Vakt-i hesap yaklaşırken

YORUM | M. NEDİM HAZAR

İnsanlar bir konuda çok yanılırlar. Zannederler ki, tarih bir oyun hamuru gibidir ve onu istedikleri şekle sokabilirler. Belki bu düşünce kısa süreli muvaffakiyetler getirebilir ama şundan emin olunuz ki, tarih insanoğlunun hükmedebileceği kolaylıkta bir binek değildir.

Geçici musahhariyeti ilelebet zannedenler fena yanılmış ve arzu ettiklerinin tam tersi raflarda yerlerini almışlardır.

Okul kitaplarına istediğiniz kadar kendinizle ilgili övgüleri tıka basa doldurunuz, vakti gelince o sayfaların çöpe gideceğinden ve sizinle ilgili gerçeklerin sadece sayfalara değil, milletin toplumsal hafızasına da silinmeyecek şekilde kazınacağından emin olabilirsiniz.

Dolayısıyla son günlerde sıkça duyduğum, “Okul kitapları 15 Temmuz saçmalıkları ve iktidar anlatılarıyla dolu” şikayetlerini çok önemsemiyorum.

Tarihin kalemi serttir ve üzerinde çalıştığı toplumların derisini kanata kanata çizer kendi güzergâhını.

İnsanlardır elbette bunun sorumlusu ama nihayetinde plonje bakış açısıyla tabloyu okuduğunuzda tüm karakterlerin birer figür olduğunu da görürüz. Yanılgının en büyüğü ise şu: Hiçbir otorite sonsuza kadar sürdüremez zulüm ve baskısını. Bir şekilde kendi rafındaki yerini alır ama olan da topluma olur.

Yaşanan her hadiseyi dar perspektiften ziyade geniş ve uzun projeksiyon ile okuduğumuzda, aslında herkesin kendi tıynet ve zihniyetine yakışanı yaptığını söylemek mümkün. Bu meyanda sürpriz yok yaşananlarda. Dolayısıyla yaşanacaklarda da… Bunun künhüne vâkıf olanlar ise kâhin değil şüphesiz, sadece rasyonel okuyucuları bu tarihsel döngünün.

Yaklaşık 10 yıldan beri görünür satıhta yaşananlar şaşırtıcı olmaktan ziyade temel arketiplerin fıtratlarına dönüş ve artık herhangi bir setrediciye ihtiyaç duymamalarından kaynaklanıyor. Elbette mebzul miktarda hayal kırıklığı birikiyor üzüntü dolu sinelerde ama tarih boyunca da böyle olmuş hep.

İster uzak geçmişe, Firavun öykülerine odaklanalım, ister yakın geçmişe gidip İttihatçı öyküleri analiz edelim hep aynı ‘durum’ ile karşılaşırız emin olun. Her gün hain, ajan, düşman üreten bir yapının ilanihaye bu pozisyonunu koruyacağını zannetmek yanılgının ağa babası… Bir süre sonra çemberin içi olarak görüp güvenli bölgede gölgelenmelerine izin verilenlerin dahi birer birer dışarı itildiğini görmeye başladıysak, son aşamaya gelindi demektir. Dolayısıyla paçayı sıyırıp dere kenarına çömelerek akan sudan “en az bir on yıl yararlanırım” diyenlerin de bunu yavaş yavaş ve giderek yükselen sesle dillendirmeleri ise bir diğer delil.

Yepyeni bir medeniyetin inşası mümkünken -hadi ondan geçtik- en azından toplumun kendi arasına eski muktedirlerin açtığı uçurumları kapatmayı, fay hatlarını gidermeyi vaat ederken, bundan vazgeçip (hiçbir zaman yok muydu acaba?) mevcut cam parçacıklarına koskoca bir geleceğin tercih edilmesi, süreci çok daha korkutucu boyutlara taşıdı. Ve öyle görünüyor ki çok daha dehşetlisine de bir şekilde toplum sürükleniyor. Çünkü bırakınız inşa etmeyi, onarmayı bile kendi aleyhlerine olarak gördükleri için, uçurumları derinleştirmeyi ve yeni fayları harekete geçirmeyi varlık sebebi olarak görmeye başladılar.

Ve topyekûn bir iğdiş edilme, boşaltma süreci yaşandı finaline bile gelindi neredeyse. Tamiri çok zor ve yıllar sürecek bir deformasyon pervasızca icra edilirken, muazzam bir idrak kilitlenmesiyle koşar adım yeni uçurumlara koşturuluyor toplum.

Tamam; öyle övünülecek bir geçmişe sahip değildik bu bağlamda, ancak en azından vicdan ve hakkaniyetten bahsetmek mümkündü eksik/gedik olsa da. Şimdi adalet denen kavramın içi bomboş, vicdan ise çoktan derdest edildi. Açıkçası bu çürük zemine en iddialı medeniyeti kurduğunu iddia etseniz bile neye yarar. Tek üflemeyle yerle bir edilen iskambil kuleden bile çürük bir yapı oluşuyor.

Başta da söylediğim gibi elbette ilanihaye sür gitmeyecek bir gidişat bu. Küçük motivasyonlar ve menfaatlerin koltuk değneğiyle asla huzur vadisine varılmaz. Daha fazla çıkarcı, daha fazla şakşakçı ile daha şişkin küçük cepleriniz olur o kadar. Acı olan ise sular çekildikten sonra yaşananlara bakıp, ‘yazık’ diyecek olmamız. Hem ‘çok ucuza gittiniz’ diyeceğiz belki bazılarına hem de ‘çok yazık ettiniz!’

Meşhur laf, kimse sınanmadığı günahın masumu olmuyor. Tablo bu nedenle çok net: Sınandılar ve kaybettiler.

Vebalini, daha da önemlisi bedelini kim ödeyecek Allah ömür verirse göreceğiz elbette.

4 YORUMLAR

  1. Üstad, güzel yazmışsın.Sen sinemadan anlarsın, Vizonteleden mülhem biliyorsun bu mesele ile ilgili en güzel sözü İbn-i Haldun Hoca demiş.Teşhisini asırlar önce koymuş.Machiavelli gavuru bile teyit etmiş.Bir şair de ki hiç hazzetmem ama Kaderin üstünde bir kader vardır demiş.Bu Necip (!) milletimiz dahi zulm ile abâd olanın sonu berbâd olur diye söz söylemiş.Anlayana sivrisinek…
    Sorun şu ki sabrımız az, nefesimiz çabuk kesiliyor be ya!Lakin feleğin çarkı yavaş da olsa dönüyor, kanunlar işliyor.

    Ümit aslında bu kanunlara olan imandır, güvendir.Dereye mutlaka su gelecek lakin bazılarımız göremeyebilir.Varsın biz görmeyelim, bu zulmün bize kazandırdıkları ciheti ile ötede göreceklerimiz bize yeter inşaallah.

  2. Eğitim sistemi yoluyla ve başka metodlarla baskı kuruyorlar çünkü öyle gördüler ve yaşadılar. Ne zaman baskıdan çıktılar kendi karakterlerini kademeli olarak ortaya koydular. Ve geleceği inşa edecek kişiler olmadıkları ortaya çıktı. Nerede hata yapıldı? O kadar çok kemalist ideolojiden beslendiler ki bunu neden yaptılar? Olaylara dar çerçeveden baktılar. Birde kendilerini oldu sandılar, aslında olmamışlardı. Kendiliğinden kendilerini olduk diyince oluverdi sandılar. Halbuki tarihi süreçte toplum birçok değerini yitirmişti. Toplum yitirirken kendilerini bu toplumun dışına aldılar. Sanki hep vardılar. Kendilerini dejenerasyondan, yeni akımlardan soyutlamışlardı. Varlıklarını tarih, dünya şartları, ülke halinden bağımsız tutuyorlardı. Hikayede karşıt kutup olması gerekiyordu ki bir anlamları olsun. Kendilerine anlam katmak için kemalist ideolojiyi zıt kutup olarak konumlandırdılar. Çünkü kemalist ideoloji din konusunda tartışılacak işler yapmıştı. Müslüman bir coğrafyada yaşadıklarından kendilerine ana konu dini seçtiler. Onlar dindi, karşılarında din düşmanları vardı. Bu hikayeyi mevcut konjoktür içinde sürekli canlı tuttular. Halbuki din ve dinsiz tartışmasından daha önemli birşey vardı. İnsanların kendi dinlerini muhafaza edebilmeleri, kendilerini koruyabilmeleridir. Bu kısım yani kendi ve din ekseni unutuldu, kendi ve dinsiz ekseni canlı tutuldu. Kendisi dinsiz karşısında olduğundan otomatikman kendisi din oluyordu. Yani hiç bir çaba sarfetmeden din oluyordu. Adeta din onun içinde emin ellerdeydi. Yani dini eline almış oluyordu. Aslında dine farkında olmadan şekil veriyordu, onu alet gibi kullanıyordu. Bakış açısı buydu. Yani demek istediğim, eğer dini başkasında görse kabul etmiyordu, kendisinde olacaktı. Bu da dine cisim özelliği kazandırıyordu, onu mekana hapsediyordu. Aslında din benim diyordu ve bu davranışıyla bencilliğini ortaya koyuyordu. Demek ki din olamamış, bencil bir çocuk gibi davranmaktadır. O zaman dinin ruhuna aykırı olmaktadır. Böyle çocukların elinden dini çok kolay alabilirler. Ona ret edemeyecekleri asıl istedikleri şeyi verirsin, mesela ülkenin anahtarlarını verirsin, belki bakarsın elindeki şekeri yani dini daha güçlü yada uyanık birine veriverir. Bu mesele buraya kadar normalde gelmezdi ama sosyal mühendisler toplumun dini seviyesini, cahillik katsayısını, lolipop ile ellerindekini satın alma ihtimalini hesaplamışlar. Çalıyor ama yapıyor derken aslında bunu kabullenen toplum kuranı şeker gibi vermiş oluyor, çalmak haramdır diyen dini lolipop gibi vermiş oluyor.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin