Yolsuzluk “Humus” adıyla meşrulaştırılabilir mi? (2)

YORUM | Dr. YÜKSEL ÇAYIROĞLU

Geçen yazımızda, Ehl-i Sünnet ulemasına göre devlet başkanının, elde edilen ganimetler üzerinde humus hakkının olup olmadığı üzerinde durduk. Şiîlerin dışında, ulemadan hiç kimsenin bunu tecviz etmediğini belirttik. Acaba devlet başkanının, “halife” veya “imam” vasfıyla devlet gelirleri üzerinde başka bir hakkı var mıdır?

Devlet Başkanının Maaşı

Hemen belirtmek gerekir ki devlet başkanı, devlet gelirleri ve kamu malları karşısında diğer vatandaşlardan farksızdır. Yapması gereken de vali, hakim veya komutan gibi diğer devlet memurlarında olduğu gibi geçimine yetecek ölçüde bir maaş almasıdır.

Allah Resûlü’nün (s.a.s) ve ondan sonra gelen dört halifenin uygulamaları, devlet anlayışının ve siyaset düşüncesinin şekillenmesi noktasında ayrı bir öneme haizdir. Devlet başkanının, beytülmal ile nasıl bir ilişkisinin olduğunu, devlet gelirlerinden ne ölçüde istifade edebileceğini anlamanın yolu da onların hayatlarına bakmaktır.

Daha önce de zikrettiğimiz üzere Kur’ân-ı Kerim, savaş yapılmaksızın sulh yoluyla kazanılan fey gelirleriyle, ganimet mallarının bir kısmının Hz. Peygamber’e ait olduğunu bildirmiştir. Ne var ki O, hiçbir zaman bu malları tamamıyla kendine mâl etmemiş; daima ihtiyaçlarından ve aile fertlerinin nafakalarından arta kalan miktarı beytülmale aktarmıştır. Yani harp için silah satın alma, fakirleri doyurma ve muhtaçlara yardım etme gibi kamusal hizmetlere harcamıştır.

Efendimiz’in (s.a.s) son derece sade ve mütevazi bir hayat yaşamış olması ve geride silahlarının, beyaz bir katırın ve az miktarda bir arazi parçasının dışında bir miras bırakmaması da bunu gösterir. Kaldı ki o, arazinin gelirinin ailesi için harcanmasını, kalan malların ise devlet hazinesine devredilmesini vasiyet etmiştir. Ulema da, “Biz peygamberler zümresi miras bırakmayız; bizim geride bıraktığımız her türlü servet sadakadır.” (Buhârî, Humus 1) hadisinden hareketle O’nun vefatını müteakip geride bıraktığı malların kamusal hizmetlere harcanacağını belirtmiştir.

Allah Resûlü’nün, vefatından kısa bir süre önce elinde kalan yedi dirhemin fakirlere dağıtılmasını istemesi ve bununla Allah’ın huzuruna çıkmaktan haya edeceğini belirtmesi de O’nun mal karşısındaki istiğnasını ve hassasiyetini anlama adına oldukça önemlidir. Vefat ettiği sırada zırhının, borcu karşılığında bir Yahudi’nin elinde rehin bulunduğunu da hatırlatmakta fayda var.

Hz. Ebu Bekir, halife olduktan sonra, beytülmalden bir şey almayı düşünmez; çalışarak ve ticaret yaparak geçimini sağlamaya devam eder. Ta ki Hz. Ömer’in yapacağı teklife kadar. Hz. Ömer, başka işlerle uğraşmasının onu devlet işleriyle ilgilenmekten alıkoyacağını düşünür. Bu sebeple de ona maaş bağlanmasını teklif eder. Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer’in bu teklifine kadar devlet mallarından şahsı için bir harcama yapmaz.

Onun şu sözleri kamu mallarına bakışını net olarak ortaya koyar: “Ben kendimi Allah’ın malı (kamu maları) ve Müslümanların fey gelirleri karşısında, yetimin mallarına bakmayı üstlenen vasi yerine koydum. Eğer vasi zenginse bakmakta olduğu yetimin mallarından bir şey alamaz. Fakirse bu durumda örfe uygun bir şekilde istifade eder.” (Tarihu’l-Yâ’kûbî, 2/25)

Hz. Ebû Bekir’in ölüm döşeğindeki sözleri ve vasiyeti, onun hayatı boyunca bu sözlerine bağlı kaldığını gösterir. Zira o,  vefatından önce kızı Hz. Aişe’ye, Müslümanların hazinesini zenginleştirmeye karşı büyük arzu duyduğunu ve beytülmalden maaş almak istemediğini belirttikten sonra, o zaman kadar hazineden aldığı toplam miktar karşılığında filan yerdeki tarlasının hazineye verilmesini ve kendisine tahsis edilen köle, deve ve elbisenin de öldüğü zaman Hz. Ömer’e teslim edilmesini vasiyet etmiştir. Ölümünden sonra onun bu vasiyeti yerine getirilmiştir. Dolayısıyla o, ihtiyacından arda kalan bütün malları yeniden beytülmale iade etmiştir. Onun bıraktığı malları ve vasiyetini öğrenen Hz. Ömer, “Kendinden sonra halife olacak kimseye çok zor bir görev bıraktın.” demiştir.

Hz. Ömer her ne kadar Hz. Ebu Bekir’e devlet hazinesinden maaş alması teklifini yapan kişi olsa da, ilk zamanlar o da maaş almaya yanaşmaz. Devlet işlerinden arda kalan vakitlerinde nafakasını karşılayabilmek için ticaretle meşgul olur. Fakat ikisini bir yürütmenin zorluğunu gördükten sonra, sahabenin önde gelenlerini toplar ve durumunu arz eder. Hz. Ali de kendisinin ve ailesinin nafakasına yetecek bir miktar maaş alabileceğini, bunun ötesinde bir şey almasının caiz olmayacağını belirtir. Geri kalan sahabeler de Hz. Ali’nin bu görüşüne iştirak eder.

Nitekim başka bir seferinde Hz. Ömer’e, “Allah’ın malından (beytümalden) senin için helâl olan nedir?” diye sorulduğunda o, Kureyş’ten orta halli bir ailenin yiyeceğiyle, birisi yazın birisi de kışın giyilmek üzere iki elbiseden ibaret olduğunu belirtir. Ardından da kendisinin de Müslümanlardan bir fert olduğunu, (divanlardan veya ganimet mallarından) onlara ne düşerse, kendisine de aynısının düşeceğini ekler. (Ebu Ubeyd, Kitâbü’l-emvâl, s. 268)

Hz. Ömer de tıpkı Hz. Ebu Bekir gibi devlet malı karşısındaki konumunu, yetimin mallarından mesul olan vasinin konumuna benzetmiştir. Şu sözler ona aittir: “Ben kendimi ve sizi bu devlet malı karşısında yetimin mallarını idare eden veli/vasi yerine koydum. Zira Allah Teala onlar için şöyle buyurur: “İhtiyacı olmayan veli, yetim malına tenezzül etmesin. Muhtaç olan ise meşru surette, ihtiyaç ve emeğine uygun olarak yararlansın.” (en-Nisâ, 4/6; Ebu Yusuf, Kitabü’l-harac, s. 46)

Hz. Osman, zengin olduğu için devlet hazinesinden herhangi bir maaş almaz. (Serahsi, el-Mebsût, 3/19) Zira o, Müslüman olmadan önce de, Müslüman olduktan sonra da zengin bir tüccardır. O, gelirin yarısını almak üzere mudarebe ortaklıkları (sermaye bir taraftan, iş ve emek de diğer taraftan olmak üzere yapılan ortaklık) kurmuştur. (İbn Sad, et-Tabakatü’l-kübrâ, 3/44)

Hz. Ali’nin devlet malları karşısındaki tavrı da seleflerinden farklı olmamıştır. İmam Serahsi’nin verdiği bilgiye göre o şöyle demiştir: “Benim sizin malınızdaki hakkım, günde sadece iki tabak tirit yemeğidir.” (Serahsi, el-Mebsut, 3/19) Ebu Ubeyd ise Hz. Ali’nin hilafeti boyunca hazine malından sadece iki parça elbise aldığını belirtmiştir. (Ebu Ubeyd, Kitâbü’l-emvâl, s. 290)

Emeviler döneminde beytülmalin kullanımı konusunda suiistimaller yaşansa da, Raşit Halifeler’in izini takip eden Ömer b. Abdülaziz, bu konuda da kendine onları örnek alır. O, Emevi hanedanından kendisine intikal eden mallara gayrimeşru veya şüpheli nazarıyla baktığı için, halife olur olmaz bunların tamamını fakir ve yetimlere dağıtır. Arkasından defterdara bir işçinin günde kaç liraya çalıştırıldığını sorar, 4 dirhem olduğunu öğrenince, kendisi ve ailesinin geçimi için bu miktarda bir maaşın kendisine bağlanmasını talep eder. Dolayısıyla onun devletten aldığı maaş, bir işçinin aldığıyla eşit olur.

Esasında dört halife dönemi de, Ömer b. Abdülaziz dönemi de devletin yeni fetihler vasıtasıyla çok fazla ganimet ele geçirdiği yıllardır. Fakat onların hiçbirisi, “Bizim ganimet malı üzerinde humus hakkımız var” gerekçesiyle bundan pay almayı düşünmemiştir.

Peygamber Efendimiz (s.a.s) bir hadislerinde şöyle buyurur: “Bizim bir işimizde çalışan kimsenin, hanımı yoksa evlensin, evi yoksa kendisine bir ev edinsin, bineği yoksa bir binek edinsin ve hizmetçisi yoksa bir hizmetçi tutsun. Kim bunlardan başka şeyler edinirse, o kimse kenz (mal stoklama) yapmıştır. Allah böyle bir kimseyi kıyamet gününe bir hain veya hırsız olarak getirir.” (Ebu Davud, Harac 9)

Ulema bu hadisten hareketle, devlette çalışan bir memurun zaruri ihtiyaçlarını giderecek ölçüde bir maaş alması gerektiği hükmünü çıkarır. Onlar bu genel hükümden devlet başkanını da istisna etmez. Mesela meşhur Hanefi fakihi İmam Serahsi, devlet başkanının zengin olması durumunda hazineden maaş almamasının daha uygun olacağını, muhtaç olduğunda ise ancak geçimini temin edebilecek ölçüde bir maaş alabileceğini belirtir. (İmam Serahsi, el-Mebsut, 3/19)

İslâm’da Devlet Bütçesi ismiyle hacimli bir çalışma yapan Prof. Dr. Celal Yeniçeri, konuyla ilgili delilleri naklettikten sonra şu çıkarımda bulunur: “Halifenin (devlet başkanının), devlet gelirleri üzerinde, herhangi bir Müslümandan daha fazla bir hakkı bulunmadığından, devlet gelirleri onun şahsi hazinesinin kaynaklarını oluşturamazlar.” (s. 139)

Netice

Peygamber Efendimiz (s.a.s) farklı hadislerinde, insanların farklı isimler altında haram irtikâp etmelerini ahirzaman alametlerinden birisi saymıştır. Konuyla ilgili hadislerden birisi şu şekildedir: “Bu ümmet, nebiz (meşrubat) adı altında içkiyi, alışveriş adı altında faizi, hediye adı altında rüşveti helâl saydığı ve bir de zekâtı ticarete konu yaptığı zaman (yani sevabı ahirette görülecek zekât ibadetini, dünyevî çıkarları istikametinde kullandıkları zaman), işte bu onların helaki olur. Çünkü bu takdirde onların günahları iyice artar.” (Kenzu’l-ummâl, 14/226)

Şia, müt’a adı altında zinayı, takiyye adı altında hile ve aldatmayı mubah saydığı gibi, humus adı altında da haksız yere milletin malını yemeyi mubah görmüştür. Ne var ki farklı tevil ve yorumlarla haram bir fiilin ismini ve suretini değiştirmek, onun haramlık sıfatını kaldırmaz ve onu helâl hale getirmez. Şayet isim ve şekillerin değiştirilmesiyle gerekçe ve hükümler de değişseydi ortada dinden eser kalmazdı. Hükümlerin şekil ve kalıplara değil, mana ve muhtevaya bağlı olması da fıkıhta temel kaidelerden birisidir.

İslâm’ın hırsızlık, rüşvet, gasp, kul hakkı yeme gibi haramlar karşısındaki tavrı nettir. Bunları yasaklayan çok sayıda ayet ve hadis varit olmuştur. İsmine; yardım, hediye, bağış, humus demek, hırsızlık ve yolsuzlukları haram olmaktan çıkarmaz. Bilakis eğer bir kişi bâtıl bir kısım tevillerle bu tür haramları helâl gibi göstermeye, gayrimeşru fiilleri meşrulaştırmaya çalışırsa, çok daha büyük günah işlemiş olur. “Parti müftülerinin” vermiş olduğu fetvalar da ahirette onu kurtarmaya yetmez.

Ulemanın ısrarla belirtiği üzere din, muamelattır, helal-haramdır. Dinin ve Müslüman kimliğinin korunması İslam’ın koymuş olduğu yasaklara riayet etmeye, kırmızı çizgileri aşmamaya bağlıdır. Dahası toplum hayatının dirlik ve düzeninin korunması da haramlardan uzak durmaya bağlıdır. Haramlardan uzak durmaksızın özellikle dinin, nefsin, neslin, aklın ve malın korunmasından ibaret olan zarurî maslahatların korunabilmesi mümkün değildir. Bu yasakların korunamadığı bir toplumda telafisi mümkün olmayan büyük zararlar ortaya çıkacak, insanların can ve mal güvenliği kalmayacaktır. Eğer günümüzde genel anlamda bir ahlâkî kriz yaşanıyor ve toplum ciddî bir dejenerasyona maruz kalıyorsa, hiç şüphesiz bunun en başta gelen sebeplerinden birisi helâl-haram hassasiyetinin kaybolmasıdır.

Son olarak anayasada kendisini “laik, demokratik, sosyal hukuk devleti” olarak tanımlayan bir rejimde; halifeden, itaatten, ganimetten ve humustan bahsetmenin, böyle bir rejimi elinde tutma çabasını “cihat” olarak görmenin nasıl bir çelişki ve garabet olduğuna da işaret etmeden geçemeyeceğiz. Aynı şekilde bu “cihadın” hırsızlık ve rüşvetten elde edilen haram mallarla finansa edilmesinin, havuzda toplanan kirli paralarla hayır kurumları ve vakıflar tesis etmenin de İslâm’ın ruhuyla ve Müslüman mantığıyla nasıl uzlaştırılabildiğini gerçekten merak ediyoruz. Fakat bunlar başka yazıların konuları.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin