Yeniden ve tersten ‘uzlaşı siyaseti’ mümkün mü?

YORUM | KEMAL AY

AKP, 2002’de iktidara geldiğinde Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’di. Meclis’te Anayasa’yı bile değiştirebilecek bir çoğunluğu vardı ama Köşk’le uzlaşmak zorundaydı. Aynı şekilde bürokrasi dikenli gül bahçesiydi. TSK ve Yüksek Yargı, AKP’nin tepesinde sallanan birer kılıç gibiydiler. Meclis’in içinde ayrı, dışında ayrı ve güçlü muhalefet vardı. Medya çok sesliydi.

Erdoğan o zamanlar da, şimdiki gibi ‘ittifak’ kovalıyordu. İlk el uzattığı yerler ABD ve Avrupa Birliği olmuştu. Bir nevi can simidi gibi görülüyordu oralar.

Yerleşik düzen (establishment) bu ‘yeni çocukları’ uzun süre hazmedemedi. Her fırsatta, çeşitli vesilelerle rahatsızlığını dile getirdi. ‘Başörtülü eşler’ krizlerini hatırlarsınız. Komuta kadrosu resmî davetlere sırf başörtüsü meselesi yüzünden katılmadı. Buna karşılık AKP’liler eşsiz resepsiyonda ‘uzlaştı’.

2007’de Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığı adaylığı ile kriz tırmandı. Önce Cumhuriyet mitingleri, ardından E-Muhtıra geldi. AKP heyeti, erken seçim kararı aldı. ‘Millet karar versin’ dedi. 4 Mayıs 2007’de dönemin Başbakanı Erdoğan bu kez Genelkurmay Başkanı Büyükanıt’la görüşecekti. Bu toplantının içeriği hiçbir zaman açıklanmadığı için Türk siyasî tarihinde üzerinde en çok spekülasyon yapılan konulardan biridir hâlâ.

Seçim zaferi, AKP’nin elini güçlendirdi. 2008’de Anayasa Mahkemesi’nde açılan parti kapatma davası, sistemin buna verdiği tepki olarak görülüyordu. ‘Olmaz öyle şey’ denmedi, alternatif planlar yapıldı. Mahkeme’nin verdiği ‘kısmî ceza’ kabul edildi ve yola devam edildi.

Erdoğan’ın ‘uzlaşma siyaseti’ (harp terminolojisine göre ‘cepheyi genişletme’) 2010’daki referandumda bile görülebilir. Yüzde 58’lik referandum zaferinden sonra DSİP’e de teşekkür edilmişti mesela. O günlerde resmi ve gayriresmi danışmanlar böyle jestler kovalıyordu! Anayasa değişikliği için yapılan referandumda AKP, merkez siyaset açısından bakılırsa ‘yalnızdı’. CHP ve MHP ‘hayır’ cephesinde yer aldı. Kürt hareketi boykotu tercih etti. Cemaat’in, liberallerin ve DSİP gibi darbe karşıtlarının desteği vardı yalnızca.

2011’den önce belki de Erdoğan’ın uzlaşmaz görüldüğü tek konu Ergenekon davalarıydı. ‘Davaların savcısıyım’ dedi. Ancak Ahmet Şık ve Nedim Şener’in tutuklanması, o konuda da geri adımlar atılabileceğini gösterdi.

2011’de AKP, ‘yenilmezliğini’ ilân edecekti. Sürekli oylarını arttırarak seçim kazanması, 2001’deki ekonomik krizle darmadağın olan merkezin bir daha toparlanamayacağını gösteriyordu. Ancak o tarihe kadar ‘uzlaşma siyaseti’ izleyen Erdoğan ve ekibi, artık ‘kimlik siyaseti’ güdeceğini ilân edecekti. İlk işaret fişeğini Aziz Babuşcu yaktı:

‘10 yıllık iktidar dönemimizde bizimle şu ya da bu şekilde bizimle paydaş olanlar, gelecek 10 yılda bizimle paydaş olmayacaklar. Çünkü bu geçtiğimiz 10 yıl içinde, bir tasfiye süreci ve bir tanımlama özgürlük, hukuk, adalet söylemi etrafında yaptıklarımıza paydaşlar vardı. Onlar da şu ya da bu şekilde her ne kadar bizi hazmedemeseler de; diyelim ki liberal kesimler, şu ya da bu şekilde bu süreçte bir şekilde paydaş oldular ancak gelecek inşa dönemidir. İnşa dönemi onların arzu ettiği gibi olmayacak. Dolayısıyla o paydaşlar bizimle beraber olmayacaklar. Dün bizimle beraber şu ya da bu şekilde yürüyenler, yarın bizim karşımızda olan güçlerle bu sefer paydaş olacaklar. Çünkü inşa edilecek Türkiye ve ihya edilecek gelecek onların kabulleneceği bir gelecek ve bir dönem olmayacak. Onun için işimiz çok daha zor.’

Nitekim öyle de oldu. İttifaklar bozuldu. Artık bu uzlaşmaz tavrın ‘hüküm süreceğini’ en somut biçimde gösteren, 2013’teki Gezi Parkı protestoları karşısında Abdullah Gül ve Bülent Arınç’ı tersleyen Erdoğan’dı. Bu kriz, iktidarın katılaşmasını netice verdi.

Kısa süre sonra 17-25 Aralık operasyonları oldu ve uzlaşma siyaseti imkânı giderek daraldı. Muhalefet topyekûn Erdoğan’ın istifasını arzularken, Erdoğan’ın bütün bu olup bitenleri tabanına izah edebileceği bir söyleme ihtiyacı vardı. Cemaat’in şeytanlaştırılması, evvela kendi seçmenini bir arada tutabilmek içindi. (Erdoğan’ı asıl kızdıran, inşa döneminin planlandığı ‘rahatlıkta’ gidemeyecek olmasıydı.)

Sonrasında olup bitenleri hep birlikte yaşadık. Erdoğan’ın bu süreçte eski derin devletle, 7 Haziran 2015’teki seçimden sonra da MHP ile ittifaka girdiği, ‘uzlaşma yok’ derken aslında ayakta kalabilmek için her daim bir yerlere tutunmak zorunda kaldığı sır değil. Ancak fıtratı gereği Erdoğan’ın ittifakları uzun süreli olamıyor. Bu da, siyasî çalkantılara dönüşen yakınlaşma ve düşmanlaşma krizlerini doğuruyor.

Önümüzdeki süreçte ufak da olsa diğer bir ihtimal şu: Yeni bir cumhurbaşkanı seçilebilir ve/veya Meclis aritmetiği değişebilir. Bu durumda AKP’nin 2002’de karşısında bulduğu tarzda bir ‘vesayet rejimi’ bu yeni ‘iktidarın’ tepesinde olacak. Sadece Meclis’in değiştiği durumda Erdoğan’ın nasıl bir ‘cumhurbaşkanı’ olacağı merak konusu. Her iki makamın da değişmesi hâlinde Erdoğan’la çay toplayan Yüksek Yargı’nın, başkomutanın peşinde Suriye’ye yollanan TSK’nın neler yapacağı da aynı şekilde tartışmalı. Olası bir AKP’siz Türkiye’de, AKP tabanının rehabilitasyonu da, demokrasi tartışmalarının bir parçası olacak.

Ama en önemlisi, bu kutuplaşma siyasetinin son bulup bulmayacağı, yeniden demokrasiye ve hukuka dönülüp dönülmeyeceği soruları. O yüzden ‘sandık’ Türkiye’nin akut problemlerine çözüm olur mu, emin değilim. Sandıktan sonra siyasetin göstereceği irade, uzlaşı alanının tamiri ve yıkılan köprülerin yeniden kurulması, her ne olursa olsun 24 Haziran’dan sonraki en önemli gündemdir.

1 YORUM

  1. Umudumuz eli kanlı iki yapının birbirini yiyip ülkenin başından defolması ve ülkenin hakettiği yerlere gelmesi. Biri iktidar biri derin komiteciler

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin