Türkiye’deki tek adam diktası nasıl bir rejim (2)

ANALİZ | Prof. Dr. MEHMET EFE ÇAMAN | @MehmetEfe_Caman

Bütün medeni dünyayla kavgalı bir rejim var Türkiye’de. Medeni dünyadan kastım, demokratik hukuk devletleri. Çok karmaşık değil: evrensel değerleri benimseyen kendi anayasasını ve yasalarını ciddiye alan, uygulayan, bu yasaları uygularken herkese eşit mesafede duran, hesap verebilen bir siyasi iktidarı, bürokrasisi olan devletler hukuk devleti olarak niteleniyor. Bunlar 19. ve 20. yüzyılın meseleleri. Modern zamanlarda ileri demokrasiler çok daha sofistike konularla ilgileniyor.

Çok değil, daha dört-beş yıl öncesine kadar Türkiye Avrupa Birliği’nin Kopenhag Kriterleri olarak adlandırılan siyasi koşulları asgari ölçülerde de olsa yerine getirmeyi başarmış bir hukuk devletiydi. Dahası, toplumun büyük çoğunluğu Avrupa projesinin arkasındaydı ve reform sürecini destekleyen vatandaşlar, desteklemeyenlerden çok daha fazlaydı. Türkiye demokratikleşiyordu ve benim gibi bu projeye destek veren insanların hiç biri artan demokratikleşmenin paradoksal bir biçimse bizi bir diktatörlüğe götürdüğünü göremiyordu. Eski sistemin 1982 Anayasası ile kurduğu veto rejimi (William Hale) – yani askeri ve bürokratik vesayet – demonte edilirken, yerine eklemlenen parçaların daha fazla demokrasi ve özgürlük getireceğinden emindik.

Fakat yine son 200 yıllık modernleşme ve demokratikleşme maceramızın değişmeyen hastalığı olan devleti ele geçirme stratejisi baskın çıktı ve olanlar oldu. İktidara kim gelirse gelsin Türkiye’de devlet içinde kendi görüşünün yapılanmasını ister. Dolayısıyla diğer dünya görüşlerinden olan kamu görevlilerini azaltmaya ve kendi gibi düşünen (kendine sadık ve yakın olan) kamu görevlilerinin sayısını arttırmaya çalışır. Daha önce vurguladığım neo-patrimonializm (devlet kaynaklarının sadakat saplamak üzere yandaşlara akışının sağlanması) bu işi kolaylaştırır.

ERDOĞAN’IN REİSLİĞİ ÜZERİNE İNŞA EDİLEN MEKANİZMA

AKP de daha önceki iktidarlar gibi bu yolu benimsedi. Kendine bağlı bir siyasetçi, bürokrat, kolluk gücü, yargı ve son olarak da ordu tesis etmeyi amaçlıyorlardı. Fakat diğer tarihsel örneklerden çok farklı olarak, AKP içindeki diğer “özgül ağırlığı” olan odakları elimine ve tasfiye ederek partiyi mutlak bir şekilde ele geçiren Erdoğan, karizmatik bir lider profili ile kendi kişisel diktatörlüğünü sağlamak yolunda çok yok kat etti. 17/25 Aralık ile yargıyı, 15 Temmuz ile de askeriyeyi tümüyle kendine bağlı ve sadık hale getirdi. Bu konjonktürel bir bağımlılık elbette. Tamamen Erdoğan’ın reisliği üzerine inşa edilen bir mekanizma.

Ancak gün geçtikçe kurumsallaşıyor, ahtapot gibi daha fazla alana el atarak hâkimiyetinin yoğunluğunu ve gücünü arttırıyor. Tepeden tabana güç hiyerarşisine hiç yabancı olmayan Türkiye toplumu yadırgamıyor olan biteni. Mutlak güç tek kişide toplandı ve her geçen gün ağırlığını daha fazla hissettiriyor. Bu sistem sadece kısa dönemde değil, orta ve uzun vadede de belirleyiciliğini koruyabilir. Geçtiğimiz yıl Yarına Bakış’taki bir yazımda Post-Erdoğan döneminin otomatikman bir normalleşme (ve akabinde yeniden demokrasiye dönüş) anlamına gelmeyeceğini vurgulamıştım. Anayasa değişikliğinin 2019 yılında yürürlüğe girmesi ve bugünkü fiili rejimin hukuki manada da yerleşmesi ile beraber artık buna çok daha fazla inanıyorum.

Anayasal düzenin ortadan kaldırıldığı ve tüm anayasal erkin tek adamın iki dudağı arasından çıkacak bir söze indirgendiği bir rejim, hukuk tekniği ve siyaset bilimine göre demokratik olamaz. Seçim mekanizmasının hala kâğıt üzerinde de olsa mevcut olması, daha önce de vurgulamıştım, bir siyasi sistemin demokratik olarak nitelenmesi için yeterli değildir. Bu giderek dünyada da bu şekilde nitelenmeye başladı. Dahası, uluslararası toplum, Türkiye’deki yönetim için artık “rejim” terimini kullanıyor. Bu şekilde olan yönetimler genellikle ortada bir sistemin olmadığı diktatörlüklerdir. Bu tür yönetimlerde tüm devlet organları şekilseldir. Muhalefet de dâhildir buna, yargı (mahkemeler) da, medya da.

TÜRKİYE’DEKİ SİSTEME ‘REJİM’ DENMESİ TESADÜF DEĞİL

Bu rejim giderek konsolide oluyor. O konsolide oldukça, eski sistemin kurumları da daha fazla eriyor. Özellikle 15 Temmuz sonrası kapatılan askeri liseler ve Harp Akademisi, Ordu ve Emniyet’te yaşanan KHK depremi, keyfi atama düzensizlikleri, devletin tüm bürokratik kadrolarında yaşanan acımasız tırpanlama ve gözü kara kadrolaşma, rejimin daha da yerleşik ve kalıcı olmasına yarıyor. Uluslararası toplumun bu türden bir siyasi sisteme “rejim” demesi tesadüfü değil, bilakis son serece anlaşılır bir şey. Çünkü bu yapıda hiçbir şey önceden tahmin edilemiyor, ekonomiden dış politikaya, askeri ilişkilerden istihbarat paylaşımına, insan haklarından taraf olunan uluslararası sözleşme ve mutabakatlara dek hiçbir konuda böyle bir rejimle işbirliği sürdürülebilir bir zemine sahip değil. Bu özellikleri ile rejim sadece kendi vatandaşları için değil, uluslararası toplum için de bir istikrarsızlık merkezi ve devamlı tehlike arz ediyor.

Interpol işbirliğini hukuksuz takibatlar için suiistimal eden, NATO istihbaratlarını üçüncü taraflarla paylaşan, uluslararası hukuku ihlal ederek cihatçı fanatik teröristlere silah ve mühimmat tedarik eden, müttefiklerini (ABD ve Almanya’yı) darbe destekçiliği ile, terörist destekçiliği ile suçlayan, bir çok Avrupa ülkesinin iç işlerini pervasızca karıştırmaktan çekinmeyen, Batı düşmanlığını, Antisemitizmi, Hıristiyan düşmanlığını sürekli pompalayan rejim var. Kendi verdiği pasaportları tanımayan, yabancı gazetecileri, din adamlarını, insan hakları aktivistlerini hukuksuzca hapse atan, her adımı ile tüm demokratik değerleri içeride ve dışarıda ayaklar altına alan bir haydut devlet türetti bu rejim. Yurt içinde ve dışında adam kaçıran, hapishanelerinde hukuksuzca içeride tuttuğu tutukluların en temel ve acil tıbbi ihtiyaçlarını karşılatmayan ceberut ve haydut bu rejim, maalesef Türkiye’nin tüm standart endekslerinde küme düşmesine sebep oldu.

NORMALLEŞMEYİ ÖNGÖREBİLMEK İÇİN REJİMİ ANLAMAK GEREKİR

Muhalefet 2019 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden medet umuyor. Kılıçdaroğlu Erdoğan’ı TV düellosuna davet ediyor. Meral Akşener etrafına toparladığı bir avuç eski MHP’li tarafından Cumhurbaşkanı adayı olarak lanse ediliyor. Hala demokrasinin işlediğine inanıyor olmalılar! Ya da rejimin kendilerine biçtiği rolü benimsemiş durumdalar. Halkın gazını almak, muhalefet varmış izlenimi oluşturmak gibi işlevleri mi yerine getiriyorlar? Referandum seçim güvenliğinin ortadan kalktığını gösterdi. Milyonlarca onaysız oy pusulası geçerli sayıldı ve sonuçlar bu şekilde belirlendi. Bunu muhalefet göremiyor mu? Bir diğer soru, rejimin dilini kullanmaları. Berberoğlu, Sözcü ve Cumhuriyet için bile “FETÖ” diyen bir rejimin dilini kullanıp kendilerinin dışındakileri “FETÖ’cü” olmakla suçlamaları, ileride derin devletin duruma el koyacağı ümidinden mi kaynaklanıyor yoksa? Bu soruların yanıtını zaman gösterecek. Bildiğimiz, mevcut haliyle muhalefet rejimin bir aparatı görünümünde. MHP’yi saymaya bile gerek duymuyorum zaten.

Türkiye’de rejimin daha ne kadar süreceği ve normalleşme olması için izlenmesi gerek stratejilerin neler olduğu gibi soruları yanıtlayabilmek için, rejimin niteliklerini ve işleyiş mekanizmalarını ele almaya devam etmemiz lazım. Bu sorulara cevaplar aramayı diğer yazılarda sürdüreceğim.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin