmedildi. Yani, Türkiye ve Dünya çapında kazandığı itibarı ve imkanları yok edilmeye çalışıldı.
Allah’a şükür tamamen iflah olunmayan bir sonda Hizmet Hareketi Hocaefendi’nin Türkiye ve Dünya çapında “Örnekleri Kendinden Bir Hareket” olarak yaptığı “talattuf” ile az hasarla korunmuş oldu.