Unutulmayacak bir facia olarak Yassıada 

YORUM | Dr. YÜKSEL NİZAMOĞLU

Türkiye 16 ve 17 Eylül 1961’de radyolardan duyduğu “soğuk ve resmî” anonslarla sarsılmıştı. 16 Eylül günü yapılan açıklama daha bir yılın öncesinin Maliye Bakanı Hasan Polatkan ve Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu’nun idamlarının İmralı’da infaz edildiği şeklindeydi.

Sıra artık eski Başbakan Adnan Menderes’teydi. Halk radyolara dikkat kesilmiş ve gelecek habere kilitlenmişti. 17 Eylül günü de Adnan Menderes’in idam edildiği duyuruldu. Tek Parti iktidarına son veren Adnan Menderes’in hayatı acı bir şekilde “ama” Türk siyaset ve demokrasi anlayışına uygun bir şekilde bir idam sehpasında son bulmuştu.

27 Mayıs darbecilerinin adına “ihtilal” dedikleri ama gerçekte bir darbe olan hareketlerine “meşruiyet” kazandırabilmeleri için “sabık hükümet üyelerinin” cezalandırılması gerekiyordu ve darbeciler için “hukuk” iktidarlarını sürdürmek için bir araçtan başka bir şey değildi.

Emir Komuta Zinciri Dışında Bir Darbe

27 Mayıs cuntası kendisine emekliliğini bekleyen Kara Kuvvetleri Komutanı Cemal Gürsel’i lider seçmiş, bazı generallerin de katılımıyla oluşturulan Milli Birlik Komitesi (MBK) vasıtasıyla ülkeyi yönetmeye başlamıştı. Ancak asıl güç her zaman cuntacılardaydı.

27 Mayıs gecesi tutuklamalar başlamış, cuntacılar bir süre kendilerine dirense de Cumhurbaşkanı Bayar’ın istifasını almışlar, Başbakan Menderes’i de Eskişehir’den Kütahya’ya giderken tutuklamışlardı. Diğer hükümet üyeleri ve DP’liler de kısa sürede tutuklanmışlardı.

27 Mayıs darbecilerinin ifadesiyle “düşüklere” karşı kötü muamele ilk andan itibaren başlamış; DP’liler subaylar tarafından itme, tokatlama ve özellikle aşağılayıcı sözlerle küçük düşürme gibi uygulamalara muhatap olmuşlardı.

Buna dayanamayan İçişleri Bakanı Namık Gedik Harp Okulu penceresinden atlayarak intihar etmiş, başka bir iddiaya göre de aşağıya itilerek öldürülmüştü. 40-80 yaş aralığındaki milletvekilleri 20-22 yaşlarındaki askeri öğrenciler ve yedek subaylar tarafından tokatlanmaktan kurtulamamışlardı. Özellikle Yeşilköy ve Etimesgut’tan adaya sevkleri esnasında bütün DP’liler dayak yemişti.

DP’liler Yassıada’da 

DP’lilere karşı kötü muameleler Yassıada’da da devam etti. Adanın komutanlığına Cemal Gürsel’in çok güvendiği ve önceden beraber çalıştığı Yarbay Tarık Güryay getirilmişti.

Güryay bu göreviyle adadaki kötü muamelelerin sembolü olarak “darbecilerin tetikçisi bir işkenceci” haline geldi. DP’liler sonraki yıllarda hatıratlarında Güryay’ın işkencelerin sorumlusu olduğunu yazmışlar ve kendisini “Allahsız Gardiyan, Zindancı” gibi adlarla anmışlardı.

Güryay da bu iddialara cevap vermek için “Bir İktidar Yargılanıyor” adıyla hatıralarını kaleme alma ihtiyacı duymuş, Emin Çölaşan da yıllar sonra bir emekli kahvehanesinde bulduğu Güryay’la “Sayın Albayım” hitabıyla bir röportaj yapmıştı.

Güryay Yassıada’da olup biten her şeyin MBK’nın bilgisiyle yapıldığını söylemekte ve “her işkencecinin dediği gibi” kendisinin kötü muamelelere engel olduğunu söylemektedir. DP’lilerin hatıralarına göreyse Güryay, adada bir sopa ile volta atan, sağa sola küfreden, tutukluları döven, dövdüren ve bazen de “hepiniz asılacaksınız” diyen bir psikopattı. Hatta Selçuklu tarihçiliğinin önde gelen isimlerinden Prof. Osman Turan’ı içeri girdiğinde ayağa kalkmadığı için “iki yakasından tutup” hücreye göndermişti.

Albaylıktan emekli olan ve hayatı boyunca evlenmeyen Güryay’ın Samet Ağaoğlu’nun da belirttiği üzere psikolojik problemleri vardı ve belki de bundan dolayı bu göreve seçilmişti. Ağaoğlu Güryay’ın sudan sebeplerle hücre cezası verdiği DP’lileri güler yüzle karşıladığını ve onlara hiçbir şey olmamış gibi sigara ve kahve ikram ettiğini de anlatmaktadır.

Yassıada’da en çok başvurulan işkence yöntemlerinden birisi de “hücre cezasıydı”.  Güryay sudan nedenlerle DP’lilere hücre cezası vererek onları adadaki Bizans mahzenlerine hapsetmekteydi. Güryay’ın belirttiğine göre bu mahzenlerde bir insanın yaşaması için gerekli hiçbir malzeme bulunmuyordu.

Bayar’ın hatıralarına göre de “Işıklı Oda” denilen bir yerde DP’lilere işkence yapılırken Güryay’da burada bulunuyordu. Hatta Fatin Rüştü Zorlu’nun yediği dayak nedeniyle gözü morarmış, annesiyle görüşmesinde bunu gözüne top geldiği şeklinde açıklamıştı.

Yassıada’da gazete okumaya ve radyo dinlemeye izin verilmiyor, mektuplar da elli kelimeyle sınırlanıyordu. Ayrıca mektuplar kontrol edilerek sansürleniyor bazen de “inşallah en kısa zamanda kurtulursunuz” temennisinin altına “havayı alırsınız” yazılabiliyordu.

Adada en kötü muamele ise Menderes’e yapılıyor, yalnız başına hapsedildiği gibi kimseyle konuşmasına da izin verilmiyordu. Bu durum sâbık Başbakan’ın psikolojisini zamanla iyice bozacaktır. Nitekim Menderes ilk duruşmada konuşma yeteneğini kaybettiğini söylemişti.

Menderes’in nöbetçi subaylığını ise daha sonra MİT Müsteşarlığı ve Jandarma Genel Komutanı olan Teoman Koman’ın yapması da “şaka gibi olsa da” yine bir realite olarak karşımıza çıkmaktadır. Sonraki yıllarda da işkenceyle ün kazanan Koman, Yassıada’da “işkenceci ve Menderes’i tokatlayan subay” olarak biliniyordu.

Yassıada’da yaşanan baskılar ve işkenceler sonucu Bayar intihara kalkışmış, eski Konya valisi Cemil Keleşoğlu genç bir teğmenin kendisini dövmesi sonrasında intihar etmişti. Ayrıca İstanbul Milletvekili Zakar Tarver ve İstanbul Emniyet Müdürü Faruk Oktay’ın kalp krizinden vefat ettikleri açıklansa da yakınlarına göre ölüm nedenleri maruz kaldıkları işkencelerdi.

Yassıada Mahkemeleri 

Yassıada yargılamaları DP’liler hakkında büyük bir karalama kampanyasıyla başlamış; darbe öncesinde kıyma makinelerinde doğranan öğrencilerin cesetlerinin bulunacağı, Bayar başta olmak üzere DP’lilerin haksız olarak elde ettikleri paraların ortaya çıkarılacağı, faili meçhul cinayetlerin çözüleceği iddia edilmişti. Ancak bütün bu iddialar bir kara propagandadan ibaretti ve hiçbiri doğrulanamadı.

En komik olan da DP’lileri küçük düşürmek için akla hayale gelmeyecek konularda dava açılabilmesidir. Bayar hakkındaki Afgan Kralı’nın hediye ettiği “tazı” üzerinden haksız kazanç sağladığı iddiasıyla açılan “Köpek Davası” buna en iyi örnektir. Benzer şekilde Menderes için de sâbık Başbakan’ı halk nezdinde küçük düşürmek için açılan “Bebek Davası” da Yassıada yargısının sefaletini göstermektedir.

Yassıada Mahkemeleri’nin bağımsız olma imkânı yoktu. Bağımsız yargının temel kuralı olan “tabii hâkim” ilkesi ihlal edilerek “Yüksek Adalet Divanı” oluşturulmuş ve daha sonra da Tarık Güryay gibi “Yassıada Faciası” sürecinin önde gelen sorumluları olarak öne çıkacak Altay Ömer Egesel başsavcılık görevine, Salim Başol da hakimliğe tayin edilmişti.

Samet Ağaoğlu’nun DP’den ayrılan milletvekillerinin neden yargılanmadığı sorusuna Hâkim Başol’un “sizi buraya tıkan kuvvet böyle istiyor” sözü yargılamaların kapsamını ve hedefini açıkça ortaya koyuyordu.

MBK Yassıada hakimlerini sürekli yönlendirecek hatta Güryay’ın da aktardığına göre iki MBK üyesi tarafından hakimlere “en az altmış idam istendiği” tebliğ edilecektir. İdam sehpalarının bile kararlardan bir ay önce adaya gönderilmesi kararların MBK tarafından verildiğini gösteriyordu.

Duruşmalar sırasında ada komutanı Tarık Güryay’ın arkada oturarak sanıklara müdahale etmesi de herhalde sadece Türkiye’de görülebilecek bir durumdur. Güryay bu davranışıyla hem DP’lilere hem de hakimlere yargılamanın amacını hatırlatmış oluyordu.

İdamlar ve İnfazlar

Yassıada’dan on beş idam kararı çıksa da MBK bunların sadece dördünü onayladı ve Bayar’ın cezası da “yaş haddinden” müebbede çevrildiğinden Adnan Menderes, Hasan Polatkan ve Fatin Rüştü Zorlu’nun idamları infaz edildi.

Tanık anlatımlarından idamların infazı öncesinde Polatkan’ın çok perişan bir durumda olmasına karşılık Zorlu’nun “metanetini koruduğu” hatta Kur’an’ı yanlış okuyan Hoca’nın yanlışını düzelttiği anlaşılmaktadır.

Polatkan ve Zorlu’nun 16 Eylül’de idam edilmişler, Menderes’in idamı “uyku haplarını biriktirerek intihara teşebbüs ettiği için” bir gün sonraya bırakılmıştı. Ancak çok sıkı denetim altında tutulan Menderes’in hapları biriktirmesi iddiası çok inandırıcı gözükmemektedir. Belki de darbeciler Menderes’in idamını bir gün sonraya bırakarak ilk idamlara halkın tepkisini ölçmek istemişler, halktan bir tepki gelmeyince de Menderes’i de idam etmişlerdi.

Menderes sehpaya çıkmadan önce imamla birlikte “tövbe duası” yapmış fakat dini telkin istememiş ve son sözü “Hayata veda etmek üzere olduğum şu anda devletim ve milletime ebedi saadetler dilerim. Bu anda karımı ve çocuklarımı şefkatle anıyorum” olmuştu.

Dönemin darbecilerinin en büyük destekçisi Akis ise “yandaşlığın” sınırlarını zorlayarak kararların ardından Bayar’a “tenkile niyetli bir politikacı”, Menderes’e “yirmi asır rötarlı bir Neron”, Zorlu’ya “her şeyden komisyon alan hırsız politikacı”, Polatkan’a da “hırsız politikacının bir başka numunesi” demekteydi.

Hazır Ola Geçen Günümüz Yargısı 

Yassıada’da da yaşananlar ve yargılama süreci günümüz için çok değerli örnekler sunuyor. Devlet marifetiyle bir devrin iktidar partisi mensuplarına yaşatılanlar, bağımsızlığını kaybetmiş yargının nasıl geri dönülmesi mümkün olmayan facialara zemin hazırladığını gözler önüne seriyor.

Bugün Türkiye’de yine “devlet marifetiyle” yaşanan işkenceler ve özellikle güç karşısında “hazır ola geçen” yargının Yassıada’da olduğu gibi bağımsız karar vermesinin mümkün olmadığı da kesin olarak ortaya çıkıyor.

Acaba bugünün hakimlerinden kimler yıllar sonra “Başol ve Egesel gibi” adaletsizlik timsali olarak gösterilecek? Acaba hangi işkenceciler “Güryay gibi” en büyük insanlık suçlarından birisi olan işkencelerle hatırlanacak?

Unutmayalım ki 1990’da TBMM idam edilen Menderes, Polatkan ve Zorlu’nun itibarlarını iade etti ve mezarları da yıllar sonra İmralı’dan alınarak İstanbul’a taşındı. Bu bile günümüz yargısına önemli bir ders değil mi?

Kaynaklar: C. Sunay, “Tarık Güryay’ın Anıları Ekseninde Yassıada Duruşmaları”, Düşünen Siyaset, 2006, S. 22; E. Çölaşan, Tarihe Düşülen Notlar, Ümit Yayıncılık, Ankara, 2000; A. Menderes, Babam ve Ben, Ufuk Yayınları, İstanbul, 2012; AKİS, S. 377, 17.9.1961.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin