Yeni tarih tezi 

YORUM | Prof. Dr. MEHMET EFE ÇAMAN

Türkiye’de tarih, İttihatçılardan bu yana, bir asırdan uzun süredir nasyonalist bir siyasi elitin ve onların tasavvur ettiği bir devlet modelinin ulus inşası için kullandığı bir araç olageldi. Bu tarih tezi üzerine inşa edilen tek tip, üniformist, ırksal ve etnik kökene atıfta bulunan, Türk-üstünlükçü kimlik, anaokulundan üniversitelere kadar, tüm eğitim sisteminde değişmez bir köşe taşı oldu, aşağı yukarı hiçbir değişikliğe uğramadan, kesintisiz biçimde topluma dayatıldı. Okul müfredatları ve devlet radyo ve televizyonu – uzun yıllar tek kanal TRT – sosyalizasyon sürecini belirleyerek, kimlik inşasında önemli rol oynadı. 

Bu tarih tezi, etnik Türklerin Anadolu’da ezici çoğunluk olduğu ve geri kalan azınlıkların – Türk ırk ve etnisitesine dâhil olmadığı aşikâr olan Kürtler, Yahudiler, Rumlar, Ermeniler, Süryaniler, Araplar, Boşnaklar, Çerkezler, Romanlar, Dağıstanlılar, Çeçenler, Lazlar, Gürcüler vs. etnisitelerin – Türkleşmekten mutlu olmaları gerektiği ideolojisi üzerine inşa edildi. 

Türk tarih tezinin mihenk taşı, “Orta Asya’dan azami kitlesel bir göçle Anadolu yarımadasına akan ve bu oldukça az nüfusa sahip kara parçasına yerleşen, böylelikle başat etnik grup haline gelen, dolayısıyla da bu coğrafyayı siyasi olarak kontrolüne alan Türkler” varsayımıdır. Başka bir ifadeyle, Türk tarih tezi, Türklerin Orta Asya’dan Anadolu’ya kitlesel halde göç ettiğini, böylece Anadolu Türkleştiğini söylüyor. Bu mihenk taşının üzerine, bir de “Ön-Türklerin” veya “proto-Türklerin” 11. yüzyıldan çok daha önce, antik dönemde, Anadolu’ya göç ettiğini ileri sürüyor. Kanıt sunamasa da, böylelikle Anadolu’daki Türk etnisitesi varlığını daha eski dönemlere kadar geri götürerek, Anadolu’ya sonradan gelen Türkler imajını sulandırmaya çalışıyor, “aslında Türkler Anadolu yerlileridir” tezini ortaya atıyor. Bir üçüncü akım ise, Atatürk zamanında ortaya atılan “Güneş-dil-teorisi” gibi fabrikasyon ve gayrı ciddi tezlerle, esasında tüm milletlerin Türk kökenli olduğu “ispat edilmeye” çalışılıyor. Bu üç iddia da tarihsel, arkeolojik, antropolojik, folklorik, müzik bilimsel vs. disiplinlerin bulgularıyla örtüşmüyor. Dahası, günümüzde etnik göç hareketleri hakkında çok kesin veriler ortaya koyan DNA araştırmalarıyla da çürütülüyor. 

Türk tarih tezinin amacı, Anadolu’nun Türklüğünü ortaya koymak, böylece Anadolu’da kurulacak Türk ulus devletine güçlü argümanlarla destek vermektir. Ancak sorun şudur ki, Anadolu’da 1) Türklerin varlığı ile ilgili kanıtlar, 11. yüzyıldan daha eskiye götürülememektedir. 2) Anadolu’da Türklerin varlığından çok daha eski olan uygarlıkların tarihsel ve arkeolojik izleri, hiçbir şüpheye yer bırakmayacak kadar açıktır ve bir o kadar da uluslararası sosyal bilim çevreleri tarafından bilinmektedir. 3) Yakın tarihte ve günümüzde yaşamış olan/yaşayan halkların varlığı, Türk tarih tezini açıkça çürütmektedir. 4) DNA araştırmalarından yararlanan göç araştırmaları, Anadolu’daki Türkofonların (anadili Türkçe olan insanların) etnik olarak ancak çok küçük bir yüzdelerinin Orta Asya orijinli halklarla bağlantılı olduğunu, ortalama etnik kompozisyonun dominant olarak Greko-Romen, Anadolu’lu (Antik Anadolu kökenli, Ermeni, Rum, Süryani vs.), daha az miktarlarda da Kafkasyalı, Ortadoğulu, Balkan veya Doğu Avrupa kökenli olduğunu göstermektedir. Türkofonların Orta Asya oranı marjinaldir. 

Bu son nokta, yani genetik biliminin sonuçları üzerinden Anadolu insanının göç geçmişinin tespiti, Türk tarih tezi bakımından çok yıkıcı olmuştur. Çünkü eğer Türk tarih tezinin öngördüğü üzere, Orta Asya’dan Anadolu’ya kitlesel bir göç olduysa ve Anadolu nüfusu etnik anlamda 11. ve 21. Yüzyıllar arası 900 yıl süresinde Türkleştiyse, bugün yaşayan nüfusun genetik yapısının çok başat bir oranının Orta Asya kökenli olması gerekmektedir. Oysa daha önce vurguladığım üzere, DNA analizleri bunun tam aksine işaret ediyor. Yani basit bir DNA testi yaptıran bir birey, DNA’sında çok düşük bir yüzdenin (%0 ila %20 arası değişen miktarlarda) Orta Asya kökenine işaret ettiğini görüyor. 

Bu ne anlama geliyor? 

Türk tarih tezinin yüz yılı aşkın süredir topluma dayattığı “ırki veya etnik Türklük” konseptinin gerçeği yansıtmadığı anlamına geliyor. Bu zaten Halil İnalcık gibi aklı başında yerli tarihçilerce öteden beri kabul edilen bir gerçekti. Dahası, Batıdaki Türkologlar, tarihçiler ve arkeologlar da, zaten Anadolu’daki Türkofonların (anadili Türkçe olan insanların) Anadolu yerlileriyle Orta Asya’dan gelen göçebelerin karışmasından mütevellit olduğunu yazıyorlardı. 

Peki, eğer Orta Asya’dan gelenler marjinal rakamlarda idiyseler, nasıl oldu da Türkçe Anadolu’daki başat dil haline geldi? İşte bu noktada biraz Baskın Elitler yaklaşımından söz etmemiz gerekiyor. Öncelikle şunu ifade etmek gerek: Tarih boyunca tüm insan toplulukları görece hızlı bir biçimde din ve dil – yani kimlik- değiştiriyor. Din ve dilden hareketle etnik köken ortaya koymak bu nedenle güç. Örneğin tarihte Slav olmayan Bulgarlar linguistik olarak Slavlaştı. Antik Mısır yerlileri, Arap siyasi kontrolü altına girdikten sonra dini olarak İslamlaştı ve linguistik olarak Araplaştı. Aynı durum Kuzey Afrika yerlileri için de geçerli. Başka bir örnek de, Güney Amerika yerlilerinin Portekizce ve İspanyolca etkisine girerek, linguistik manada asimile olmaları. Örnekleri çoğaltmak olanaklı elbette. Bu hadiselerin her birinde ortak özellik, linguistik asimilasyonun, siyasal kontrol sonrasında meydana gelmesi. Sayıca az, ama politik ve askeri olarak kontrolü ele alan grup, çoğunlukta ama güçsüz olan gruba dinini ve dilini dayatıyor. Birkaç nesil içerisinde, fethedilen veya politik kontrol sağlanan bölgede yerliler fatihlerin dilini benimsiyor. Ticaretin, askeriyenin, bürokrasinin, kısacası sarayın dili, baskın hale geliyor. Baskın elit azınlık, baskın olmayan çoğunluğu etkisi altına alıyor. Politik kontrol ne kadar uzun süreli olursa, linguistik (lisansal) asimilasyon o kadar kapsayıcı oluyor. 

Anadolu’da da olan buydu. Türkçe konuşan askeri-siyasi grup, azınlıkta olsa da, hâkimiyeti (devletleşmesi) sayesinde Anadolu’nun kademeli olarak Müslümanlaşmasına ve lisansal manada Türkleşmesine neden oldu. Bu arada, sonradan gelenler, evlilikler yoluyla yerlilerle karıştı. 

Bu Türk tarih tezinin bilimsel olarak yanlışlığı kısmıdır. Peki ya etik ve politik boyut? 

Etik bakımdan, bugün Türkofonları ırksal-etnik anlamda Türk olarak kabul etmek, ne derece doğru olabilir? Ulus olmanın ırksal temellere dayandırılmasının zaten başlı başına faşizan bir yaklaşım olması bir yana, etnik bakımdan Orta Asyalılıkla (yani Türkî köklerle) ancak son derece düşük bir oranda bağı olan insanlara, “siz etnik Türklersiniz” dayatmasını yapmak ahlaken yanlıştır demeyelim mi? Dahası, bugün “ne mutlu Türküm diyene” retoriği üzerinden, anadili Türkçe olmayanlara da aynı dayatma yapılmakta, bu insanlar Türk etnisitesinin dilini ve kültürünü benimsemeye mecbur bırakılıyorlar. Bunu eleştirmeyelim mi? Kürtler neden kendilerini Türk kabul etsin? Neden Türkçe konuşmaya, çocuklarına Türk ismi vermeye, Türk kültürünü benimsemeye mecbur olsun? Türklük bir üst kimlik değil, bir etnik topluluğun adıyken, neden “Türküm” demek zorunda kalsın? 

Bugün açıkça yeni bir tarih tezine ihtiyaç vardır. Bu tarih tezinin ortaya çıkışı inisiyatifini siyasi otoriteye bırakmamak gerekiyor. Siyasi otorite, Anadolu coğrafyasında tarih, aidiyet ve devlet üçgeninde kimlik inşasına eğiliyor. Oysa Anadolu’nun tarihini, siyasal beklentiler olmaksızın yeniden yazmak lazımdır. Bu tarih, hiçbir etnik grubun yüceltilmesine veya yok sayılmasına dayalı olamaz. Yeni tarih tezi, birilerine göre olması gerekeni değil, olanı anlatmalıdır. Tüm Anadolu tarihini bizim tarihimiz olarak gören bir tarih anlayışından bahsediyorum. “Türklerin” savaş ve fetih başarılarının yüceltilmesini anlatan Türk-üstünlükçü, ırkçı, faşizan tarih tezi ve onun üzerine inşa edilen etnik kimlik yerine, Anadolu’nun 10,000 yıllık tarihini kapsayan ve buna dayalı bir Anadolu aidiyetini vurgulayan, barışçıl, eşitlikçi, halkların kardeşliğini vurgulayan, ırkçılıktan uzak bir tarih anlayışı gerekiyor. Hepimizin coğrafyasında, kültüründe, mutfağında, folklorunda, arkeolojisinde ve hepsinden önemlisi genlerinde olan tüm halkların el üzerinde tutulduğu, ihmal edilmeden bizi biz yapan parçalar olarak kabul gördüğü, kapsayıcı bir tarih! Bu tarihin sivil bir inisiyatifle oluşturulması, gelecek kuşakların barış içinde yaşayabilmeleri için yaşamsal önemdedir. 

Bu yazının ve bundan önce kimlik ve Türk tarih tezi üzerine yazdığım diğer yazıların, buna bir başlangıç olmasını, bu konudaki diğer yazılara ve tartışmalara kapıyı aralamasını diliyorum. 


Tarih tezi


Türk tarih tezleri: Karışık salata

4 YORUMLAR

  1. “Yeni tarih tezi”, “Türk tarih tezleri: Karışık salata”, “Tarih tezi” yazılarınızın üzerine arkadaşların koyduğu resimler, güzel bir yanıt niteliği taşıyor bence.
    Çok anlamlılar…

  2. Bugün Türkiye´de pek kimsenin de takmadigi komik Türk tarih tezini bir yana koyalim ve öncelikle sunu bi kenara yazalim: Bugün irk bilimsel olarak sadece hayvanlar icin kullanilan bir siniflandirma, etnik köken ise icice yasayan insanlarin birbirine karistigi bir ortamda pek de üzerinde durulmamasi gereken bir sey. Belirleyici olan insanlarin kendini nasil hissettigidir ve bu his de kültürel bir arka plana dayandigi icin hafife alinamaz.

    Bi kere Türklerin Anadoluda diger halklarla iyice karistigi ve etnik olarak baska bir seye dönüstügü de bilimsel bir yaklasim degildir. Türkler, Ermeniler, Rumlar öyle sanildigi kadar karismadilar. Bugün Türk insaninin genlerinde agirlikli olarak Orta Asya Türklerinin genlerinin bulunmamasi Anadoludaki karisimdan meydana gelmiyor, Ortadogudaki karisimdan kaynaklaniyor. Zaten Ortadoguya geldiklerinde de Türk degil, „Türkmen“diler, yani Iranlilarin degiyimiyle „Türke benzer“ bir topluluktular.

    Bu „Türke benzer“ topluluk Ortadoguda karisimini tamamladi ve Anadoluya, oradan Balkanlara gecti, sonra Balkanlardan tekrar geriye döndü ve Anadoluda tekrar karisima ugradi. Yeni yeni Kafkasyadan gelenlerle de yogun bir sekilde karisiyor.

    Balkanlardan ve Kafkasyadan gelenler sadece Türk tarih tezi yüzünden kendilerini Türk hissetmediler, birincisi Türkiyede sosyallestiler, ikincisi gidecek baska bi yerleri yoktu.

    Türkler de öyle. Gidecek baska yerleri yok. Burada tutunmak zorundalar. Cünkü görüyorlar ki hala daha „bu ülkede Türkler yasamiyor“ gibi Türk tarih tezinin öbür asiri ucunda sallanan igrenc bir tez daha var.

    Ittihatcilari veya Atatürkü sonuna kadar savunacak halim yok. Ancak „Ne mutlu Türküm diyene!“, „Türk ögün, calis, güven“ „Bir Türk dünyaya bedeldir“ gibi laflar irkciligin ürünü laflar degildi. Bunlar kendini Türklügü üzerinden tanimlamayan, Türk oldugunu bilen, ancak kendini dini üzerinden veya asireti, boyu üzerinden tanimlayan topluluklara milli kimlik vermek icin sarf edilmis oldikca da nazik sözlerdi. Bir ulusun insa edildigi bir zamanda kendine güvenmeyen, tembel bir topluluk ancak bu sekilde tesvik edilebilirdi. Bu sözler daha sonra istismar edildi elbet.

    Peki neden „Türk“ ulusu olsun istendi? Cünkü eskiden millet tanimlarini baska milletler yapardi. Örnegin Türk ismini bize verenler Italyanlar, dolayisiyla Batililardir. Biz onlarin ötekisiyiz, bizi bütün dünya Türk olarak tanidi ve bizim kendimize baska bi sey dememiz hicbir seyi degistirmeyecekti. Bugün Ermeniler kendilerine istedikleri kadar Hay desin, bütün dünya onlari Ermeni olarak biliyor.

    Dolayisiyla Türkiyede Türk yok falan diye cirpinmanin hicbir manasi yok. Bu ülkede agirlikli olarak Türkler yasiyor, kültürel anlamda da, bilim anlaminda da bu kültürün icinde hareket edenler hakim unsuru teskil ediyor. Bu bir dayatma degil. Bu ileride degisebilir mi, elbette degisebilir, ama bugün var olan net durum budur ve bunun üstünlükcülükle falan da alakasi yoktur. Amerikada Almanlar da hakim unsur olabilirdi ama olamadilar.

    Bütün bunlara ragmen en azindan ülkenin ismi degisebilir. Bugün Slavistan diye bi ülke olmadigina göre Türkiye diye bi ülkenin olmasina da gerek yok, Kücük Asya Cumhuriyeti, Anadolu Cumhuriyeti diyebiliriz mesela. Amerika´da, Avustralyada, Kanadada Ingiliz kökenliler hakim unsur ve isimlerinin farkli olmasi onlari rahatsiz etmiyor.

  3. Günümüz dünyasında büyük çoğunlukta, Devletler, Millet üzerine inşa edilmiş vaziyette.

    Din ise Milleti birbirine daha çok bağlayan unsur oluyor.

    Şu zamanda Türkiye Devleti için de bir Millet gerekli (etnik grup değil).

    Milletler, tarihsel süreçte, olaylar, felaketler veya savaşlar sonrasında; doğal süreçlerde, duruma göre etnisiteden tamamen farklılaşarak oluşuyor.

    Ta eskilerden beri, Hristiyan dünyası, Anadoludaki Müslüman halkı Türk diye isimlendirdi. Böyle kaldı ve devam etti. Zaten Osmanlıda, imparatorluk gereği, Türk etniğine vurgu yoktu.

    Yani Millet oluşumu doğallığa yatkın, suni müdahalelerle yeni bir Millet inşası mğmkün değil, denilebilir. Niyekim Erdoğan 10-12 yol önce kadar Türk milleti yerine “Türkiyeli” terimini kullandı, fakat oturmadı. “Anadolu” lu tabirini kullananlar oldu yapışmadı.

    Adına ne denilirse denilsin, Türk ve Kürt etniğini bir Millet yapan, yukarıdaki tarihsel süreç, Osmanlı’nın son yüzyılındaki yıkıcı, felaket savaşları ile yeni Devletin inşasındaki Kurtuluş Savaşıdır. Bu son savaşta Kürtler ayrılmayı değil, eski düşmanlara karşı Vatanı koruyarak, birleşmeyi seçerek bir Millet olma kararı vermiştir.

    Ortak acılar, ortak Vatan, ortak Düşmanlar, bizleri; ortak “Vatan” nosyonu üzerine bina edilmiş bir “Millete” dönüştürdü.

    Fakat bu Milletin “Türk” ismiyle devamı, Kürtlere dil dayatması gibü nedenlerden bir tepki ortaya çıkarmıştır.

    Türk milleti bir etnisiteyi temsil etmiyor, Anadoluda yaşayan ve kendini ait hisseden herkesi kapsıyor dense de, aynı zamanda bir etnisiteyi de temsil etmesinden dolayı, Kürt kimliğine karşı dayatmalarda tepki, milleti veya etnisiteyi temsil ettiğine bakılmadan otomatik olarak “Türk” ismine yöneliyor.

    Mete Bey, Sizce çıkış nedir, İsim konusunda.?
    Gerçekten ben de çıkış yolunu merak ediyorum.

    Dediğiniz gibi çok bilinmeyenli bir süreç…

    Burada ben “yere çivilenmiş” bir vaziyetteyim.
    Bu Millete yeni bir adlandırma olarak NE DENECEK ?
    Bünye kabul edecek mi?
    Gerçekten de yeni bir İSİM gerekili mi?…… …..

    • Mehmet beyin cikis yolu pesinde oldugunu düsünmüyorum, onun derdi var olan problemleri bir kötüleme propagandasina evrilterek tekrar edip durmak.
      Öncelikle iyi bir iktidara ve iyi bir muhalefete ihtiyac var. Bu sayede iyi bir egitim sistemine kavusursak 15-20 yil icerisinde isim degisikligi konusunda toplum ikna edilebilir. Aslinda Türkiyeli, Anadolulu isimlendirmeleri de tutabilirdi, araya iyi saatlerde olsunlar girdi, yoksa yapismayacak isimler degildi onlar.
      Ben Kücük Asyalilarin yasadigi Kücük Asya Cumhuriyetinden yanayim. Bu isim dis dünyaya da yabanci degil, cografya üzerinden bir isimlendirme bizi bir millet haline sokabilir. Bu ülkenin icinde kim daha cok calisirsa, kültürel, bilimsel birikim ortaya koyarsa hakim unsur o olur.
      Kücük Asya tabiri Anadolu tabirine kiyasla bizi dünya capinda daha önemli bir konuma tasimada etkili olabilir. Dar bir cografyadan ziyade kita özelligi tasiyan bir etkinlige sahip olabiliriz sinir ülkeleri ve dünya ile olan bu isme uygun temaslarimizla.
      Bu yeni isimle birlikte Türki ülkelerdeki insanlar kendilerine Türk demeye baslayabilirler. Türkiye diye bi ülke varken bu insanlar kendilerine Türk diyemiyorlar. Türk kelimesini bence “Slav”, “Cermen” klasinda bi yere cekmek gerekiyor.
      Türkiyenin ismiyle ilgili tek sorun Kürtlerle ilgili yasanmiyor. Sünni ve Alevi kimligi de iki ayri milletin olusmasina yol acmis. Hatta Alevilik neredeyse bir etnik grup haline gelmis durumda. Bunun icin Veysel Ayhanin son dönemlerde kafa yordugu bir laiklige gitmek gerekiyor belki. Fakat böyle bir rejimi bugünün Sünnisine de, Alevisine de, Türküne de, Kürdüne de, CHPsine de hatta Hizmet insanlarina da emanet edemeyecegimiz acik. Bunun icin yeni bir nesil lazim. Bu gelecek nesli hayata gecirdigimi takdirde onlar Suriyeli ve Afganli mültecilerin gelecek nesilleriyle nasil bir etkilesime girerler orasi zaten baya karanlik görünüyor.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin