İşte görüyorsun değil mi Sevdiğim?

YORUM | FATMA BETÜL MERİÇ

Sevdiğin insanın yüz hatlarını unutayazmak, son haliyle çekilmiş olduğu fotoğrafları olmasa. Ellerindeki avuç içlerindeki çizgileri, parmaklarının uzunluğunu, biçimini.. Gözlerinin rengini değil belki ama yüzünün sevindiği zamanlarda aldığı şekli, hüzünlendiğinde içinden geçen nehirleri unutayazmak..

Birlikte yaş alalım, yaşlanalım diye çıkmışken bir yola, hayat yoluna, aşk yoluna; bir başına kalakalmak yollarda. Savrulmak bir o tarafa bir bu tarafa dalından koparılan iki kuru yaprak gibi..

Unutayazmak birlikte yenilen yemeklerin lezzetini, ekmeğin tadını, yüzüne vuran gün ışığında kamaşan gözlerin aydınlığını. Çayın çabucak soğumasına karşın, onunla yapılan sohbetin sıcaklığını. Şaşırılacak konular, tartışılacak meseleler bulmayı… Her konuda minik bir çekişme, bir görüş ayrılığı olsa da çocukça bir tavırla bir onun yanında nazlandığın dakikaları, şımarmaları unutayazmak.

BU YAZIYI YOUTUBE’TAN İZLEYİN

Yokuşlarda yalnız kalınca, bir vakit birlikte aşılan tepeleri unutayazmak. Uzun kış akşamlarında birlikte geçirilen ve o an kısacıkmış gibi gelen geniş vakitleri, evdeki varlığını, sehpadaki çayını.. Koridorun bir kenarında terk edilmiş gibi duran terliklerini. “Tak tak” bir tamir sesi geldiğinde evde oluşunun verdiği güven ve emniyet hissiyle, mutfakta yemekle uğraşmayı, “Çay yok mu?”ları, çayın yanında eksik olmasın istediği ev yapımı üzümlü kekleri kurabiyeleri unutayazmak..

Hararetli ve hareketli geçen gün bitimlerinde, olan biten ne varsa ona anlatma isteğini, anlattıkça rahatlama duygusunu…

Kalbin kendine mukabil kalbi bulmuşsa ne gam! Anlat anlatabildiğin kadar, çünkü dinleyenin var.

Kahveler yanında bir yoldaşla, çaylar iki çay kaşığı sesinin birlikte çıkardığı ritmik sesle güzel. Kuşlar yalnız uçmak istemez, çiçekler ağaçlar bile yalnızlığı sevmez. Her şey zıddıyla kaim. Her şey diğer yarısına koşar aşkla..

Güzel bir manzaranın, nefis ve leziz bir yemeğin, en tatlı anların içi boştur, sevilen olmayınca. Paylaşmaktır o zamanları kıymetlendiren, birlikte olmaktır “ağulu aşı” bal ile kaymak eyleyen. Bir garip boşluk, bir yabancılık halidir yalnızlık. Daha evvel yaşanmış anları, anıları silip süpüren. Sanki hiç yaşanmamış gibi olur, en büyük sevinçler. Bir çocuğun doğumuyla dökülen gözyaşları, çözülüveren düğümler, şeker şerbet konuşmalar, en keyifli araba yolculukları, yeni yerler keşfetme heyecanı, mutfak maceraları, yol tartışmaları, ben daha iyi bilirimler, sen değil ben haklıyımlar, gönül koymalar, kırgınlıklar, küslükler, ama ille de barışmaklar sonunda. Kalın bir sünger üzerini örtmüş gibidir tüm anıların. Ya da emmiştir sünger tüm gücüyle, ayrılık anından önce yaşanmış tüm hatıraları.

Kaçamaz, yakalanırsın ansızın bu boğucu anıların kuytusunda. Hazırlıksız yakalanırsın. Elin kolun bağlıdır. Bir zamanlar kahkahalarla güldüğün o anlara, hıçkırıklarla ağlarsın. Sonunu göremediğin, ne zaman bitecek bilemediğin bir sarmalın içinde, günlerin sona ermesini gecelerin güne dönmesiniz izlersin. Ve beklersin en çok da ve yazarsın, unutayazdığın hatıraları unutmamak için.

Bak burada ağız dolusu gülmüştük, burada ağlamıştık mutluluktan. Burada küsmüş, az ötede barışmıştık kucaklaşarak. Şurada, sen en güzel sözlerini bırakmıştın avucuma, şu erik ağacının altında söz vermiştik birbirimize. Şu deniz kenarında hüzünlenmiş, bu yeşillikte koşmuştuk çocuklar gibi. Bet sesimle mutfakta şarkılar söylerken ben, kapıda durup gülerek seyretmiştin sen. Utanmıştım.

Bu mektuplara ben gözyaşı dökmüş, koku sürmüş postalamıştım sana. Sen, aynı şehirde günler sonra alıp mektuplarımı “çok göz değmiş satırlarını” öpmüştün bir duvar kenarında. Yüksek güvenlikli uzun ve kalın duvarlarla örülü zindanında, aynı gökyüzünün altında aynı aya aynı güneşe bakmamıza bile izin yoktu çünkü.

Kelimelerin kutsallığını öğrendim ben. Kelimelerim ulaştı sana ben gelemezken. Hiç aklımıza gelmeyecek yoksunluklarla bırakılmışken, en unutmak istemeyeceğin insanın yüzü çıkıverir bir kitabın arasından, bir fotoğraf karesinden. Canlı gibidir resim ama canlı değildir. Adı üstünde resim. Ağlarım. Harfler dökülür gözlerimden. Onları toplar, yazarım sana. Silerim, üstünü karalarım. Anlatamam hislerimi. Sen olunca ana konu, konuşmayı yazmaktan daha çok severim, seni kendimden fazla severim.

İşte görüyorsun değil mi Sevdiğim? Bir insan, bir insanın yüzünün çizgilerini, saçının gümüş tellerini, ellerinin sıcaklığını, sesinin tonunu, gözlerinin koyuluğunu neredeyse unutabiliyormuş görmezken. Gözden ırak olan gönle ne kadar yakın dursa da, zaman uzaklara attığı gibi, unutturmak için de çabalıyormuş sanki.

Her şeye rağmen; bazen bir cümlenin en anlamlı yerinde, eski bir şarkının sözlerinde, bir sokak kedisine  akşamdan kalan yemekleri verdiğinde, bir iğne battığında eline, buzdolabını eli kolu dolu açmaya çalıştığı esnada gördüğü bir resimde, kırmızı ışıkta beklerken yan koltuktaki kitabı eline alır almaz kucağına düşüveren bir fotoğrafta, evin herhangi bir tarafından ona ait bir eşyanın çıkıverdiği esnada tüm hatıralar hücum edebiliyormuş.

Fiiller her zaman geçmiş ya da şimdiki zamanla çekimlenmez sevdiğim. Gelecek zaman ya da geniş zamanla da değil, bazen “yaklaşma fiili” diye derslerde anlattığımız şekillerde çıkar insanın karşısına. Unutayazmak, öleyazmak gibi.

Neredeyse unutacak gibiyken, unutuverse bir an ölecek gibiyken..

Düşeyazmaktayken kalemim, tutar ellerimden bir mısra:

“Kaldıysa güzelliğim bu aynalar pazarında

Gözlerinin değdiği yerlerimdir…”

Şükrü Erbaş

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin