Yarım kalanlar 

YORUM | M. NEDİM HAZAR

Başlamak ve bitirmek… İki kelimeden öte iki mefhum. Her biri bir olgu, bir olay örgüsü, yola koyuluş, varış/vuslat ve ayrılık. Bitirebilmenin verdiği mutluluk, bitirmenin verdiği hüzün. 

Bir başlangıç ve son varsa mutluluk mümkün elbette! Ya yarıda kalmışlığın öyküsü?  

Bir dışavurum olarak sanat, diğerkâm bir içsellikle, beğenilme veya anlaşılma kaygısı ve istekliliği ile gerçekleştirilsin ya da “sanat sanat içindir” anlayışı ile ortaya konulsun farketmeksizin varoluşsal bir gereksinim ve kendini gerçekleştirme eylemi olarak “sunma”, “ortaya koyma”, “sergileme” eylemlerini ifa etmiş oluyor. Her sanat dalında bir eser ortaya konulmak üzere bir yolculuğa çıkıyor/çıkarıyor bizi.  Kimi varıyor yolun sonuna, kimi son halkasını beklemekte, kimi ise sürgün yarıda kalmışlığa. Bu yarıda kalmışlığın elbette birçok sebebi mevcut. Bir eserin vaadi dolmuş bir sanatkâr tarafından bitirilemeyişi, eseri ortaya koyan tarafından bir tepki, bir tavır olarak bitirilmeyişi, sanatçıyı rahatsız eden his ve düşüncelerin çıkmazında duyduğu isteksizlik -ve elbette özenle üzerinde durulması gereken bir nokta olarak- eserini kendini tatmin düzeyine taşıyamama düşüncesinden kaynaklı yarıda kalmışlık…  

Antoni Gaudi – Sagrada Familia 

Sagrada Familia, büyük ihtimalle tarihin en uzun süredir devam eden mimarlık projesi. Bir Katolik kilisesi olarak tasarlanan ve Barselona’da yer alan eserin inşaatı 1882’den beri devam ediyor. Tasarımı heykeltıraş Antoni Gaudi tarafından yapılan Sagrada Familia, tamamlanmamış olsa da sanatçının en büyük başarısı olarak kabul görüyor. Bazı Hıristiyan inanışlarına göre, (benzeri kilise çoktur) kilise tamamlanırsa kıyamet kopacağına inanıldığı için bilinçli olarak inşaat bitirilmemektedir. 

Sigmund Weinberg – LEBLEBİCİ HORHOR

“Türkiye’ye sinemayı getiren adam” olarak tanınan Romanya uyruklu Polonya yahudisi Sigmund Weinberg, 1916 yılında dönemin ünlü tiyatrocularından Benliyan Topluluğu ile anlaşarak “Leblebici Horhor” adlı filmi çekmeye başlar. Yapacağı şey aynı adı taşıyan operetin sinemasal uygulamasıdır.

Ne var ki, çekim sırasında başrolü üstlenen oyunculardan birinin ölmesi sonucu çekim yarım kalır. Eğer Weinberg’in başına bu beklenmedik kaza gelmeseydi ”Leblebici Horhor” Türk sinemasının ilk konulu filmi olacaktı.

Aradan yıllar geçer bu kez “Leblebici Horhor’u” Muhsin Ertuğrul, 1923 ve 1934 yıllarında iki kez beyaz perdeye uyarlar. O dönemin ünlü komedyenlerinden İsmet Fahri (Gülünç), “Tombul Aşığın Dört Sevgilisi” sahne oyununu film yapmak ister ve film çekimine başlanır. İsmet Fahri, filmin hem yönetmeni, hem başrol oyuncusudur. Bu kez ortaya çıkan bir anlaşmazlık nedeni ile durum yine değişmez. Bu İlk komedi filmi denemesi de yarım kalır.

Bir bahtsız yarım adam: Hayri Caner!

Türk sinemasının en renkli isimlerinden olan Hayri Caner, 1936 yılında İstanbul’da doğar. Bir süre Çapa Eğitim Enstitüsü’nde okuduktan sonra 1954 yılında Tarık Buğra’nın yönettiği Türkiye Spor Gazetesi’nde spor öyküleri yazarak gazeteciliğe başlar. Aynı yıl Akşam Gazetesi’nde film eleştirmenliği onu yepyeni sulara açar. Si-Sa (Sinema Sanatı), AS (Akademik Sinema), Sinema Ekspres, Film Market (Londra) ve Film Market (İstanbul) dergilerini kurar. Sinemaya 1962 yılında Mahalle Arkadaşları adlı filmle başlayan Caner, kısa sürede değişik fiziği ve yeteneğiyle karakter rollerinin aranan oyuncusu olur. Vur Gözünün Üstüne filmiyle oyunculuğun yanı sıra yönetmenliğe de başlayan Caner, ilk filminden sonraki hiçbir projesini tamamlayamayan yönetmen ve yapımcı olarak tarihe geçer. 

Anadolu bölgesi işletmecilerine güvenerek başladığı ya da ön hazırlıklarını sürdürdüğü filmlerin tümü yarım kalacaktır…

Yılmaz Güney ve Türkan Şoray’lı iddialı hayali listelerde ortaya çıkan Caner’in belki de kalibrasyonun üzerinde işlere kalkışmasıdır buna sebep.  Süleyman Turan’ın başrolünü oynadığı “Altın Yumruk” ve diğer iki film “Viski Kadın-Pasta ve Arkadaşımın Aşkısın” yarım kalır. 

1968 yılında Ajda Pekkan’ın oynadığı ve çekimini bitirdiğini söylediği “Zehirli Hayat” adlı filmin de kayıtlarda yer almadığı görülür. Oysaki o tarihlerde Ajda Pekkan’ın çekimi yarım bırakıp Ankara’ya şarkıcılık yapmaya gittiği bilinmektedir ve Caner, Pekkan’lı filmi Adanalı işletmeciye teslim edemeyip zor durumda kaldığından intihar girişiminde bulunduğunu bir yazısında açıkladığına göre “Zehirli Hayat” filminin de durumu bellidir…


Orson Welles: The Other Side of the Wind

Orson Welles’in 1970’te John Huston, Peter Bogdanovich ve Susan Strasberg’in başrollerinde çekimlerine başladığı filmi The Other Side of the Wind Welles hayattayken ne yazık ki gösterime hazır hale getiremez. 15 yıl sonra usta yönetmen vefat edince de filmin tüm negatifleri rafa kaldırılır. Welles’in çekimleri tamamladığını ama post prodüksiyonu finansman nedeniyle bitiremediğini belirtmek gerek-. Efsane yönetmen J.J. “Jake” Hannaford’un (Huston) sürgünden yıllar sonra Hollywood’a dönüp yeni filmi The Other Side of the Wind‘ın çekimlerine başlamasını konu alan bu filmin tamamlanması için 2015’te Wes Anderson’la Noah Baumbach internetten para toplamış, 2016’da Netflix devreye girip filmin tamamlanması için hazırlıklara başladığını duyurmuştu.

İkinci başrolü üstlenen aktör/yönetmen Bogdanovich ve ünlü yapımcı Frank Marshall filmin tamamlanması için ekibe yardımcı olmuşlar. Yeni gelen haberlere göre film tamamlanmış, hatta 16 ocakta Santa Monica’da ilk gösterimleri yapılmış. Tabii bu ilk gösterimlere sadece davetli olanlar katılabilmiş. Filmin Netflix’teki yayın tarihi henüz açıklanmadı. Belki Netflix’te yayınlanmadan önce Cannes Film Festivali’nde gösterilir.

Nikolay Vasilyeviç Gogol – ÖLÜ CANLAR 

 “Hepimiz Gogol’un paltosundan çıktık!” der  Fyodor Dostoyevski. Rus ve dünya edebiyatında önemli yer tutan gerçekçilik akımının köklerini Gogol’a dayandırır bu sözleriyle. Gogol gerçekten de bir palto misali üstüne giydiği bu akımı her betimleme ve tasvirinde, üslup ve tercihlerini ortaya koyuş biçimiyle, eserlerinde çizdiği gerçeklik tablolarıyla hissettirir. Tabiri caiz ise Gogol gerçekçiliğin  babasıdır. Bir manik-depresiftir Nikolay Vasilyeviç Gogol (1809-1852). Bu depresifliğinin, buhran ve çıkmazlarının doruğa çıktığı noktadan bir dönem öncesine tekabül eden romanı Ölü Canlar’da, gerçekçilik akımını  ustalıkla ele aldığı bir dönemi, Rus aristokrasisinin kalburüstü yaşamını ve lükse düşkünlüğünü anlatırken Gogol, diğer yandan da bu savrulma ve çürümüşlüğün eşiğinde köylüye ve yine onların toprak düşkünlüklerine değinir. Kahramanımız Pavel İvanoviç Çiçikov feodal düzen içerisinde idare edilen topraklarda bir ceset toplayıcısı olarak yaşamını idame ettirmektedir. Geleneğin ve insani değerlerin değil toprağın ve feodal beyliğin belirleyici kriter olduğu bu dönemi anlatan romanımız, bütün çarpıklık ve çirkinliklerini Çiçikov üzerinden sergilemektedir. Yazarımız, niyetini gelen tüm eleştirilere rağmen vurgulamaktan kaçınmaz ve der ki; “Rus insanının eksiklerini, ayıplarını göstermek için yazdım onu; yoksa üstünlüklerini, erdemlerini göstermek için değil.” 

Ölü Canlar romanıyla Rusya’yı derinden sarsan yazarımız ömrünün geri kalanını Rusya’ya vaadettiği II. cildi tamamlamak için kendisine yöneltilen eleştirilerle, eleştirmenlerle, iç buhranları ve yöneltilen beklentinin verdiği ağır sorumluluk ile mücadele ederek geçirecektir. Daha olumlu karakterlerle bezediği ve romanının bir önceki cildindeki karakterlerin diğer yönlerine de ışık tutacak II. Cilt bir türlü “aslında Çiçikov iyi adamdı” diyemeyecektir. Kaybetmekten korktuğu yazarlık yeteneğini yitirme kaygısı içerisinde eserin ortaya konma sürecinde yaşadığı ağır, psikolojik travmalar, buhranlar ve ümit kaybı yazarımızı tüketmektedir. Ve trajik bir son buluş! Gogol kendi eserini infaza karar verir. Bir sabah uşağından kimseyi uyandırmadan baca deliğini açmasını ister. O zamana kadar yazdığı ancak kendini tatmin edecek “memnuniyet” hissini vermemesi ve beklentilerin peşinden bir roman yazılamayacağına olan inancı ile eserinin II. ve III. bölümünü sobaya atar Gogol. Elhasıl, kağıtlar yanacak şekilde tekrar yerleştirilir ve nihayetinde yakma işlemini başarıyla tamamlar Gogol. Gözyaşları içerisinde kanepesine uzanır ve seyreyler tükenmişliği tüketmenin acı hazzını.  

Wolfgang Amadeus Mozart – REQUIEM  

Klasik Batı Müziğinin, en verimli, üretken ve etkili bestekârlarından biridir Mozart. Yapıtları, senfonilere, konçertolara, operaya ve korolu müziklere yol göstermiş ve değer katmıştır. 35 yıllık ömrüne 626 eser sığdırmıştır ünlü bestekâr. Ne ki; 1791 yılında ölümünden kısa bir süre önce ünlü besteci Mozart’a, geride kalmış bir eş tarafından ölen karısının anısına düzenlenecek törende çalınmak üzere bir Requiem (ağıt) bestesi ısmarlanır. O sıralar tanımlanamayan bir hastalığın pençesinde olan sanatçımız, bu isteği tedirginlik ve bir ürkeklik içerisinde kabul eder.  Nitekim Requiem’de Mozart’ın kendi ölümünü düşünerek besteyi yaptığı iddia edilir. Çok sendeleyerek, korku ve hatta paranoya hisleri altında geçirdiği bu son dönem eseri sürecinde büyük sanatkâr, içsel bir barikatın etkisi ile eseri tamamlayamadan vefat eder. Eksik notalar öğrencilerinden biri olan Franz Sussmayr tarafından tamamlanır. Sussmayr’ın nokta koyduğu eser daha sonra gizemli müşteriye teslim eder. Besteyi alanın, gizlice müzik eserleri ısmarlayan ve bunları sonradan kendi besteleri olarak tanıtan Franz Von Walsegg olduğu ortaya çıkacaktır. Mozart’ın eşi Contanze, Requiem’in kendi kocasına ait olduğunu ortaya koyar elbette, fakat eserin üzerine o kadar farklı hikayeler anlatılmıştır ki bugün bile eserin hangi kısımlarının değiştirildiği, sonradan eklendiği bilinmemektedir. 

Yahya Kemal – RİNDLERİN ÖLÜMÜ 

Son dönem edebiyatımıza, klasik şiirimizin ruhunu, duyuşunu, inceliklerini ve ritmini taşıyan Yahya Kemal, modern şiirimizde 19. yy Fransız klasiklerinin etkisiyle hassas, bir şiir estetiği oluşturmuştur. Ona göre, “Şiir: Kalpten geçen bir hadisenin lisan halinde derunî bir biçimde ifade buluşudur.” Şiire yüklediği mana ve derinliğe, incinebilirlik düzeyinde hassas bir dokunuşla özel bir raf ayıran bu şairin eserlerindeki naiflik benzersizdir. O naiflik ve hakkını verebilme arzusu ki bir deryayı bir kelime için 4 yıl bekletir. 

Bir şairin eserini tek bir kelam için 4 yıl yarıda bırakması, bekletmesi.. Kim demiş tamamlamaktır, varmaktır esas olan diye? O duygu ile, o ulaşılmak istenen damak tadı ile çıkmıyorsa bir eser kalsın olduğu yerde diyor Yahya Kemal. Kalsın, beklesin, olgunlaşsın elbet bir gün ansızın tamamlar kendini söylenecek söz. Belki bir selvinin altında gezerken bir serinlik üşüşür de üzerinize, “işte! Buldum!” dersiniz diyor adeta. Bir “serin” kelimesi için selviler bekliyor günlerce, aylarca, yıllarca… 

Ve o güzel şiirinde Yahya Kemal söyle diyor; 

RİNDLERİN ÖLÜMÜ 

Hafız’ın kabri olan bahçede bir gül varmış;

Yeniden her gün açarmış kanayan rengiyle;

Gece bülbül ağaran vakte kadar ağlarmış,

Eski Şiraz’ı hayal ettiren ahengiyle.

Ölüm asude bahar ülkesidir bir rinde;

Gönlü her yerde buhurdan gibi yıllarca tüter.

Ve serin serviler altında kalan kabrinde

Her seher bir gül açar, her gece bir bülbül öter.

Franz Peter Schubert – BİTMEYEN SENFONİ 

Yarım kalmışlığın diğer adı Schubert, yaklaşık 600’ün üzerinde şarkı, 9 senfonisi, operaları, çok sayıda oda müziği ve piyano parçaları mevcuttur. Avusturyalı sanatçımız Schubert’in müziği, insanı her yönüyle kavrayan, çeşitliliği ile insanları kucaklayan bir karakter gösterir. İniş çıkışları ve renkten renge geçişleri ile İnanılmaz bir melodi zenginliği vardır.  

1815 yılı için Schubert’in yaşamında bir dönüm noktası denilebilir.  Bu süreçte Schubert, daha rahat eserler üretebileceği bir hayat ve fırsat uğruna Viyana’dan ayrılır ve en verimli dönemini yaşar. Gerçekten de bu sürede farklı insanlarla tanışır, sanat camialarına girer çıkar ve verimliliği had safhadadır. Özlediği Viyana’ya 1819’da geri döner ancak 1822 yılı Schubert için kötü günlerin habercisidir. Kendisini ölüme götürecek olan Frengi hastalığının ilk belirtileri görülür ve tedavi imkanları kısıtlıdır. Ancak hastalığı, çalışmasını engelleyemeyecek ve var gücüyle güzel yapıtlar vermeyi sürdürecektir. Çünkü, kendi sözleriyle “beste yapmak, yaşamın tek anlamı”dır. Bu sırada 1827 yılının Mart ayında Beethoven son günlerini yaşamaktadır. Schubert, çok sevdiği, hayranlık duyduğu bu büyük bestecinin 26 Mart 1827 tarihinde düzenlenen cenaze törenine aşk ve şevk ile hasta olmasına rağmen katılır. Gelenek üzere yapılan 38 meşale taşıyıcısından biri olarak görev almıştır.  

Schubert denince akla “Bitmemiş Senfoni” gelir elbette. 1822 yılında bestelediği ve “8. Senfoni” olarak da bilinen bu yapıtını Schubert’in tamamlayamadığı bilinmektedir. Yapıt, bugün de “Bitmemiş Senfoni(unfinished symphony)” olarak bilinir. Schubert’in “Bitmemiş Senfoni”si yanı sıra beş adet de “Bitmemiş Sonat”ı vardır. Melodik ve harmonik çatıları tamamlanmış olmalarına rağmen bu beş sonat da tam olarak tamamlanamamıştır. Bunun da nedeni olarak eserlerine ve üretmeye olan düşkünlüğü nedeniyle uygun zaman, yeterli haz ve his frekansını yakalayamadığı gerekçe olarak gösterilir. Hatta 8.senfoninin  bitmeme sebebi olarak sunulan bir diğer neden ise Schubert’in o dönemde, çağdaşı olan Beethoven’ın senfonileri etkisi altında kaldığı için üretkenlik ve özgünlük bunalımı yaşadığı iddiasıdır. Schubert 19 Kasım 1828’de  yarım kalan eserlerine inat tam bir mesaj bırakmıştır.“inadına üretmek”, “inadına devam” yılmazlığı ile hayata olan bağlılığı ve üretmedeki istekliliğine dair bir sanat yürekliliği bırakmıştır. 

Franz Kafka – ŞATO 

Modern dünya edebiyatının temsilcisi değil adeta bir modelidir, ikonudur Kafka. Sert, keskin, nerden geldiğinizi anla(ya)madığınız bir gidişe uğurlayan bir eldir adeta. Eserlerinde suç, özgürlük, yabancılaşma, otoriteye karşı koyma gibi temaları işlemiştir. “Şato”, Franz Kafka’nın “Amerika” ve “Dava” gibi yarıda bırakılmış/kalmış eserlerindendir. Kafka’nın ölümünden sonra yayımlanan üç romanından biridir. 1922 yılında yazılan roman, 1926 yılında Max Brod tarafından yayımlanacaktır. Eser, K. adlı bir kadastrocunun, esrarengiz bir şatoya kabul edilebilme çabasını konu almaktır; fakat K. ne yaptıysa bir türlü şatoya ulaşamamaktır. Genel üslubu bu olmakla birlikte Kafka okuyucu burada da labirent içerisinde gezdirir. Belirli bir sonuç ve hatta başlangıç kaygısı taşımayan yazar adeta cevabı kendisinin de bilmediği hissine kaptırır okuru ve zaten yazar bilgilendirmeye pek de gönüllü değildir. Cevap verecek kimse yoktur ve okurda kalan izlenimlerden başka ki bu da tatmin edici bir cevaba tekabül etmez. İzler, bekler, ağ örmeye bağ kurmaya çalışırsınız, oysa baktığınız üçüncü gözün gördüğüdür, auktoryal bir üçüncü kişi, bir anlatıcı vardır Kafka’da. Anlatımı kişilerinden, birinin perspektifine teslim ederek yapar bu işi. Kafka’nın derdi kıyıya varmak değildir, müdahale etmez yarıda kalmak ve bırakmak pahasına verir bu hissi. Mühim olan labirentin içinde hissettiklerinizdir. Nitekim sonlu ve sonsuz romanları arasında da pek fark yoktur.  

İşte Şato da o bitmeyen eserlerden biri olarak sinemada uyarlanacak, Fransız Yönetmen Michael HANEKE eserin bütün esrarını koruyarak ve iddia edilen olası sonları da reddederek “Şato” romanını yarım haliyle 1997’de sinemada can verecektir bu esere. Haneke, Kafka’nın metnine sadık kalarak yarım kalmışlığı ile eseri yalnızca sinematografik öğelerle parlatacaktır. 

Ve film şu sözlerle “bitmek”tedir : 

( Filmin Başrolünde  yer alan kadastrocu K., ataması yapılan Şatoyu bulamaz ve tek derdi yatacak yer olan K. Kasabadan biri tarafından evine götürülür, konuşma evde geçmektedir) 

“Gerstacker’ ın odası ocaktaki ateşle ve bir mumla aydınlatılmıştı,  mum ışığında biri kitap okuyordu.  Gerstacker’ın annesiydi bu. K.’ya titrek elini uzattı ve onu yanına oturttu. Zorlukla konuşuyordu, dedikleri zorlukla anlaşılıyordu ama dedi ki; …” 

Kafka gibi Haneke de burada bitirmektedir sinemasını. Yine de bu eser sinema ve edebiyat tarihine düşülmüş önemli bir referans noktasıdır.  

Ve daha nice bekletilen, bitmemiş, bitirilememiş, devam ettirilip sonlandırılmaya çalışılmış müzik, mimari, edebiyat gibi sanat dallarında eser örnekleri mevcut elbette. Samuel Taylor Coleridge’nin meşhur 300 satır olması gerekirken (ki bu şiir rüyada bir nüsha halinde ezberletildiği iddiası ile yazılmıştır) 50 satırda, ilhamsızlıktan yarım kalan “Bitmemiş Şiir”i, Gilbert Stuart’ın 1 dolarlık banknotların üzerinde yer alan ABD eski başkanı George Washington’ın hiçbir zaman bitiril(e)memiş portresi, Leonardo Da Vinci’nin meşhur yarım kalan at heykeli veya Antoni Gaudi’nin bir türlü kullanıma açılamayan mimari bütünlük arz edecek motifler bulunamıyor diye bitirilemeyen Katolik Kilisesi vs… 

Kafka- AMERİKA

Amerika, Franz Kafka’nın yazmaya başladığı ilk romandır. Fakat yazar, 1911 yılının sonundan 1914 yılına kadar aralıklarla üzerinde çalıştığı ve Der Verschollene (Kayıp Kişi) başlığını vermeyi düşündüğü kitabının, yalnızca “Ateşçi” başlıklı bölümü 1913 yılında ayrı bir öykü olarak yayınlayabilmiştir. Franz Kafka’nın ölümünden sonra, Karl Roßmann adlı on altı yaşındaki Avrupalı bir göçmenin, yaşadığı yerde adının karıştığı bir skandaldan kaçmak için New York’a gidişini ve bu süreçte yaşadıklarını anlatan bu romanı, Max Brod tarafından 1927 yılında Amerika başlığıyla yayınlamış.

Oğuz Atay: EYLEMBİLİM

Edebiyatımızın en önemli isimlerinden Oğuz Atay’ın hayatını kaybettiği sırada üzerinde çalıştığı bir roman bulunuyor. Eylembilim isimli bu yarım kalmış çalışmanın yayımlanma hikayesi de son derece ilginç.

Eylembilim’in tamamlanan kısımları, ilk olarak yazarın kendi günlüğü olan “Günlük” kitabından yayımlanıyor. Ancak daha sonra, romanın kayda değer bir bölümü isimsiz birisi tarafından Atay’ın ailesine gönderiliyor. Romana neredeyse seksen sayfalık bir bölüm daha eklenince, Eylembilim günümüzde de bulabileceğiniz haliyle, kendi içinde bir kitap olarak yayımlanıyor

VE SON ÖRNEK: Elmore Leonard’ın MAVİ DÜŞLER’i

Elmore John Leonard, ismi en çok bilinen Amerikalı romancı ve senaryo yazarından biri. “The Bounty Hunters” adlı ilk romanı 1953’te yayımlayan Leonard, neredeyse tamamı ‘best seller’ olan 45 romana imza atmıştı. Ve tabii ödüller: Edgar Allen Poe En İyi Roman Ödülü ve Uluslararası Polisiye Yazarları Ödülü gibi çok sayıda ödüle layık görülen Leonard’ın “Get Shorty”, “Out of Sight”, “ Out of Sight”, “Hombre”, “Mr. Majestyk” ve Quentin Tarantino’nun yönettiği “Jackie Brown” ve “Rum Punch” adlı romanları ve 3:10 to Yuma ve The Tall T isimli öyküleri sinemaya uyarlanırken, halen devam eden Justified adlı televizyon dizisinin de ilham kaynağı oldu. 

Suç, kurgu ve gerilim türü romanların ‘Pîr’i olarak anılan Leonard, 87 yaşında geçtiğimiz temmuz ayında felç geçirmeden önce 46. romanı olan “Blue Dreams (Mavi Düşler)” adlı eseri üzerinde çalışıyordu. Ancak ömrü vefa etmeyince kendisi gibi yazar olan oğlu Peter, babasının yarım bıraktığı romanı tamamlamak üzere kolları sıvadığını açıkladı. Babasının cenaze töreninde ünlü yazarın uzun süredir araştırmacılığını yapan Greg Sutter ve ailenin diğer üyeleri ile konuştuğunu ve yarım kalanı romanı tamamlama kararı aldığını söylerken, “Blue Dreams”de olayların yine Stetson kovboy şapkalı polis memuru Raylan Givens çevresinde döndüğünü sözlerine ekledi. 

Görülüyor ki; sanatta yarıda kalmışlık bazen bir kader, bazen bir tercih ve bazen bir tamamlanış. Frederic Mercury’nin Queen albümünden olan  jübile şarkısında gecen sözlerde vurguladığı gibi kimi için hayat  “inadına üretmek” ve tamamlamak arzusu  ile bütünleşmiş bir “The show must go on” parodisi, kimileri için  doruk noktaya ulaşmadıkça erişmenin, tamamlanmanın bir mana ihtiva etmediği ve çok daha anlamlı bir tercih olarak bir yarıda kalı…

3 YORUMLAR

  1. Sevgili Yazar (siz hani bazen “Sevgili Okur” diyorsunuz ya…ondan mülhem..),
    Lütfen bu kadar sık yazı yayınlamayın. Biraz bekleyin, böylece özgün konulara özgün cümlelerle yaklaşabilirsiniz. Yazılarınızda alıntı yaptığınız belli olan kısımları dipnotlarla belirtmeseniz bile hiç olmazsa kaynakça verseniz yazınızın sonunda..Ya da yazılarınızın içeriğinde kaynaklara atıflarda bulunsanız.. Tamam, bilimsel makale yazmıyorsunuz ama intihal olduğu o kadar belli olan cümleleri ucuca ekleyerek oluşturduğunuz bir yazıya imzanızı atmanız ne kadar doğru? Bu zor zamanlarda gazetecilik şevkinizi kırmak istemem Mahmut bey, sizi seviyor, bir okur olarak duygu ve analiz yüklü yazılarınızı her daim bekliyorum.

  2. Böylesi bir yazı hem de çok kısa bir yazı günümüz yaşamında çok gerekli idi. Ama hiç kimse böyle bir yazı yazmaya cesaret edememişti…
    Sizi tebrik ediyorum sayın yazar.Bu tarz çok önemli ve de çok gerekli yazılarınızın devamını getirmenizi şahsınızdan istirham ediyorum.
    İyi ki varsınız…ne yüksek bir entellektüel kişi olduğunuzu bilemezsiniz…
    İyi ki varsınız…
    İyi ki varsınız…
    Ne kadar çok etkilendiğimi anlatamam…

  3. Başlamanın ve bitirmenin kemal noktası bir andır. Aradaki her hareket de aslında başlamanın sonrası ve bitiş istikametinde bir evrilme anıdır.
    Başlamak güzel; bitirmek güzel; yol almak güzel; yolda olmak güzel…
    Hakikate uyanmış ve bütün bunların hepsinin bir nasip işi olduğunu anlayanlar için, yolda kalmak ve bitirmek arasında da, hakikate bakan yönüyle -nefse bakan değil- çok da bir fark yok diye duymuştum.
    Yazınızın, siyak-sibaktan sonunu (ya da sonlanmayışını) tahmin etmek zor olmadı. Çok da i…

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin