Yılmaz Odabaşı tutukluluğunu anlattı: ’12 Eylül Diyarbakır Askeri Cezaevi’nin dijitalleşmiş halini gördüm’

Geçen hafta bir cezasından dolayı tutuklanan ve Kandıra Cezaevi’ne 24 saat geçiren şair yazar Yılmaz Odabaşı yaşadıklarını anlattı.

Denetimli serbestlikten” tahliye edilen Odabaşı bu süreçte, “12 Eylül Diyarbakır Askeri Cezaevi’nin dijitalleşmiş halini gördüm.” dedi.

“Faşizme karşı savaşmayanlar, faşizmin zindanlarında buluşur” diyen Odabaşı, dayanışmanın önemine vurgu yaptı ve mağduriyet yaşayan insanlar için daha fazla duyarlılık ve destek çağrısında bulundu

Odabaşı, yaşadıklarından tutuklanma gerekçesine, kültür ve sanattan, demokrasi ve ifade özgürlüğüne kadar birçok konuda soruyu Independent Türkçe için cevapladı.

Yılmaz Bey, gazetecilik ve şairliği aynı anda yürütmüşsünüz. Bugüne kadar kaç kere tutuklandığınız ve en çok ne ile suçlandınız?

İlk tutuklanmam çocukluğumda yasak yayın bulundurmakla başladı. Tutuklanma ve mahkumiyetlerimin çoğu düşünce suçları dediğimiz yazmak ve konuşmaktı. Hemen hemen hepsi ifade özgürlüğü kapsamındaki suçlardı. Bir tek 12 Eylül’de bir örgüt üyeliğinden yargılanmıştım. Onda da 8 yıl mahkumiyet aldıktan sonra 1989’da beraat ettim.

“Gerekli işlemlerin yapılması için başvuruda bulunacaktım ama bir gün bekleyemediler”

Son seferde 24 saat tutuklu kaldınız. Neler yaşadınız?

Denetimli serbestlik kapsamına girdiğini gayet iyi bildiğim 3 yıl 7 günlük bir mahkumiyetim vardı. Bizzat kendim Emniyet Müdürlüğü’ne gidip gerekli işlemin yapılması için başvuruda bulunacaktım. Fakat bekleyemediler. Bir gün içerisinde değişik yerlerden çok ciddi biçimde aranmaya başlandım. Sanki seri katilim. Notere bir işim için gittiğim sırada birkaç polis kimliğimi alıp koluma girdiler. Çıktıktan sonra sivil polislere teslim edildim. Polis aracına konulduğumda telefonla bir görüntü aldım ve hemen Kandıra Cezaevi’ne götürüldüğümü yazdım. Paylaşımından rahatsız olan oldular ve beni götüren polisleri arayarak ‘Neden telefonu kullanmasına izin verip Kandıra Cezaevi’ne götürüldüğüne ilişkin paylaşım yapmasına izin verdiniz?’ şeklinde baskılar oldu. Polis de gelen aramaya karşılık ‘Amirim resmi polisler alırken yazmış bizimle ilgisi yok. Biz telefonu hemen aldık’ şeklinde cevap verdi. Bende onlara bağırdım. ‘Neden sizin beni istediğiniz yere götürme hakkınız var da benim dostlarıma, okurlarıma nereye götürüldüğü ifade etme hakkım yok? Böyle bir yasak mı var?’ sorularını yönelttim. Yani ben kayıp olarak mı aranmalıyım? Bunu dostlarıma bildirmekle yükümlüyüm. Akıbetimi bilsinler takip etsinler istedim.

“Aramada artık iç çamaşırı çıkarılmıyor gibi bir izlenim edindim”

Tutuklanırken çıplak aramaya maruz kaldınız mı?

3 asker gözetiminde soyunmamı istediler. Soyundum. Kazak, pantolon, ayakkabı dahil her şeyi çıkardım. Sadece alt iç çamaşırım ile kaldım. Onu üst ve alttan sallamamı söylediler ama çıkar demediler. Kendi adıma olmasa da bu uygulamanın Türkiye’de böyle olmaya başladığını düşünmek memnuniyet verici. Bunun bir demokratik kazanım olduğunu düşünüyorum. Başta Sayın Gergerlioğlu’nun ve insan hakları savunucularının çıplak aramaya ilişkin büyük tepkilerinin bir sonucu olarak iç çamaşırların artık çıkarılmamaya başlandığını düşündüm. Daha sonra konulduğum koğuşta aranan diğer kardeşlerimize de sordum. Onlarda benzer şeyler söyledi. Bu da bize gösteriyor ki oluşan büyük kamuoyu duyarlığından sonra çıplak aramada artık iç çamaşırlar çıkarılmıyor gibi bir izlenim edindim.

“Hukukun terazisi ince tartmıyor, bu yüzden cezaevleri dolu”

Tutuklanmanızın gerekçesi neydi? Neden tutuklandınız?

Gerekçesi belki ilk kez somut anlamda siyasi değildi. Çalışma odamın penceresine bakan bölüme 8 metre büyüklüğünde Türk bayrağı asıldı. Daha sonra dombra dinleterek taciz ettiler. Bir gün de kapıma gelerek hakaret ettiler. Kapıma gelenlere evimin önünde olduklarını, bunu mekana tecavüz olduğunu ve hadlerini bilmelerini gerektiğini söylediğimde ‘haddimizi bilmezsek ne olacak?’ diye bir yanıt alınca sadece bir yumruk attım. Attığım yumruğa tepki vermedi ve “parmağımı kırdı” diye sahte rapor aldı. Eşinin tanıklığı kabul edildi ama bizimkiler kabul edilmedi. Geçmiş sicilim dikkate alınarak ertelenme ve itiraz hakkımın olmayacağı yönünde karar verildi. Yani itiraz etme ve Yargıtay’a gitme haklarım da gasp edildi. Daha ilginci olan karar önce istinaf mahkemesinde bozuldu. Tekrar ifadem alındı ve ceza verildi. Madem aynı cezayı verdiniz neden istinafta bozdunuz? Ya da cezayı aynı şekilde onaylamak için kimden emir aldınız?

“Sivil görünümlü troller tarafından kuşatmaya alındım”

Sosyal medyadan Adalet Bakanlığı’na dosyamın inceletmesi gerektiğini söyledim. Bu ülkede hukuk varsa dosyamın Anayasa Mahkemesi’nde bozulacağına inanıyorum. Aksi halde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) gideceğim. Çünkü artık 22-23 yaşında hukuk fakültesini yeni bitirmiş, deneyimsiz ve sezgisiz hakimler atanıyor. Yasayı yeterince bilmeyenler atanıyor. Bu mahkemelerde adil yargılanacağımız çok şaibelidir. Hukukun terazisi ince tartmıyor ve bu yüzden cezaevleri bu kadar dolu. Yasama, yürütme ve yargının bittiğine inanıyorum ve abarttığımı da düşünmüyorum.

Açıkça söylemek istiyorum, serbest bırakıldığımı paylaştıktan sonra Twitter’da adeta bir kuşatmaya maruz kaldım. Sivil görünümlü troller tarafından kuşatmaya alındım. ‘Yatacak yerim bile yoktu’ dediğimde ‘Yine başladın anlatmaya, utanmaz, şeref…, 24 saat Kandıra anılarım diye 8 cilt yazarsın…’ şeklinde hakaret ettiler. Konuşturulmam için bunun bilinçli olarak organize edildiğini düşünüyorum. 24 saat içinde iki koğuş değiştirerek birçok şeye tanıklık etme imkanı buldum. Zaten cezaevinin en çekilmez ve sıkıcı yanı hep aynı şeyleri görüyor olmanızdır. Orada 24 saat kalmakla 24 gün kalmak arasında bir fark yok. 24 saatte iki koğuş değiştirerek cezaevi koşullarını çok net bir şekilde gördüm.

12 Eylül Diyarbakır Askeri Cezaevi’nin dijitalleşmiş halini gördüm”

1980’de İzmir Hukuk Fakültesi’nde öğrenimine başladıktan sonra 12 Eylül Darbesi ile tutuklanmış ve Diyarbakır Askeri Cezaevi’nde bir yıl hapis yatmışsınız. O zaman karşılaştığınız muamele ile bugün karşılaştığınızı kıyaslar mısınız?

12 Eylül Diyarbakır askeri cezaevinin dijitalleşmiş halini gördüm. Parmak izleri alınıyor, koğuşlar dahil her yerde kameralar, alarm sistemleri, köşe başlarında ziller…Eskiden gardiyanı çağırmak için kapıyı yumruklardık şimdi zil var. Dijitalleşmiş Diyarbakır Cezaevi gördüm. Mesela dışarıda polis ve bekçi hiyerarşisinden söz ediliyor. Ona birde gardiyanları dahil etmek lazım. Dehşete düştüm. Her biri general olmuş. Avukatımla görüşmeye götürüldüğümde gardiyanın biri ‘duvara dön ve ayakkabını çıkar lan’ dedi. Yüzüne baktım ‘tanışıyor muyuz kardeşim, nedir bu öfke, nedir bu gerginlik. Biraz sakin olun’ dedim. ‘Kardeşim yok lan..’ diyerek küfür etti ve ardından ‘burada memur bey diyeceksin ne kardeşi…’ diye hakaretlerde bulundu. Ona öfkenin nedenini sorarak cesareti varsa adının söylemesini istedim. ‘Adım Haydar’ dedi. Sonra koğuştaki çocuklarla konuştuğumda cezaevinde sert yaptırımlarda bulunan tüm gardiyanların adlarının Haydar olarak telaffuz ettiklerini öğrendim. 12 Eylül Diyarbakır Askeri Cezaevi’nde ‘Haydar’ adında bir sopa vardı. Ünlü bir sopaydı. Diyarbakır’da hemen hemen herkes o sopadan dayak yemiştir. Akşamları koğuş kapıları açıldığında 7-8 komanda içeri girer ve ‘Haydar sizi ziyarete geldi’ diye bağırarak herkesi döverlerdi. İnsanlar ranzaların altına kaçar, çığlık çığlığa olurdu cezaevi.

“Askeri vesayette sopa Haydar, sivil diktada insan Haydar’a dönüşmüş”

Şimdi “Haydar” resmi üniforma giymiş, gardiyan kıyafetiyle insana dönüşmüş durumda. Yani askeri vesayette sopa Haydar, sivil diktada insan Haydar’a dönüşmüş. Ben bunu gördüm. Kaldığım koğuşta 28 kişi için sadece 16 ranza vardı. Ranzaları bitiştirip iki ranzada 3 kişi yatmasına rağmen yerde bile yer kalmadı. İşin garibi bunu bana söyletmiyorlar. Buradan uluslararası hukuk ve insan hakları örgütlerine çağrıda bulunmak istiyorum. Türkiye’deki cezaevlerini denetleyin. İnsan kargo paketi değildir. Zaten onu özgürlüğünden alıkoyuyor ve sevdiklerinden mahrum bırakıyorsunuz. Bu bile başlı başına bir cezadır. Psikolojik işkence de çok ciddi bir işkence biçimidir ve bir insanı içeri aldınız diye ona işkence yapma hakkınız yok. Sigara ve çaysız bırakarak, küfür etme ve aşağılama hakkınız yok. Gardiyanlar gece 04.00’te koridorlarda bağırıp çağırarak sohbet ediyor. İnsanlar battaniyesiz, yastıksız ve camları kırık koğuşlarda uyumaya çalışıyor. Biraz insanın insan oluşuna saygı gösterilmeli. Türkiye cezaevlerinin 12 Eylül’ü aratmadığına eminim. Belki eskisi gibi dayak ve işkence yoktur ama şimdiki cezaevleri sinsi ve psikolojik işkencenin olduğu dijital cezaevlerine dönüştürülmüş. Kısacası 12 Eylül cezaevi koşullarını aratmayacak bir tablo var.

“Türkiye hiçbir zaman demokratik bir ülke olamadı”

Türkiye’de demokrasi ve ifade özgürlüğünün sınırları neden ne dar tutuluyor, ya da insanlar bu alanlarda neden sınırlandırılıyor?

Aslında Türkiye hiçbir zaman demokratik bir ülke olamadı. Bizim coğrafyanın tarihsel genetik kodlarında bir barış felsefesi yok. İnanır mısınız şimdi biz Demirel’i arar olduk. Hatırlıyorum o dönemlerde karikatürist Bedri Koraman, Demirel’i rencide edecek boyutta karikatürlerini çizerdi. Dansöz kılığında bile çizdiği olurdu. Buna rağmen Demirel onun karikatür sergilerinin açılışına giderdi. O dönemlerde bile hafif bir hoşgörü ikliminin olduğunu arattılar bize. Onların devlet adamı olduklarını anlamamızı sağladılar. Erbakan’ın bile devlet adamı olduğunu şimdi çok daha net anlıyoruz ne yazık ki.

“Hakkını savunan herkes örgüt üyesi muamelesi görüyor”

Türkiye, ifade özgürlüğünden korkuyor mu? İnsanlar, hakaret etmeden, suça teşvik etmeyip şiddet çağrısı yapmadıktan sonra görüşlerini ifade etseler ne olur? Bir ülke bunlardan nasıl bir zarara uğrayacağını hesaplıyor?

Hukuk terazisinin ayarı ve dengeleri bozulunca hakimler, örgüt üyesi olmasa da insanlar örgüt üyesi gibi davrandı diye ceza verebiliyor. Mesela 12 Eylül’de toplu yargılanırken altıncı ayda iddianamemiz gelmiş yedinci ayda da mahkemeye çıkarılmıştık. Şu an 3-4 yıl yatıp hala mahkemeye çıkarılmamış ve akıbetinin ne olacağını bilmeyen binlerce tutuklu var içerde. 12 Eylül’de bütün barbarlık ve kötülüğe rağmen kanunlar işliyordu. Bize bunu da söylettiler. Savunma hakkın ve işkence altında verdiğin ifadeyi reddetme hakkın vardı. Örgüt üyesiysen alacağın ceza belliydi. Örgüt üyesi 8 yıl ve örgüt kurmak 15 yıldı. Şimdi belli değil. Bazen birine 8 yıl, bir diğerine müebbet veriyorlar. Her demokratik talepte bulunanlara PKK, DHKP-C, FETÖ gibi yaftalamalar yapılıyor. Kardeşim bunlar bir haktan söz ediyor. Mesela içerdeki adam diyor ki ben şeker hastasıyım. Revir kapalı diye 7 gün ilacımı vermiyorlar. Şeker komasına girip ölsem ‘ben mi suçluyum’ diyor. Sen adamı ihmalden öldürüyorsun, adam hakkını istediğinde ‘teröristtir’ diyorsun. Örneğin Türkiye Musiki Eseri Sahipleri Meslek Birliği’ne (MESAM) neden kayyum atadınız. Bende derneğin bir üyesiyim. Derneğime neden kayyum atadınız? Hakkını savunduğunda örgüt üyeliği muamelesi görüyorsun. Kardeşim demokratik haklardan söz etmek ne zaman örgüt üyeliği oldu. Çok kestirme bir gerekçe bulmuşlar. Her tür hak ihlaline örgüt üyeliği yaftasını yapıştırıyorlar. Ama insani haklar var. Evrensel normlarda hukuksal haklar var. Cezaevine attığın adam kargo paketi değil ki. O insanın insan olmakla dünyaya gelmiş olmakla saygı görme gibi bir hakkı var. İfade özgürlüğü bir haktır, demokratik özerk üniversite bir haktır, belli standartlarda yaşam, geçinmek, yaşamı idame ettirmek, eğitim ve sağlık hepsi birer haktırlar. Bu haklardan söz eden herkese Türkiye’de örgüt üyesi demeye başladılar.

“Halkın iradesi askıda ekmek gibi askıya alındı”

Selahattin Demirtaş, Ahmet Altan ve HDP’li vekillerin tutuklu kalmasını nasıl yorumluyorsunuz?

Bunlar ve belediyelere atanan kayyumlar dahil, halkın iradesinin askıda ekmek gibi askıya alındığının çok somut kanıtlarıdır. Dünyanın hiçbir yerinde böyle bir şey yok. Halkın on binlerce, yüz binlerce oyu ile seçilmiş milletvekilini alıp ne kadar yatacağı belli olmayacak şekilde hapse atmak… Bunun makul, mantıklı ve hukuka uygun bir açıklaması olamaz. Türkiye’de hukukun terazisi bozulmuştur. Biri bana ‘bu FETÖ’cüdür’ diye iftira atsa 8 seneden önce çıkamam. Ülke böyle bir duruma geldi.

“Hukukun ayaklar altına alındığının bir göstergesidir”

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) Demirtaş için “derhal tahliye edilsin” kararını verdi. Neden AİHM’in kararı uygulanmıyor?

Geçmişte türban yasakları vardı ve sonuna kadar haklarını savunduk. Mağdur olduğu dönemlerde Erdoğan’ın defalarca AİHM’e başvurduğunu biliyoruz. O zaman tanıdığı AİHM’i bugün ‘tanımıyorum’ demesi çelişki. Türkiye hukukun nasıl ayaklar altına alındığının bir göstergesidir. Hazindir. Bu Türkiye’nin itibarını çok yıpratan ve dış politikada ülkeyi bitiren şeylerdir. Biz kaybediyoruz, ülkemiz kaybediyor. Hem demokrasinin onuru yara alıyor, açlık, yoksulluk ve insan hakları ihlalinde dünya birincisi oluyoruz hem de böbürlenerek ucuz külhanlık yapıyoruz. Bunlar yanlış stratejilerdir. Türkiye’nin Katar dışında dış politikada hiçbir itibarı kalmamış. Öyle görünüyor ki Avrupa Birliği ile görüşmelerimizi de Katar ile yapacağız. Türkiye’de insan hayatının bir ehemmiyeti yok.

RÖPORTAJIN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin