Yatsı Sonrası

YORUM | REŞİT HAYLAMAZ

Kimse, “ayranım ekşi” demez; fıtrat bu, dün de öyleymiş bugün de.

Çünkü herkesin doğrusu var ve çoğu insan, başka doğrulara büsbütün kapalı.

Öte yandan, insan sayısınca doğru var, dünyada; öyleyse hangisi doğru?

Sesini daha yüksek çıkaranın dedikleri mi yoksa nitelikli ve pahalı reklamlarla kitleleri uyutabilenlerin söylemi mi?

Semirterek sahip olduğu serveti veya bir şekilde elde ettiği koltuğunu kullanarak saldığı korku ile insanları hizaya getiren mi haklı yoksa mazlum da olsa kimseye zararı dokunmasın diye iniltisini içinde söndüren sükûtîler mi?

Suların bilerek bulandırıldığı demlerde, nakarat halinde toplumdan yükselen ses mi hakikati ifade eder yoksa ancak fırtınaların dindiği gün ve târumâr olmuş bünyânın arasından duyulabilen iniltiler mi?

Zaaflarının esiri olarak köşeye sıkışmış zavallının dili mi doğruyu söyler yoksa cendere üstüne cenderelerden geçtiği halde karakterinde zerre kadar değişiklik olmayan babayiğidin yüreği mi?

Bu durumda kimin, hangi sözünün ve ne kadar doğru olduğunu nereden bileceğiz?

Kıstas ne?

Hâdiselere hangi “niyet” ile bakacak, kalabalıkları önüne katıp sürükleyen olaylara hangi mihenkle “nazar” edip hüküm vereceğiz?

Duruşumuzu netleştirebilmek için isterseniz, geçmişe bu gözle bir bakalım; geleceğimiz hususunda bize neler fısıldıyor?

Yapageldiği melanetlerin Şeytan’a süslü gösterildiğini söylüyor, Kur’ân; tabii kâfir ve Firavun’a da!

Hikmet çerçeveli bir izin almış, mel’ûn; belli ki dünya var olduğu sürece allayıp pullayacak ve peşine taktıkları iradesizleri, Cennet yamaçlarını temaşa ettiriyormuşçasına zift deryasına sokup sokup çıkaracak!

Ebedî kaybına sebebiyet verdiğini düşündüğü âdem oğlundan intikam alacak ve böylelikle, her fırsatta bir başka fatura kesecek ve ardı arkası gelmez bedeller ödetecek, ona.

Fotoğrafı iyi çekmiş ve insan tabiatındaki boşlukları da iyi görmüş; neresine dokunduğunda hangi hareketin, hangi damarına üfürdüğünde nasıl bir sesin çıkacağını çok iyi biliyor!

Şeytan için “kibir”, “büyüklük taslama”, “tepeden bakma”, müthiş bir sermaye; bir kere, “Ben ki…” havasına giren birisi, kıvamını bulmuş bir kukla demek, onun için!

Şatafat, alâyiş, gösteriş, debdebe ve tebzîr gibi israf ve savurganlıklar, işin çerezi mahiyetinde.

Çilingir sofrasına alıp, “Sizden iyisi yok; elinize kimse su dökemez, haydi aslanlarım!” diye şişirdiği insanların çıkmaza sürüklenişi karşısında, “Ben de arkanızdayım!” derken keyiften dört köşe.

İş ciddiye bindiği yerde ise “Ben, sizin yaptığınızdan berîyim; öyle ya, ben sizin görmediğinizi de görüyorum ve ben, Allah’tan korkarım!” diyecek kadar da omurgasız.

İnandığından değil, peşine takılanların sınır tanımaz ve ölçü bilmez şirretlikleri karşısında ürperdiğinden söylüyor, bunu!

Kur’ân, yeri geldiğinde “Ben Allah’tan korkarım!” diyebilen Şeytan’a inat, peşinden koşan sürülerde Allah korkusunun da uçup buharlaşacağını haber veriyor, aynı zamanda!

Yeri geldiğinde Şeytan’ın bile durabildiği yerde, dipsiz kuyuya frensiz kayış ne büyük felaket, her şeyi elde edeceğim derken her şeyden olmak ne büyük hasâret!

Bir de şeytanlaşmış tipler var; benliğini “put” haline getirmiş ucûbe bu tipler, Cehennem’in dibine çeken melanetini, Cennet’in yedi kapısından birden gireceği zannıyla icra ediyor!

Bu tiplerin sahne aldığı yerde Şeytan çakırkeyf, şüphesiz; göbek kaşıyarak gölgenin keyfini çıkarıyor!

Benlik balonu kitleleri kaplayan kabarık tipler, işin merkezine kendilerini koyduğu içindir ki olanca netliğine rağmen Allah’ın âyetlerini bile yalanlayabiliyor, hatta Allah’a bile “yalan” iftirasında bulunabiliyor. Şüphesiz Kur’ân’ın bize resmettiği bu tiplerin tarihte örneği hiç de az değil!

Sana, bana laf atmış çok mu?

Adam, aşmış kendini; siz, onun baktığı yerden bakabilir misiniz?

Bakarsanız, sonuç belli.

Peygamberlerini yalanlayanlar, işkence edenler, hatta hızını alamayıp hak adına peygamber doğrayanların baktığı yerden bakarsak, Allah’ın tavzif ettiği en sevgililere haksızlık etmiş olmaz mıyız?

Firavun, Hâmân ve Kârûn üçlüsünün köpürttüğü tribünlerden yükselen “sihirbaz” ve “yalancı” nakaratlarına kulak vermemiz, Hazreti Mûsâ ile Hazreti Hârûn’a zulmetmemiz anlamına gelmez mi?

Yaşayacakları heyecana kilitlenmiş ateş-perestlerin, Nemrud’un tutuşturduğu ateş etrafında ritim tutuşlarını haklı görürsek, Hazreti İbrâhîm’in yüzüne nasıl bakarız?

Vahy-i ilâhî ile işe koyulup, gelecek felaketten sıyrılabilmek için gemiler inşâ eden Hazreti Nûh’u alaya alanlarla aynı safta yer alırsak, sığınacağımız dağları da kendi ellerimizle yıkmış olmaz mıyız?

Etrafı boşaltılıp yalnızlaştırılan Hazreti Lût’u göz ardı edip, “Bu kadar insan yanlış yapacak değil ya!” kolaycılığıyla kuru kalabalıklara prim verirsek, aynı cürmün ortağı ve dolayısıyla da gelecek tufanın muhatabı olmaz mıyız?

Diyelim ki günü kurtardık; bir de yarın, Hakk’ın divanı var!

Keşke Kur’ân’a, bir de bu gözle bakabilsek.

O kadar çok örnek var ki!

Zaman zaman tarihten sayfalar açsa da tarih kitabı değil, Kur’ân; benzeri durumlarla karşılaştığımızda, durmamız gereken yerin neresi olması gerektiğini fısıldıyor, kulağı olanlara.

İşin mahiyetini görüp sezemeyenler o gün, Hazreti Meryem gibi duru bir anneye, Betül bir afîfeye töhmetle bakmadılar mı?

Dünya güzeli insana zindana açılan kapıları gösterip “Küf kokulu dehlizlerde ceremesini de çeksin!” diyenler, faturayı da Hazreti Yûsuf’a kesmemiş miydi?

Sermayesi yalan olan Şeytan’ın itirafına bakılacak olursa, en nefret ettiği kişi Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) değil mi?

21 yıl ateş püsküren Dâru’n-Nedve’nin gözüyle Mekke’ye bakarsan, -hâşâ- Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) yanlış yolda ve sahabe de haksız!

Uhud yolundan dönenler için İbn-i Selûl, sütten çıkmış ak kaşık; berisi malum!

Ortalığı kaynattıkları dönemde sokağın nabzına kulak verseniz, Hazreti Osmân hakkında müspet bir şey duyabilir misiniz?

Hazreti Ali’yi cendereye sokanlara takılsanız, yolda takılır kalırsınız!

Sarayın “bak” dediği yerden bakarsanız, Ebû Hanîfe’ye de İmâm Şâfii’ye de Ahmed İbn-i Hanbel’e de ateş püskürürsünüz.

Alamut kalesi’nin o günkü ayyaşları, tekfir sıralamasında İmâm Gazâlî’yi liste başı ilan etmemiş miydi?

İmâm Rabbânî, Mevlâna ve daha niceleri…

Örnekleri çoğaltabilirsiniz.

Ne acı ki bir türlü kendimiz olamadığımız tarihimiz, bu örneklerle dolu.

Üstelik, bugün yaşanan pratikten bakıldığında daha iyi anlaşılıyor!

Onlara bu zulmü yaşatanlar bugün, kütüklerde bile kendilerine yer bulamıyor; halbuki dün kıymeti bilinmeyip kitlelerin kin ve nefretine muhatap olan baş yücelere kapılar da açık gönüller de.

Ortalığın aydınlanmasını beklemeden acele karar veren bugünkü kardeşim!

Düne bir de bu gözle bak ve temkini elden bırakma!

Bu delikten çok ısırıldık; bir daha fırsat verme!

Unutma ki saraydan sızan ışıkların göz kamaştırdığı, saz ekibinin çıkardığı seslerin de kulakları sağır ettiği demlerde, mazlumun iniltisi pek duyulmaz.

Zâlimin yüzüne akseden ikindi güneşi, çoğu insanı aldatır; en iyisi mi kararını vermek için sen, suların durulup yalancı mumların da sönüp gideceği yatsı sonrasına odaklan!

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin