Uluslararası kurumlar nasıl etkisizleşti?

HABER-YORUM | KEMAL AY | [email protected]

Birleşmiş Milletler’in (BM) Suriye’deki savaş suçlarını soruşturmak üzere görevlendirdiği komisyonun üyelerinden Carla del Ponte, sürpriz bir şekilde istifa etti. Daha önce Yugoslavya ve Ruanda’daki katliamları soruşturan 70 yaşındaki tecrübeli hukukçu, istifa gerekçesi olarak komisyonun arkasında ‘siyasî bir irade’ olmamasını sundu. Del Ponte daha önce de ‘uluslararası dengeleri’ sarsacak açıklamalar yapmıştı. Mesela Mayıs 2013’te BM’nin Suriye’deki muhaliflerin sarin gazı kullandığına dair ‘güçlü şüpheye’ sahip olduğunu söyledi. Çalışmaları boyunca Irak’taki Yezidîlere yönelik soykırımı, kimyasal silah kullanımını ve yardım konvoylarına yapılan saldırıları belgeledi. Bir başka açıklamasında, Suriye’deki trajedinin ne Yugoslavya’ya ne de Ruanda’ya benzemediğini, ancak buradaki suçları yargılayacak bir otoritenin bulunmadığını itiraf edecekti.

‘DİSRUPTİVE’ DIŞ POLİTİKA

Suriye’de tam olarak ne olduğuna dair adlandırmalarımız bile güç dengelerinin bir yansıması. Önceleri Arap Baharı’nın bir uzantısı olarak görüyorduk olup bitenleri. Zalim bir diktatöre karşı ‘uyanmış’ bir halk. Zamanla uluslararası desteğe sahip bir ‘silahlı direniş hareketi’ olarak adlandırıldı Suriye muhalefeti. Libya’daki geçiş döneminin bir benzerinin Suriye’de de yaşanacağı ümit edilmişti ancak gelişmeler beklendiği gibi olmadı. Kısa süre sonra bunun bir ‘iç savaş’ olduğu vurgusu ağırlık kazandı. Zira güç dengeleri ‘eşitlenmişe’ benziyordu. Vekalet savaşları zamanla yerini Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’ndaki (BMGK) temel ayrışmaya bıraktı. BMGK’nın 5 üyesinden birinin veto ettiği kararların işletilememesi, Rusya ve Çin gibi ‘disruptive’ (düzen bozucu) dış politika sergileyen üyelerin işine geliyor. Ancak Suriye’deki trajediye karşı uluslararası kurumların eli kolu bağlanıyor.

Rusya ve Çin sadece Suriye’deki savaşta kazanmıyor. Suriye savaşının en büyük sosyal etkisi olan mültecilerin Avrupa’ya ‘istikrarsızlık’ getirmesini de umuyorlar. Nitekim Suriyeli göçmenler, Avrupa’daki ve ABD’deki popülist politikaların yükselişine ciddi imkân sağladı. Avrupa’nın buna çözümü ise Türkiye’yi bir ‘tampon bölge’ olarak konumlandırmak oldu. Bunun artçı etkisinin ise Türkiye’deki otoriter politikalara göz yumulması olduğunu görüyoruz.

Uluslararası kurumların etkisizleştirildiğine ilişkin ikinci örnek Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM). En son verdikleri Nuriye Gülmen ve Semih Özakça kararından da görülebiliyor ki, ‘kurumsal olarak ayakta kalmayı’ ideal anlamda bir ‘adalet uygulayıcısı’ olmaya tercih ediyorlar. Ancak Rusya’nın AİHM kararlarına ‘iç denetim’ getirmesi ve böylece bütün AİHM kararlarını uygulamayacağını ilan etmesi karşısında AİHM’in bağlı olduğu Avrupa Konseyi’nin fazla oynayacak kartı olmaması, hikâyenin özeti niteliğinde. Yakında muhtemelen Türkiye de aynı yoldan gidecek. 100 binleri bulacak davalarla ‘tıkanmak’ istemeyen AİHM, Türkiye’nin ‘yükü paylaşma’ önerilerini büyük bir sevinçle kabulleniyor ancak bunun adalet sağlamaya yetmeyeceğini, on yıllar sonra bile olsa, yine o dosyaların önüne geleceğini bilerek görmezden geliyor.

KARŞILIKLI BAĞIMLILIĞI YENİDEN DÜŞÜNMEK

Dünyada savaşların ancak uluslararası işbirliği, anlaşmalar ve kurumlarla engellenebileceğine dair fikirler Immanuel Kant’a kadar dayanır. 19. yüzyıl bu bakımdan uluslararası konferanslar ve anlaşmalar çağıydı. Ancak 20. yüzyılın ortalarında bu sistemin işlemediği ortaya çıktı ve özellikle Adolf Hitler gibi bir ‘düzen bozucu’ etken karşısında bu anlaşmaların ne kadar ‘zayıf’ olduğu görüldü. Bu sebeple İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra bir adım daha atıldı ve uluslararası bağlayıcı kurumlar inşa edildi. Birleşmiş Milletler uluslararası ‘bağımlılığı’ (interdependency) sürekli vurgulayacak bir istişare zemini sağlamayı hedeflerken, NATO gibi belirli tehditlere dönük uluslararası örgütler de savaşları önlemenin bir yolu olarak öne çıkmıştı.

Küreselleşmenin ve böylece ülkelerin birbiriyle ticari, kültürel ve iletişimsel bağlar kurmasının dünyada barışı sağlayacağına yönelik teorilerin iflas ettiği bir dönemdeyiz. Amerikalı gazeteci Fareed Zakaria’nın tabiriyle ‘illiberal demokrasi’ ile yönetilen Rusya, Türkiye, Macaristan, Polonya gibi ülkeler özgürlükler ve insan hakları gibi kavramların yok edilmesi için uğraşıyor. Ve bunda da başarılı oluyorlar çünkü bunları korumakla yükümlü uluslararası kurumların da eninde sonunda ‘reelpolitik’ ile malul olduğunu keşfettiler. Kendi halklarına Batı’nın ikiyüzlü olduğunu söyleyip duruyorlar ve Batı’nın çıkarları çerçevesinde idealleri çiğneyerek aldığı her karar sonrasında, ‘Bakın biz haklı çıktık!’ diyorlar.

İNSAN HAKLARI KARŞITI KOALİSYON

Bu yolda Rusya blokunun en büyük başarısı, Donald Trump’ın seçilmesiyle birlikte ABD’yi de ‘insan haklarını anlamsızlaştırma’ kampanyasına çekmek oldu şüphesiz. Buna İngiltere’nin de Brexit sonrası tutumu eklendi. Böylece uluslararası kurumların değil aslında ‘süper güç’ ABD’nin (beraberinde İngiltere’nin) baskısıyla (sopa ve havuç) devletlerin ‘demokrasi ve insan hakları’ reçetelerini uyguladıkları ortaya çıktı. ABD’nin BM vizyonunun uygulanması yönündeki finansal yardımları olmadığında ya da Çin gibi bir diğer ‘süper güç’ tarafından ‘dengelendiğinde’ üçüncü dünya ülkeleri ya da gelişmekte olan ülkeler, kolaylıkla bu hedeflerden sapabiliyor çünkü. Bu da ‘disruptive’ dış politikanın başarısını gösteriyor. BM hedefleri ülkelerin liderlerine ‘daha az güçlü olmayı’ salıklarken, Rusya ve Çin’in ‘havuçları’ bu liderlere ‘sınırsız otoriterlik’ vaat ediyor.

ABD’nin dış politikadan ‘insan hakları’ kavramını silmesi ve diğer ülkelerle ‘salt ticari ve siyasi çıkarlar’ ekseninde ilişki kuracağını ilan etmesi özellikle Çin’le giriştiği ekonomik rekabetin bir yansıması olarak görülebilir. Küresel pazar üzerinde hâkim olma ve daha çok ‘meta satma’ üzerine dönen bu rekabet, zamanla siyasî önceliklerin de değişmesini sağladı. Aynı şekilde Avrupa’nın ciddi bir pazar olarak gördüğü Türkiye’yle ilişkileri ‘son noktaya’ kadar sürdürme eğilimi, ticaretin öncelendiği küreselleşme ve karşılıklı bağımlılık (interdependency) ilkelerinin zayıf karnı olarak karşımıza çıktı. Donald Trump’ın ‘özgür dünyanın liderliği’ idealinden vazgeçmesiyle birlikte ilk iş olarak BM ve NATO gibi kurumları ‘sorgulamaya’ başlaması bu bakımdan bir tesadüf değil.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupa’da yaygınlaşan ‘insan hakları’ kavramı, bizi bugüne kadar vahşi kapitalizmin etkilerinden koruyarak, bireysel özerkliğimize katkıda bulunuyordu. İnsanların bir kez daha hırslarının esiri olmakla sınandığı günümüzde ise, ekonominin ve siyasetin terimleri, sosyolojinin ve antropolojinin içgörülerine galip gelecek gibi duruyor.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin