Yargıçlar ve hızlı koşan muhabirler [AMERİKA GÜNLÜĞÜ]

AMERİKA GÜNLÜĞÜ | ADEM YAVUZ ARSLAN

Bence Washington DC’nin en güzel binalarından birisi Kongre Kütüphanesi ile komşu olan Yüksek Mahkeme binasıdır. 1. Cadde’de ve Kongre binası ile karşılıklı olan mahkeme binası dev sütunları, parlak mermerleri ile her zaman dikkat çeker.

Her daim önünde, sağında solunda basın açıklaması yapan, pankart açan birileri de olur. Önemli kararların alındığı dönemlerde ise mahkemenin merdivenlerinde ve önündeki büyük avluda hızla koşan birilerini görürsünüz.

İşte o birileri stajyer gazetecidir ve Amerikan medyasının önemli geleneklerinden birisidir.

Aslında bu yazıda Amerikan Yüksek Mahkemesi’nin işleyişini anlatacağım ama bir gazeteci olarak önce koşan muhabir geleneğinden biraz bahsedeyim.

Öyle böyle değil, Amerikan televizyonları yüksek mahkemeyi takip için gerçekten hızlı koşan muhabirler-stajyerler alıyorlar. Onlar da işin hakkını veriyorlar ve yaklaşık 400 metrelik mesafeyi adeta yarış pistindeymiş gibi hızla koşarak katediyorlar.

Peki mesele ne ? Bu muhabirler ne diye deli dana gibi koşturuyor?

İşin aslı şu; mahkeme binasına hiç bir elektronik cihaz alınmıyor.

Mahkeme karar açıklayacağı zaman geleneksel şekilde kağıda basıp çoğaltıyor. Gazeteciler ise kendilerine ayrılan odada kararı bekliyorlar. Mahkeme görevlisinin elindeki karar metnini kapan muhabirler sırasıyla koridorlar-merdivenler ve avluyu jet hızıyla kat edip avlunun dışında bekleyen canlı yayın istasyonlarına yetiştiriyorlar. Yayına ilk giren reytingi topluyor.

Bu koşuşturmaca adeta eğlenceye dönüşüyor ve ‘yılın en hızlı koşan stajeri’ gibi haberlere konu oluyorlar.

Aslında bu yazının konusu hızlı koşan muhabirler değil ama bana ilginç ve eğlenceli gelen bir gelenek olduğu için bu anektod ile başlamış oldum.

YARGIÇ VAR YARGIÇ VAR 

Soldaki fotoğraf Anayasa Mahkemesi Başkanı Zühtü Aslan’a ait. Sağdaki fotoğraf ise ABD Yüksek Mahkeme (Supreme Court) üyelerinin Başkan Trump ile olan ilişkisini gösteriyor.

Geleneksel ‘Birliğin Durumu’ konuşmasını yapan ABD Başkanını mahkeme üyeleri hariç herkes ayakta alkışlıyor. Mahkeme üyeleri ise tarafsızlıklarına gölge düşmesin diye ne ayağa kalkıyor nede alkışlıyorlar. (Erdoğan’ın Saray’ında yapılan adli yıl açılış toplantısında yaşanan manzaraları düşünün..)

Toplamda 9 kişiler. Bazılarına göre ne Başkan Trump ne de CIA başkanı, ABD’nin en etkili 9 kişisi bu hakimler.

Neredeyse sistemin bel kemiğini oluşturuyorlar. İçtihatları herkesi bağlıyor ve ölünceye kadar -kendi isteğiyle ayrılmadıkları sürece- görevden alınamıyorlar. Başkan tarafından aday hukuk mezunu ve hakimler arasından aday gösteriliyorlar. Ancak göreve başlayabilmeleri için Senato’dan onay gerekiyor.

Senato onay aşamasında ise yüksek mahkeme adayı hakim senatörlerin karşısında ifade veriyor.

Adeta kameralar önünde sorgulanıyorlar. Ancak gerekli oyu alıp seçildikten sonra da bir daha görevden alınamıyorlar. Yani bizdeki gibi Başkanın kafasına göre şekillendirebildiği bir yer değil. Tabi ki başkanların böyle bir niyeti oluyor. Ancak bazı başkanların görev süresince boşalan koltuk bile olmayabiliyor. Amerikan kamuoyundaki yaygın kanıya göre bir ABD başkanının en ayrıcalıklı işi yüksek mahkemeye yargıç atamak.

Yazının ilerleyen bölümlerinde örnekleriyle açıklayacağım; bir hakimin verdiği karar ülkenin siyasi ve toplumsal hayatını etkileyebiliyor.

Mesela Amerikan Yüksek Mahkemesi, Amerikan bayrağını yakmayı kriminal bir suç olarak görmeyip ‘ifade özgürlüğü’ sayıyor. Bir başka ihtihadında kürtajın yasaklanamayacağına hükmetti. Eyaletler ‘ben yasak koyuyorum’ diyemiyor.

Bir başka karar ise şöyle; bizdeki andımız gibi, okullarda öğretmenlerce toplu dua okutulması yasak. Böylece Hıristiyan olmayan öğrencilerin zoraki olarak dua okuması ortadan kaldırılıyor.

“SESSİZ KALMA HAKKINA SAHİPSİN…”

Amerikan filmleri ile büyüyen nesiller olduğumuz için hepimiz şu cümleyi ezbere biliriz : “Sessiz kalma hakkına sahipsin. Söyleyeceğin herşey mahkemede aleyhine delil olarak kullanılabilir. Avukat tutma hakkın var. Paran yoksa, senin için bir avukat tutulacak. Haklarını anladın mı?”

İşte bu cümle de bir Yüksek Mahkeme içtihadı.

Espirisi şu; tutuklamanın meşru olabilmesi için tutuklanan kişinin ‘haklarımı anladım’ demesi gerekiyor. Eğer İngilizce bilmiyorsa ya da sağlık sorunu varsa polis o sorunu çözmek ve sanığın haklarını anladığından emin olmak zorunda.

Üstelik bu kararın alındığı tarih ise 1966.

Yüksek mahkeme kararları genellikle liberal ve özgürlükçü oluyor. Ancak idam, gay evliliği ve silahlanma hakkı gibi ABD’de büyük tartışma  doğuran konularda mahkeme kolay karar veremiyor. Hali hazırda 5 üye Cumhuriyetçi, 4 üye Demokrat ve mahkemenin önünde çok önemli konular var.

Bu arada bir hatırlatma yapalım; yüksek yargıcı hangi başkan atarsa atasın, o makama oturduktan sonra kimseyi tanımıyorlar. Nitekim Amerikan tarihi bunun örnekleriyle dolu. Başkan Nixon’un başını yakan kararların altında kendi atadığı hakimler vardı.

ABD yüksek mahkemesi genel olarak liberal-özgürlükçü kararlar alsa da Başkan Trump’ın hayali görev süresinin sonuna kadar mahkemelerde muhafazakar bir  yapı kurmak. Gerçekten de atanan hakimler muhafazakar kimliğe sahip olsalar bile kararlarında özgürlükçü olmayı tercih ediyorlar.

Çünkü kararlar tarihe geçiyor. Hatta mahkemenin web sayfasında tüm duruşmaların dökümü var. Yani kim ne demiş, hakim ne yapmış, gerekçeye neler yazmış hepsine online ulaşım mümkün. Türkiye’de biz hakkımızdaki karara bile ulaşamıyoruz ama ABD yüksek mahkemesi duruşma tutanaklarını aynen yayınlıyor.

Yüksek Mahkemeye üye atanmak için hukuk mezunu olmak yetiyor. Ancak başkanlar buraya atanacak ismi ince eleyip sık dokuyorak seçiyor. Mesela şu anki 9 üyenin özgeçmişleri web sitesinde var. Hepsi de Harvard, Yale gibi okullardan mezun ve çok sağlam bir eğitimden geçmişler.

Etik kaygıları yüksek. Hiçbiri de başkanın önünde eğilip, cübbesinin olmayan düğmesini iliklemeye çalışmıyor. Bizim gibi hakimlerin ‘siyasetin köpeği’ olduğu ülkelerden gelenlere ise hayranlıkla izlemek kalıyor.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin