Zaman, tarih ve karanlık çağ 

YORUM | SEYİD NURFETHİ ERKAL

Kur’ân-ı Hakîm; “Onlar bir ümmetti gelip geçti. Onlara kendi kazandıkları, size de kendi kazandığınız; siz onların yaptıklarından sorulacak değilsiniz.” (Bakara, 2/134) demek suretiyle, tarihî vâkıaları kıssalar suretinde nakletmekten asıl maksadının, her asrın müminlerine kendi hayatları için dersler çıkarabilecek ibret levhaları sunmak olduğunu ihtar eder.

Bu kıssalardan ders almakla, aldığımız bu dersleri hayatımıza tatbik etmek adına yapmamız gereken, idrak ettiğimiz zamana ait vâkıaları ilâhî âyetlerin ışığında dikkatlice okumaktır. Kur’ân-ı Hakîm’de bildirildiği şekilde vâkıaların gelişim çizgisini, detaylarda boğulmadan ana hatlarıyla takip etmek ve iktisadi ve siyasi şartlar, insânî plan ve iradeler gibi arzî pek çok sebep eşliğinde gerçekleşen tarihi hadiseleri bizzat bu enstrümanların eseriymiş gibi görmeden duyup, anlamak, imani bir okuma yapabilmek adına mecburi şartlardandır.

Kur’ân’ın anlattıklarına “kıssadan yalnız bir hisse ve bir hikâye-i tarihiyeden ibaret değil, belki bir küllî düsturun efradı olarak her asra ve her tabakaya hitap ederek taze nâzil oluyor” (Sözler, s. 491) şeklinde yaklaşmak; gerek Kur’ân’ı kendi anlam genişliği içinde idrak edebilmek, gerekse de idrak ettiğimiz zamanın ruhunu çözüp, aşabilmek için vazgeçilmez bir esastır. Bu tür bir idrak, Rabbin bizi Kur’ân’a muhatap kıldığı vakte hürmet etmenin ve bu çerçevede ibnü’l-vakt (zamanın çocuğu) bir Kur’ân talebesi olabilmenin gereği sayılmalıdır.

Bu anlayış içerisinde Kitap’la muhatap olanlar için; “Kur’ân-ı Hakîm’de çok hâdisât-ı cüz’iye vardır ki, her birisinin arkasında bir düstûr-u küllî saklanmış ve bir kanun-u umumînin ucu olarak gösterilmektedir.” (Sözler, s. 261) Gerçekleşen hadiselere ve önüne çıkan bâdirelere bu genel esaslar çizgisinde bakan Kur’ân talebesinin, pek çok çözülmez zannedilen meseleyi, Rabbi’nin ihsanı olan imanî basireti ve Kur’ânî ferasetiyle çözmesi mümkündür. Zira; “zaman-ı mazi, zaman-ı müstakbel tohumlarının mahzeni ve şuûnâtının aynası olduğu gibi müstakbel dahi mazinin tarlası ve ahvâlinin aynasıdır.” (Sözler, s. 270)

Kur’ân-ı Hakim’de tarihin belirleyici hattı olarak Hak’la batılın mücadelesi çizilirken; bu çizgide yer alan ana duraklar olarak da her biri kendi zamanında insaniyetin zirvesi olan resuller işaretlenmektedir. Tarih denilen okulda ders gören beşeriyet, her bir sınıfı farklı bir Rabbani elçinin nezaret ve riyasetinde tamamlarken; kemalâta doğru seyrini de vâris-i nebi zatların rahle-i tedrisinde ders görmek suretiyle devam ettirmektedir. Vahyin gölgesinde devam eden bu seyr sadece manevi değil aynı zamanda maddi terakkiyi de meyve veren bir vetiredir.

Kur’ân-ı Hakîm, enbiyâları, insanın cemaatlerine terakkiyât-ı mâneviye cihetinde birer pîşdar ve imam gönderdiği gibi, yine insanların terakkiyât-ı maddiye sûretinde dahi, o enbiyânın her birisinin eline bazı hârikalar verip yine o insanlara birer ustabaşı ve üstad etmiştir. Onlara mutlak olarak ittibâa emrediyor.” (Sözler, s. 270)

Nebiler hususen resuller, resuller içinde has manada ulü’l-azm peygamberler vasıtasıyla bir dersten diğerine, bir sınıftan başka bir sınıfa geçirilen insanlık, kemalâta doğru seyrini nübüvvet ufkunda Hâtem-i Rusül Efendimiz’le (aleyhissalâtü vesselâm) tamamladıktan sonra asfiya-yı muhakkikîn denilen nübüvvet davasının vârisleri vesilesiyle eğitimini sürdürmüştür. Bu zatlar idrak ettikleri devre münasip irşad misyonunu icrâ adına zamanın anlayışına uyup, onun rengini almaktan öte; zamanı aşan vahyî hakikatler ile o tarih dershanesinin rahle-i tedrisindekilere hitap etmekte ve idrak ettikleri vakti, Hakikat’in değişmez rengi ile boyamaktadırlar.

İnsanlığın kemâlâta sevki süresince tarihi hadiselerin azim dalgalarının eşliğinde bazen açık ve görünür bazen gizli ve perde altında bir dip akıntısı olarak devam ede gelen Hak ile batılın mücadelesini Kur’ân-ı Hakîm gözümüz önüne sermekle müminler olarak oynamamız gereken rolü bizlere talim etmektedir. Tarih boyunca maddi iktidar ile manevi otoritenin tek elde temsili pek nadiren mümkün olsa da Hazret-i Âdem ile Şeytan’ın mücadelesinden bugüne yeryüzünde her daim devam eden asıl mücadele manevi, ilmi ve ameli cepheleriyle Hak ile batılın savaşı olmuştur.

İşte, bak: Âlem-i insaniyette, zaman-ı Âdem’den şimdiye kadar iki cereyân-ı azîm, iki silsile-i efkâr, her tarafta ve her tabaka-yı insaniyede dal budak salmış iki şecere-i azîme hükmünde –biri silsile-i nübüvvet ve diyânet, diğeri silsile-i felsefe ve hikmet– gelmiş, gidiyor. Her ne vakit o iki silsile imtizâc ve ittihad etmiş ise, yani silsile-i felsefe, silsile-i diyânete dehâlet edip itaat ederek hizmet etmişse, âlem-i insaniyet parlak bir sûrette, bir saadet, bir hayat-ı içtimâiye geçirmiştir. Ne vakit ayrı gitmişler ise, bütün hayır ve nur, silsile-i nübüvvet ve diyânet etrafına toplanmış ve şerler ve dalâletler felsefe silsilesinin etrafına cem’ olmuştur.” (Sözler, s. 587)

Kur’ân-ı Kerim’de yer alan ve Hak ile bâtıl mücadelesinin tarihî seyrini nazara veren kıssalar üstûrevî hikâyeler olmadığı gibi, tarih bilgimiz artsın diye anlatılmış beşerî malumat cinsinden de değildir. İlâhî cânipten ders verilen bu tarih şuuru ile bize; bu dünya meydanında ve zaman hattında istikamet üzere imrâr-ı hayat etmenin düsturları ve dâhil olduğumuz kâfilenin kıymeti ile vazifemizin ciddiyeti ders verilmektedir.

Kul namazında “nimet verdiklerinin yoluna” (Fâtiha, 1/7) derken idrak ettiği zamanı aşan bir bilinçle, insanlık tarihinin başlangıcından bugüne devam eden ve kıyamete dek devam edeceğine inandığı bir kâfilenin ferdi olma şuuruna yükselmekte ve “nebiler, sıdıklar, şehidler ve salihlerden oluşan” (Nisa, 4/69) azim bir kâfileye dâhil olduğunu tahayyül ve kabul ederek, emniyet içinde saadeti zevk edebilmektedir.

Günde kırk defa tekrar ettirilmekle tazelenen bu şuur ile insan geleceğin korkularından ve geçmişin hüznünden ruhen azad olurken, bu kafilenin başındaki Zat’a (sallalahu elyhivessellem) tecdid-i biat etmekle durduğu yerin doğruluğunu ve dayandığı noktanın sarsılmazlığını da nefsine telkin edip, hissetmektedir.

Sonra o hâlde dediğim vakit, baktım ki: Mâzi tarafına göçüp giden kâfile-i beşer içinde gayet nurâni, parlak; enbiyâ, sıddîkîn, şühedâ, evliya, sâlihîn kafilelerini gördüm ki; istikbal zulümâtını dağıtıp, ebede giden yolda bir cadde-i kübrâ-yı müstakîmde gidiyorlar. Bu kelime, beni o kâfileye iltihak etmek için yol gösteriyor; belki iltihak ettiriyor. Birden, fesübhânallah dedim. Zulümât-ı istikbali tenvir eden ve kemâl-i selâmetle giden bu nurâni kâfile-i uzmâya iltihak etmemek, ne kadar hasâret ve helâket olduğunu zerre miktar şuuru olan bilmesi lâzım.” (Mektubat, s. 446)

Tarih denilen kısacık beşerî zaman hattına Kur’ânî bir gözle bakıldığında, insanoğlunu ruhlar alemi denilen “metahistoria/tarihöncesi”den ahiret adı verilen “posthistoria/tarihötesi”ne bağlayan çizgide gerçekleşen hadiseler ne kadar dehşet verici ve hüzün telkin edici olsa da hikmet nazarıyla bakıldığında ibret ve marifet verici âyetler olarak değerlendirmek mümkündür. Ancak böyle Kur’ânî bir bakış sayesinde insan, tarihin zihnine boca ettiği korku ve kederlerden âzâde olurken; “Allah’ın velîlerine korku yoktur, onlar üzüntüye de uğramazlar.” (Yunus, 62) “Allah iman edenlerin yardımcısıdır, onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır.” (Bakara, 257) âyetlerinde haber verilen müjdelere de bir cihetle mazhar olabilmektedir.

Eğer hidayet-i İlahiye yetişse, iman kalbine girse, nefsin firavuniyeti kırılsa, Kitabullah’ı dinlese, o vakıada ikinci halime benzeyecek. O vakit birden kâinat bir gündüz rengini alır, nur-u İlahî ile dolar. Âlem
اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ âyetini okur. O vakit zaman-ı mazi, bir mezar-ı ekber değil, belki her bir asrı bir nebinin veya evliyanın taht-ı riyasetinde vazife-i ubudiyeti îfa eden ervah-ı sâfiye cemaatlarının vazife-i hayatlarını bitirmekle “Allahü Ekber” diyerek makamat-ı âliyeye uçmalarını ve müstakbel tarafına geçmelerini kalb gözü ile görür.” (Sözler, s. 334)

İlahî canipten sadece aklî değil aynı zamanda ruhi bilincimize tâlim edilen, beşer zamanını aşkın bu tarih şuuru sayesindedir ki insan; bir cebrî lutfî olarak idrak ettiği kendi zaman ve zeminine ait vazifeyi hakiki manada bilebilecek ve zamanın neredeyse bütün bilinçleri kuşatıp, tesiri altına alan anlayışından zihnini soyutlayıp, kurtarmakla, zamanın ruhunu nebevi terbiye istikametinde dönüştürme misyonunu yine kaderin müsaade ettiği nispette inşallah eda edebilecektir.

(devam edecek)

1 YORUM

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin