Yengeç Sepeti ya da suskunluğun üç fazı

YORUM | M. NEDİM HAZAR

Sepete konulan bir yengeç sepetten rahatlıkla çıkabilirken, yengeç sayısı artıkca sepetten çıkmak isteyen yengeçler diğer yengeçler tarafından aşağıya çekilir böylece sepetten hiçbir yengeç çıkamaz. İki ve daha fazla yengeci sepete atan kişi onların dışarı çıkamayacağını bilir. Bu yüzden yengeç sepetlerinin kapağı yoktur. Tek yengeç, kapaksız kovadan rahatlıkla çıkabilirken sayı arttıkça kaçış imkansızlaşır. Çünkü birbirlerini yukarı itmek yerine, aşağı çekerek engellerler, zarar verirler ve nihayetinde birbirlerini yemeye başlarlar…

Evsiz adam bir sürü köpekle dolaşmakta çöplüklerden artık toplamaktadır. Bir gün bir trafik kazasına şahit olur. Alt sınıftan iki insan mafyadan kaçarken yanlarında yaralı dövüş köpekleri vardır. Kaza sonrasında paralarla beraber köpeği de çalar evsiz yaşlı adam. Evindeki diğer köpeklerin yanına koyar. Yaralarını sarar, yemek ve sıcak yatak verir. Bir gün dışarı çıktıktan sonra mezbeleliğine geri döndüğünde, dövüş köpeğinin diğer sokak köpeklerinin hepsini öldürmüş olduğunu görür. Sokak köpeği bir şey olmamış gibi uzanmıştır. Gırtlağına yapışır ve öfkeyle sorar: “Neden?”

Elbette cevap alamaz ama bir süre sonra köpeğin hal dilinden, “Ne demek neden? Benim fıtratımda bu var” dediğini anlar…

Açıkçası iktidar cenahında ne zaman bir kavga ve birbirine girişe şahit olsam aklıma Amores Perros filminin bu sahnesi gelir…

Bu ülke nicedir bir yengeç sepetine dönüştürülmüş durumda. İyi olan ne varsa yok ediliyor, başarı öylesine kıskanılıyor ki, liyakatsizlik ve başarısızlık standart olmuş durumda.

Bilmem Pelikan çetesinin çektiği operasyon ile Başbakanlık koltuğundan indirildikten uzun süre sonra AKP’den ayrılıp tekrar siyaset yapmaya girişen Ahmet Davutoğlu ve Gelecek Partisi’nin diğer mensuplarının konuşmalarını takip ediyor musunuz?

Suskunluğun evrelerini tamamlayıp, son eşiğe gelmiş görünüyorlar.

Yengeç Sepeti’nde hemcinsleri tarafından yok edilmeye mahkum edilmişken son bir hamle ile kurtulmayı deniyorlar gibi geliyor bana.

Suskunluğun üç evresi (fazı) olduğuna inananlardanım. Davutoğlu ve AKP’nin içindeki çoğu isimler neredeyse aynı evreleri tamamlayıp bir tür kaderdaşlık ediyorlar.

Suskunluğun ilk fazı, gönül koymak ve alınganlık göstermek.

Davutoğlu’na görevden el çektirildikten sonra epey bir süre bunu gözlemledik. Partinin toplantılarına katılmıyor, kampanyalarını desteklemiyor, liderlerinin davetine icabet etmiyordu. Hoş bu durum Arınç gibiler ile karşılaştırıldığında nispeten haysiyetli gibi görünüyor olabilir ama suskunluğun ikinci evresi meselenin gerçek yüzü hakkında biraz daha kanaat sahibi olmamızı sağlıyor. İkinci evre, bana büyük bir haksızlık yapıldı, mağdurum ama suskunluğum asaletimden, psikolojisi…

Bu faz, muhatabın durumu fark edip gönül alma hamlesi ile karşılaşmazsa derin bir hayal kırıklığının körüklemesiyle gizli bir öfkeye dönüşüyor ve üçüncü faza geçiliyor.

Üçüncü faz çok tehlikeli… Hem susan, hem susturan için tehlikeli. Çünkü epey bir süre aynı kayıkta benzer menzillere yol almışlar. Biri diğerini denize itmiş ama boğmamış. Susturan bunun bir iltifat ve bağışlama olduğunun bilinmesini istiyor. Hani, “İstesek seni tamamen yok ederdik işte sus…”

Davutoğlu kendi çevresinde epeydir üçüncü fazda olduğunu belli ediyordu. Erdoğan ve çevresi bunun farkında ama önemsemiyor gibi görünüyordu. Bilinçli ve öfkeli bir suskuna karşı yokmuş gibi davranmak çok riskli bir tavırdır sevgili okur. Fark edilmek için ufaktan kendini belli eder. Bildiklerini, canını sıkabileceğini, hatta yakabileceğini hissettirir. Eğer önemsememeye devam edersen, bir karşı duruş ve had bildiriş pozisyonuna geçilir. Suskunluk evresi tamamlanmış olur.

Suskunluğun üç fazını da tamamlamak, tamamen bitmesi anlamına gelmiyor. İma yollu suçlamalar, bildiklerimi anlatırsam yer yerinden oynar, türünden tehditler artık alenileşir. Ağar’ın bu muhalif oluşumları son derece tehlikeli bulması ve durdurulmasını salık vermesi bu yüzdendir.

Suskun artık harekete geçmiştir.

Burada çok enteresan bir ayrıntı var. Doğal olarak herkes ona “Bugüne kadar niye sustun?” diye soracaktır.

Davutoğlu bu soruya bir cevap bulmuş gibi konuşuyor son dönemlerde. Şöyle diyor, “sustuysak devlete olan saygımızdan sustuk. Devletimiz zarar görmesin diye sustuk!”

Bunun doğru olmadığını sözün muhatapları kadar ülkede aklı basan herkes bilmektedir. Davutoğlu’nun devletten kastettiği şey bizzat Erdoğan’dır. Evet, başlarda belki saygı görüntüsünde bir suskunluk vardır ama daha çok haksızlık edilmenin, mağdur olmanın alınganlığı ön plana çıkarılmıştır. Sonrasında ise korku vardır. Saygı değil…

Suskunluk derinleştikçe bu korku eşiği aşılmaya başlar ve bir noktadan sonra “ya herro ya merro” denilerek gemiler yakılır. Ki şahsen halen bu aşamaya gelmediklerini düşünüyorum. Ancak bu aşamanın eşiğinde olabiliriz. Öyle olursa çarşı Pazar ve mahalle epey karışacaktır. Zira, her cümlesinin altında “beni konuşturmayın” gizli tehdidi boylu boyunca uzanmaktadır Davutoğlu ve ekibinin.

Gerek Davutoğlu, gerek danışmanları, gerekse diğer partilileri yakından dinlendiğinde aslında iktidardakilerle milim anlayış ve zihniyet farkının olmadığı net olarak görülecektir. Ülkede yaşanan hukuksuzluklar konusunda, ülkenin perişan olması hakkında, Suriye, ekonomi, hukuk sisteminin tamamen bitirilmesi konusunda hiçbir sıkıntısı ve muktedirden anlayış farkı yoktur Davutoğlu ve partisinin. Söz gelimi Kürt meselesine bakışlarında, Ortadoğucu oluşlarında arada karbon kağıdı bile yoktur.

Davutoğlu’nun en son Küçükkaya ile yaptığı programı bilmem izlediniz mi. Ben, sırf şu suskunluğu fazlarıyla ilgili düşüncelerimi pekiştirmek için seyrettim ve milimi milimine olan bitenin yukarıda yazdığım güzergahta izlediğini gördüm. Hoş biraz yumuşatma, makyajlama var sözlerinde. Şam Emevi camiinde namaz kılmanın kendi lafı olmadığını söylüyor, keza cemaate nefret kusarken füto, fito türü saray jargonu kullanmıyor ama temel duruş tamamen aynı Erdoğan ile.

Bir kesim, “sesini çıkarma, birbirlerini yesinler” filan diyor ama ben aynı kanaatte değilim. Bu zihniyetin en iyisinin bile ülke için büyük bir felaket olduğuna inanıyorum. Kendi okuluna el konulunca bas bas bağıran zatın, çok kısa süre önce sırf kendileri gibi düşünmüyor diye gazetelere polislerle baskın yapılmasını onaylaması sonra da utanmadan sıkılmadan, “mesele siyasi değil hukuki” demesini unutturmaz…

Gücü tekrar ele geçirdikleri gün, en iyi ihtimalle kötü bir Erdoğan replikasını izliyor olacağız…

Açıkçası şahsen ben artık bu tür figürasyonun sahneleyeceği tiyatrolara prim vermeyeceğim.

Mevzunun genel özeti budur!

1 YORUM

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin