Zorluk ve meşakkatin amellerin sevabına etkisi

YORUM | Dr. YÜKSEL ÇAYIROĞLU

Kolaylık, İslam’ın en önemli ilkelerinden birisidir. Allah, pek çok âyet-i kerimede kulları hakkında zorluk değil kolaylık dilediğini beyan buyurur. “Allah, size kolaylık diler, zorluk dilemez.” (Bakara sûresi, 2/185) “O, dinde size zorluk verecek bir hüküm koymamıştır.” (Hac sûresi, 22/78) Allah size güçlük çıkarmak istemez. (Mâide sûresi, 5/6)

Peygamber Efendimiz (s.a.s) de bir taraftan dinin kolaylık olduğunu vurgularken (Buhari, İman 29), diğer yandan da zatında kolay olan bu dinin kendi kolaylığı içerisinde insanlara arz edilmesini, zorluk çıkarılmamasını emretmiştir. (Buharî, İlim 11) Başkalarına bunu emrettiği gibi Hz. Aişe’nin rivayetine göre kendisini de iki şeyden birisini tercih etme arasında serbest bırakıldığında günah olmadıkça kolay olanı seçmiştir. (Buharî, Menâkıb 23)

Bütün bu naslardan yola çıkan İslam fakihleri de dinde teklif-i mâlâ yutak (kaldırılamayacak mükellefiyetler) bulunmadığını ifade eder. Dolayısıyla İslam’ın emrettiği veya yasakladığı hükümlerin hiçbirisi insanın takatini aşmaz. Aşacağı zaman ruhsatlar devreye girer ve kolaylaştırmaya gidilir.

Bütün bunlardan dinî emirlerin yerine getirilmesinde veya yasaklardan uzak durulmasında hiçbir zorluk ve meşakkat bulunmadığı anlaşılmamalıdır. Elbette bunlar bir kısım zorlukları beraberinde getirir. Ne var ki Şatıbî’nin tafsilatlı olarak izah ettiği üzere ibadetlerdeki mutat olan külfet ve meşakkatler dahi Şarî Teâlâ tarafından bizatihi murat buyrulmamıştır. Bilakis söz konusu ibadetlerin emredilmesinin temel maksadı, dünyevî veya uhrevî bir kısım fayda ve maslahatların hâsıl olmasıdır.

Meşakkat ve zorluk bizatihi maksut olmadığına göre mü’minlerin de kolay yol varken, zor olanı tercih etmemeleri, durduk yere kendilerine zorluk çıkarmamaları asıldır. Buna göre din tarafından emredilmediği halde bir insanın daha fazla sevap kazanma amacıyla kendisine fazladan bir kısım zorluklar çıkarması doğru değildir. Böyle bir şey yapsa bile ekstradan sevap kazanamaz; hatta bid’at çıkarmış olacağı için mesul dahi olabilir.

Mesela bir insan daha fazla sevap kazanayım diye bütün gün oruçlu halde güneşin altında beklese ve bunu da sadece Allah rızası için yapsa yine de yaptığı yanlıştır. Zira dinde böyle bir ibadet yoktur. Nitekim Peygamber Efendimiz yaya olarak hacca gitmeyi adayan yaşlı bir kimsenin bu tavrını doğru bulmamış, kendisine eziyet etmesine Allah’ın ihtiyacı olmadığını söyleyerek ona hayvana binmesini emretmiştir. (Buhari, Eymân 31) Kısacası meşakkat ve zorluğun bizatihi kendisi dinen istenmediği gibi bir ibadet tarzı da değildir.

İbadetlerde Meşakkat-Mükafat İlişkisi

Öte yandan her ne kadar dinde kolaylık asıl olsa ve meşakkatin bizatihi kendisi matlup olmasa da pek çok dünyevî ve uhrevî hayrın elde edilmesi bir kısım meşakkatlere katlanmaya bağlıdır. Söz konusu zorluk ve meşakkatler olmasaydı imtihanın da bir anlamı kalmazdı. Kaldı ki sebepler diyarında yaratılan insan, bırakalım ebedî ahiret yurdunu kazanma adına katlanacağı sıkıntıları, kısacık dünya hayatını idame ettirme adına dahi nice sıkıntılara katlanmaktadır.

Hiç şüphesiz dinin emirlerinin tamamı aynı kolaylık ve zorlukta değildir. Mesela yemeğe başlarken besmele çekmek nefse ağır gelmezken, özellikle soğuk kış aylarında sabah namazını cemaatle eda edebilme adına mescide gitmek çoğu insana zor gelir. Dinin evlilikle ilgili yaptığı teşviklerin yerine getirilmesi çoğu zaman nefsin de istekleriyle aynı istikamettedir; fakat içki, zina ve kumar gibi haramlardan uzak durulması için iradenin hakkının verilmesine ihtiyaç vardır.

Bu yüzden İslam, bir taraftan yerine getirilmesi nefse ağır gelen mükellefiyetler için büyük mükafatlar vaat ederken, diğer yandan da insanın kaçınmakta zorlanacağı haramlar için ağır tehditlerde bulunmuştur. Mesela Allah Resûlü (s.a.s), sıkıntı ve güçlük içerisinde tastamam alınan abdesti, hataları silecek ve dereceleri yükseltecek çok faziletli bir amel olarak göstermiş (Müslim, Taharet 41) veya uzak bir yerden mescide gelip giden kimsenin atacağı her adımla birlikte bir günahının silineceğini ve derecesinin yükseleceğini beyan buyurmuştur. (Buharî, Ezân 30) Efendimiz’in farklı hadislerinde mü’minleri yatsı ve sabah namazını cemaatle kılmaya teşvik etmesi de çekilen meşakkat nispetinde sevabın da artacağını gösterir. Mesela O bir hadislerinde şöyle buyurur: “Sabah ve yatsı namazlarındaki sevap ve fazileti bilseydiniz sürünerek de olsa gelirdiniz.” (Buhari, Ezan 32)

Zorluk ve kolaylık bizatihi dinî emirlerin mahiyetinden kaynaklanabileceği gibi bazen de içinde yaşanılan şartlardan ve haricî faktörlerden kaynaklanır. Mesela zengin bir insan için kurban mükellefiyetini eda etmek kolay iken, sadece kurbana yetecek parası olan bir kişinin kurban kesmesi çok daha zordur. Genç, sağlıklı ve zengin birisinin yaptığı hac ile yaşlı, hasta veya fakir bir insanın yaptığı haccın zorluğu da aynı derecede değildir.

Bu yüzden Efendimiz’e hangi sadakanın daha hayırlı olduğu sorulduğunda şöyle cevap vermiştir: “Sağlıklı, mala karşı tamahkâr, zenginliği umar ve fakirlikten korkar bir durumdayken verecek olduğun sadaka.” (Buharî, Zekât 11) Zengin olan, mala ihtiyacı olmayan veya ölümle burun buruna olan kimsenin sadaka vermesi nispeten kolaydır. Fakat mala en çok ihtiyacı olduğu bir zamanda insanın sadaka vermesi nefsine çok ağır gelir. Fakat kişi iradesiyle bu zorluğu aşabilirse sevabı da fazla olur.

Normal bir insan açısından adaleti gözetmek kolay olabilir; fakat sorumluluk alanı oldukça geniş olan bir ülke başkanının adil olması hiç de kolay değildir. Aynı şekilde gençlerin kendilerini ibadet ü taate vermeleri yaşlılara nispetle çok daha zordur. Keza münzevi bir insanın zinadan uzak kalması kolay olsa da, zina adına bütün şartların hazır olduğu bir kimsenin bundan uzak durması çok daha zordur. Bu sebeple Efendimiz, zorluklarına rağmen bunları başarabilenleri arşın gölgesinde gölgelenmekle müjdelemiştir. (Buharî, Ezan 36) Bir gün bir gece sınır nöbeti tutmanın, gündüzü oruçlu gecesi ibadetli geçirilen bir aydan daha hayırlı olmasının önemli bir sebebi de böyle bir amelin taşıdığı risk ve zorluktur. (Müslim, İmâre, 163)

“Adalet güzeldir; idarecide olursa daha güzeldir. Cömertlik güzeldir; zenginde olursa daha güzeldir. Vera güzeldir; alimde olursa daha güzeldir. Sabır güzeldir; fakirde olursa daha güzeldir. Tevbe güzeldir; gençte olursa daha güzeldir. Hayâ güzeldir; kadında olursa daha güzeldir.” (Deylemî, Müsnedü’l-firdevs, 3/92) hadisine de bu açıdan bakılabilir. Yani bir amelin yerine getirilmesi zorlaştıkça, ona verilecek mükafat da artmaktadır.

Burada şu hatırlatmayı yapmak faydalı olacaktır: Dinin bütün emirleri önemli hayırlara sebep olur, fert veya toplum açısından mühim fayda ve maslahatlar barındırır. Fakat mü’min için asıl olan, sebep olacağı meşakkatlere veya sağlayacağı maslahatlara bakmaksızın Allah’ın bütün emirlerini arızasız kusursuz yerine getirmektir. Allah’a kul olmanın gereği budur. Madem ki O’nun rızasının elde edilmesi, rü’yetullaha mazhar olunması, ebedî Cennetlerin peylenmesi Kur’ân ve Sünnet yörüngeli bir hayat yaşamaya ve sürekli murad-ı ilahinin takip edilmesine bağlıdır; o halde hakikî bir mü’min açısından dini adına üç-beş günlük dünya hayatında çekeceği sıkıntıların da, elde edeceği dünyevî ve maddî menfaatlerin de çok bir önemi kalmaz.

Zor Zamanda Dine Sahip Çıkmanın Kıymeti

Herkesin dünya arkasında koştuğu, Müslümanların zayıf, fakir ve zelil olduğu, dindarların baskı altında tutulduğu, hatta zulüm ve işkencelere maruz kaldığı bir dönemde dine sahip çıkanlarla; bolluk ve rahatlık içinde yaşandığı, güçlü olunduğu, dine sahip çıkmanın dünyevi avantajlarının bulunduğu bir dönemde din adına yapılan hizmetler de elbette aynı olmayacaktır. Bu yüzden İslam, bir kısım mahrumiyetler yaşama pahasına olsa ve ciddi fedakarlıklar ortaya koymayı da gerektirse bu tür amellerin yerine getirilmesini teşvik etmiş ve bu tür kişilerin büyük hayır ve sevaplar kazanacaklarını müjdelemiştir.

Sahabeyi büyük yapan ve pek çok âyet-i kerimede Cenab-ı Hakk’ın övgüsüne mazhar kılan da onların zor zamanda dine sahip çıkmalarıdır. Bir âyette şöyle buyrulur: “Muhacirlerden ve ensardan o ilkler ve bir de ihsan şuuruyla onlara tâbi olanlar var ya, Allah onlardan razı, onlar da Allah’tan razıdırlar. Allah onlara, altlarından ırmakların çağladığı, içinde ebedî kalacakları cennetler hazırlamıştır. İşte büyük kurtuluş budur.” (Tevbe sûresi, 9/100) Diğer bir ayet ise şu şekildedir: “İman edip, hicret edenler, Allah yolunda cihad edenlerle onlara kucak açıp yardım eden ensar var ya, işte gerçek mü’minler bunlardır. Bunlara bir mağfiret ve pek değerli bir nasip vardır.” (Enfal sûresi, 8/74)

Sahabenin büyüklük ve faziletiyle ilgili Efendimiz’den (s.a.s) gelen pek çok rivayet vardır. Mesela O, bir hadislerinde insanların en hayırlılarının, içinde bulunduğu asırda yaşayanlar olduğunu beyan etmiştir. (Buharî, Fedâilu’l-ashâb 1) Şu hadiste ise onlarla daha sonra gelen nesiller karşılaştırılmıştır: “Ashabım hakkında uygunsuz sözler söylemeyin. Eğer, sizden birinin Uhud dağı kadar altını olsa ve bunun tamamını Allah yolunda infak etse bu, onların bir-iki avuçluk infakına, hatta yarısına bile mukabil gelmez.” (Buharî, Fedâilu’l-ashâb 5)

Kaldı ki sahabenin bile hepsi aynı seviyede tutulmamıştır. Herkesin mesafeli durduğu veya karşı çıktığı bir dönemde Efendimiz’in yanında yer alan ve İslam’a sahip çıkanlar, nispeten şartların kolaylaştığı ve Müslümanların güçlendiği dönemde İslam’a girenlerden daha üstün tutulmuştur. Zira birincilerin Allah yolunda katlanmak zorunda kaldıkları sıkıntı ve zorluklar tahammül edilmez boyutlara ulaşmıştır. Şu ayet bu derece farkını açıkça beyan eder: “Sizden fetihten önce infak eden ve savaşan kimse ile fetihten sonra infak edip savaşan elbette bir olmaz. İşte onlar, bundan sonra infak edip savaşanlardan derece bakımından daha yüksektir.” (Hadid sûresi, 57/10)

Hiç şüphesiz sahabe açısından katlanılması oldukça zor olan imtihanlardan birisi Bedir savaşıydı. Bu sebepledir ki Efendimiz (s.a.s), onlar hakkında şöyle buyurmuştur: “Belki de Allah Bedir ehline, ‘Bundan böyle istediğinizi yapın, sizi bağışladım.’ demiştir.” (Buharî, Cihad 141) Müslümanlar açısından oldukça zor bir sefer olan Tebük savaşı hazırlıkları esnasında en büyük maddî yardımı Hz. Osman yapmıştı. Onun bu zor zamanda yaptığı fedakarlığın Allah katında nasıl değerli olduğunu Allah Resûlü şu ifadeleriyle anlatmıştır: “Bugünden sonra yapacakları Osman’a zarar vermez.” (Tirmizi, Menâkıb 19)

Şüphesiz ki Allah her iyiliği mükafatlandıracaktır. Kur’ân’ın ifadesiyle kim zerre miktarınca iyilik yaparsa bunun karşılığını görür. (Zilzâl sûresi, 99/7) Hatta Allah, bir ayet-i kerimede her bir iyiliği en az on katıyla (En’âm sûresi, 6/160), başka bir âyet-i kerimede ise yedi yüz katıyla mükafatlandıracağını beyan eder. (Bakara sûresi, 2/261) Kadir gecesinin ise bin aydan daha hayırlı olduğu bildirilir. (Kadr sûresi, 97/3) Bunların yanında bazı amellerin mükafatının hesapsız ödeneceğini ifade buyuran ayetler de vardır. (Bakara sûresi, 2/212; Zümer sûresi, 39/10)

Amellerin Ramazan ayı veya Kadir gecesi gibi kıymetli bazı zaman dilimlerinde veya Mekke ve Medine gibi mübarek bazı mekânlarda eda edilmesi onların kıymetini artırdığı gibi, içinde bulunulan şartların zorluk ve güçlüğü de yapılan amelleri Allah katında daha değerli kılar. Yani aynı ameli yapan iki kişiden birisi, içinde bulunduğu zaman, mekân veya şartların bir gereği olarak diğerinden kat kat fazla sevap kazanabilir. Bir kişi zor ve sıkıntılı zamanlarda yaptığı amellerini, rahatlık ve bolluk zamanlarında kat katıyla eda etse bile aynı mükafatı elde edemeyebilir.

Bu açıdan her mü’minin, şartların ağırlaştığı ve dine sahip çıkmanın zorlaştığı dönemleri birer “ganimet mevsimi” bilmesi ve bu dönemlerde yapılması gerekli olan dinî vazifelerini daha bir ihtimamla yapmaya gayret göstermesi gerekir. Şartlar zorlaştıkça dine sahip çıkanların sayısı da azalacaktır. Fakat yaşanan sıkıntılı sürecin sonunda kazançlı çıkanlar da bu azlar olacaktır. Çıkarlarına, kendi hesaplarına ve istikbal beklentilerine kapılanlar ya da temsil ettikleri konumdan ötürü maruz bırakıldıkları acı ve ıstıraplara katlanamayıp saf değiştirenler ise bu ilahî lütuflardan mahrum kalacaklardır.

Haddizatında Allah yolunda mal ve can ile mücadele etme, iyilikleri yayıp kötülükleri önleme, dinî, ahlâkî ve insanî değerleri neşretme gibi amellerin Allah katında nasıl değerler üstü değerlere sahip olduğu birçok âyet ve hadiste ortaya konulmuştur. Peygamberlerin de temel misyon ve vazifesi budur. Dolayısıyla herhangi bir dönemde bu vazifelerin mümessili olan peygamber yolunun yolcuları da Allah katında ayrı bir değer ve kıymete ulaşacaklardır. Bununla birlikte büyük risklerin göze alınmadıkça dine hizmet edilemediği, ağır imtihanların yaşandığı, baskı ve zulümlerin birbirini izlediği zor zamanlarda bu yoldan ayrılmayanlar, yolculuğun meşakkatlerini göğüsleyenler ve durmaksızın yola devam edenler ise elbette öncekilere nispetle çok daha büyük mükafatlara nail olacaklardır.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin