Uçup gitti işte sahur kuşları

YORUM | YUSUF ÜNAL

Önceki yazımda hanımların hakkını vereyim derken bekârların sahurlarını çok değersiz gösterdiğimi hissettim. Vallahi ne annem ne eşim kızçem ne de gelinimiz darılsın, en güzel sahurlarımı talebe evlerinde yaptım ben!

Öyle sahura kadar oyun oynayalım, yok birkaç film izleyelim muhabbeti yoktu bizde. Şimdi buradan bakınca geçmişi kristalize ediyormuşum gibi geliyor ama, hayatımızı disiplin altına almaya, vaktinde yatıp vaktinde kalkmaya çalışırdık. Üniversite gençlerinin çoğunun sahur anlayışı o zamanlar da film ve oyun üzerineydi yalan yok, lâkin bizim talebeliğimiz değişikti işte, kendine hastı.

Nodulla hatta cipsle falan sahur yapma zevksizliğimiz yoktu. İftarın türevini falan da almaz, adamakıllı sahur sofrası hazırlardık. Her gün birimiz nöbetçi olurdu. Sağlıklı beslenme pek gündemimize girmezdi. Eh, serde gençlik vardı, neyi seversek onu yapar, neyi yaparsak onu severdik. Patates kızartması mı istersin, yağda yumurta mı, hatta sigara böreği mi. Artık ne bulduysak gözüne gözüne vururduk mübareklerin.

Nöbetçi erken kalkardı. Belki de hiç yatmazdı, sahur kaçırtmak büyük vebal kabul edilirdi. O saate kadar ayakta kalan birileri illaki olur ve nöbetçiye yardım ederdi. Biri patatesleri soyarken öteki teybe ya Mustafa İsmail kaseti koyardı ya Reşit Muhtar kısık tonda. Tabak çanak seslerine ve yemek kokularına herkes alışkın olurdu o saatte, şehir zaten ayaktaydı. Lambalar birer kandil gibi yanardı mutfak cephelerinde. Pencereler, “Sahurda bereket vardır,” yazılı birer mahyaya dönüşürdü.

Nöbetçi eline sofra bezini alıp salona vardığında oranın loş ışığında uzun uzun secde eden birini yahut mırıl mırıl Kur’an okuyan, dua eden birini görmek onu şaşırtmazdı. Yaşamak öyleydi oralarda, sessiz ve derin. Âsûde.

Bezin yere serilmesiyle birlikte ışıklar yanardı. İlk seslenişte henüz uyanmamış olanlar da uyanır, elbirliğiyle çatallar tabaklar getirilirdi. Evde illaki birkaç misafir olur, onlara ihtimam gösterilirdi. Sonrasında besmeleler çekilirdi ve yallah… İlk lokmaların ardından biri bir şeylerden söz etmeye başlardı. Belki anasını özlemiştir, bir çocukluk hatırasına düşmüştür yahut. Fakat yok, nostaljiye pek kapılınmazdı o sofralarda, olsa olsa yeni öğrendiği bir şeyi paylaşırdı birisi.

Bazı geceler tam sofraya otururken kapı çalardı. O güne kadar size kuşkuyla bakan, hırlı mı hırsız mı olduğunuza karar veremediği için sizinle göz göze gelmemeye çalışan komşulardan biri, sahur seslerinizi duyunca elinde fırından yenice çıkmış bir börek tepsisiyle gülüvermektedir. Ramazandır, içindeki merhamet damarları coşmuştur. Belki onun da gurbette bir çocuğu vardır da onu anımsamıştır ve ona yediremediğini size ikram edecektir. İçeri davet edersiniz, girmez illaki. Ama girmiş kadar memnun olur, güven verir bu davetiniz. İçeriye dönüp sofranın ortasına tepsiyi bıraktığınızda bu herkese kendi evini, annesini hatırlatır. Börek kokusuna karşı ne gençlik ne arkadaşlık mukavemet edebilir. O, direk yuva demektir ve kişiye gurbette olduğunu kuvvetlice hatırlatır.

Yeteri kadar yediğine kanaat getirenler birer birer sofradan uzaklaşıp ellerindeki çay bardaklarıyla arkalarındaki kanepeye yaslanırlar. Muhabbetin en tatlı demidir şimdi, irfan sofrasına geçilmiştir. Bir peygamber kıssası, hayatü’s sahabeden bir tablo yahut bir evliya menkıbesi. Konu konuyu açar, köşeye çapraz konulmuş kitaplıktaki kırmızı kaplı kitaplardan biri iner biri kalkar. Satırlar, paragraflar okunur, üstlerine yorumlar yapılır. İmanlar birer kere daha tazelenir. Derken şafak söker, abdestler de tazelenir ve namaza durulur. Dünya bütün kaygılarıyla geride kalmış, elinin tersiyle itilmiştir şimdi, kardeşçe saf tutulmuştur. Müstait olanların gözünden perde kalkmış, Kâbe önlerinde görülmüştür belki, kim bilir…

Sonra ellerini, dillerini ve gönüllerini ‘tutmak’ üzere kendi kendilerine söz verir gençler. Kalp kırmamaya, hakka girmemeye, malayaniyatla meşgul olmamaya. Bütün uzuvlarına ve hissiyatlarına tutturmaya orucu.  Melekler başlarını okşamıştır sanki, nurlanmışlardır. İçleri de dışları da cilalanmıştır. O hal üzere kimi sabah kuşlarına karışır gibi okuluna gider, kimi uykusunun kalanını tamamlamaya çekilir.

Dahası vardır öğrenci evi sahurlarının! Haftanın birkaç gününde yakınlardaki bir veya iki öğrenci eviyle birlikte sahur yapılır. Gecenin bir yarısında on beş yirmi kadar genç, bir evin salonunda; gece kuşlarını, sokak muhafızlığı yapan köpekleri, uyuyan kedileri ve sahur sofrasındaki konu komşuyu rahatsız etmeden toplanır, yer-içer, gün ağarana kadar sohbet eder, ibadete durur.

Genelde hafta sonuna denk getirilir bunlar. Önü açık olsun, kimse uykusuz kalıp da okulunu ekmesin diye. Seçmesi epey zor ama galiba benim en sevdiğim sahurlar bunlardı. Bizim ev Demirlibahçe’deydi. Cebeci’den, Kurtuluş’tan kardeşleri davet ederdik. Evde hummalı bir faaliyet başlardı ikindiden. Heyecanla menü çıkarır, görev üleşirdik. Misafirlerimiz için evi temizler, her yeri pırıl pırıl yapardık sonra. Gece gelmelerine yakın güzel kokular fısfıslardık köşe bucağa. İğde, ıhlamur, lavanta, yasemin…

Herkes ayakta olurdu misafirler geldiğinde. Kimi sofraya yardım eder kimi gelenleri karşılar kimi oturup onlarla hoşbeş ederdi. Bir sofraya yüz dervişin sığacağını o sofralarda tecrübe ettik biz. On beş yirmi genç, dizlerinin üstünde sıkış tıkış halkalanır ve muhabbet sofrasından nasiplenirdi. Kardeşliğimiz pekişirdi böylece, yalnız olmadığımızı görürdük, ikram sunmanın ve hizmet etmenin hazzını tadardık.

Onlar da bizi çağırırlardı aynı şekilde. Yol üstündeki fırından taze pide alırdık giderken. Onun taze kokusu ardımız sıra gelir ve bizden önce gideceğimiz evi doldururdu. Misafir görmekten memnun yüzler karşılardı bizi. Teker teker musafaha eder, sarılırdık kardeşlerle. Sonrası bitmesini hiç istemediğimiz bir tekrardan ibaretti…

Bir de esnaf ağabeylerimiz vardı. Sahur vaktinde arabalarıyla gelip bizi evlerine götürürlerdi. Mustafa Ağabey vardı mesela, Siteler’de mobilyacıydı. Kamyonetiyle gece iki gibi alırdı bizi. Evinde mükellef bir sofra bekliyor olurdu. Gençtik, sağlıklıydık, öğrenciydik. Uykusuzluğu tolere edebilirdik. Oradan çıkar hep beraber Hacı Bayram Camii’ne giderdik sabah namazına. Orası bayram yeri gibi olurdu. Başka talebe evlerinden arkadaşlarla karşılaşır, tanıdık simalar görmenin sürurunu yaşardık. Okulunu ciddiye alanlar oradan derse gider, benim gibileri de eve dönüp gecenin noksanlığını itmam etmeye niyetlenirdi.  

Ne günlerdi hey gidi. Uçup gitti işte sahur kuşları… Ne o evler ne o öğrenciler ne o sahurlar kaldı şimdi yurdumda. Kaldıysa bile bin bir güçlükle nefes almaya çalışıyorlardır. Korkarım biz bir daha yaşayamayacağız o günleri, çocuklarımızı inandıramayacağız bunları yaşadığımıza, böylesi yaşamanın da mümkün olabileceğine. Bu dünyanın yabancısı olanlara bir hayalden söz ediyormuşum gibi gelecek belki, geçmişi kutsuyormuşum gibi. Onları inandırmak için yeminler edeceğim. Vallahi ben ve benim kuşağım fazlasıyla yaşadık bunları diyeceğim. Cebeci’nin ara sokakları şahit, Kurtuluş’un parkı, Demirlibahçe’nin camisi, Bahçelievler’in bahçeleri, Balgat’ın Pazar yeri, Gölbaşı’nın gölü, Keçiören’in tepeleri. Demetevler’in demetleri…

2 YORUMLAR

  1. Allah,resmettiğin bu tabloları,bulunulan ülkelerde daha canlı ve daha itminan içinde yaşatılmasını lütfetsin.Bu ülke bunlara layık olmadığını kesinkes ispatladığı için Allah bu ülkeden bu güzellikleri aldı. Muhakkak ki layık olan ülkelere verecektir.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin