Türkiye’de liberal fobisi

YORUM | Prof. Dr. MEHMET EFE ÇAMAN

Nefret değil, fobi diyorum. Çünkü politik liberalizm ve liberallerden nefret etmelerinin nedeni korkuya dayanıyor. Yarattıkları sistemin özgürlükler karşısında tutunamayacağını biliyorlar.

Endoktrinizasyonun foyasının liberal değerler yerleşirse mutlaka eninde sonunda çıkacağını görüyorlar. Taptıkları devletin ve onun acınası ama gaddar korku imparatorluğunun liberal değerlerin yerleşmesi durumunda mutlak surette değişmesi gerekeceğini, bununsa kendi güçlerinin sonunu getireceğini biliyorlar. Liberallerden liberal değerleri savundukları için nefret ediyorlar. Çünkü liberal değerlerden ödleri kopuyor.

Onlar kim? Sadece Erdoğan ve İslamcıları mı? Keşke öyle olsaydı! Ama liberallerden nefret eden, çünkü liberal değerlerden korkan grup, aslında bir bakıma Türkiye’nin nerdeyse tamamıdır. Aslında Osmanlı geçmişimiz salt anti-liberal değerler manzumesidir. Osmanlı’nın çöküşünü engellemek için yapılan modernleşme (ıslahat) reformları, Türkiye toplumunu dolaylı olarak bazı liberal fikirlerle tanıştırmış da olsa, bu kısıtlıdır. Esas gaye askeri ve bürokratik sağlamlaşmayı sağlamaktı. Merkezi gücü daha güçlü hale getirmekti. Elde tutulan toprakların küçülmesine engel olmak ve vergi gelirlerinin azalmasını engellemekti. Bu ortamda her tür liberal değer ile onun üzerine inşa edilen reform, Batı’ya taviz vermekti. Batı’da liberalizm ve liberal değerler geliştikçe, Osmanlı’nın despotizmi daha fazla sırıtıyordu çünkü. Temel hak ve özgürlükler geliştikçe, Osmanlı’da da Batı baskısı ile ve bazı ilerici aydınların liderliğinde eşit yurttaşlık gibi, serbest piyasa gibi, mülkiyet hakkı gibi, işkencenin engellenmesi gibi, cinsiyetler arası eşitlikler gibi, sekülerleşme gibi konseptler gündeme geldi, getirildi. Fakat bu tür ilericiler her zaman Batı uşağı olmakla, değerlerinden kopmakla, Müslüman mahallesinde salyangoz satmakla itham edildiler. Bu zihniyet İttihatçılar’ın diktatörlüğünde daha da yerleşti. Daha önceki liberal yaklaşımlarını terk eden İttihatçılar giderek nasyonalizme ve etnik homojenleştirici politikalara yöneldi. Bu politikaların doğal sonucu her türlü liberal fikre karşı olmaktı zaten. Öyle de oldu.

Kemalistler de bu jakoben tutumu aynen devam ettirdi. Batı değerleri – liberal hümanist değerler – “bu coğrafyaya çok fazlaydı”. Bu coğrafyanın kendi gerçekleri vardı ve özgürlükler bu coğrafyada kaostan başka bir işe yaramazdı. Bu İttihatçı pozisyon, Kemalizm’de çok daha aşırı noktalara doğru geliştirildi. Kemalizm’in olgunlaştığı dönemde Avrupa’da yükselen faşizm ve komünizm gibi totaliter ideolojiler, Kemalistlerin düşün dünyalarını çok olumsuz etkiledi. Ulus devlet kurma düşüncesi, Kemalistlere göre homojenleştirici İttihatçı projelere ve pratiklere sahip çıkmayı gerektiriyordu. Kafatası ölçümleri yapan, devletin “baba” olarak kabul edildiği, Atatürk’ün mitsel yarı kutsal bir daimi lider olarak lanse edildiği, ideolojinin neredeyse totaliter bir endoktrinizasyon politikası ile çocuklara öğretildiği bir dönemden bahsediyorum. Bu ortamda liberal fikirlerin yayılmasına olanak yoktu. Anti militarizm, azınlık hakları, küçük devlet, ademi merkeziyetçilik, yerinden yönetim, çok kültürlülük ve farklı kimliklere tolerans, bireyin topluma tercih edilmesi, bireyin otonomisi gibi onlarca liberal ilkenin doğru olduğuna inandırıldı kitleler.

Cumhuriyet’in karşı devrimi aslında İslamcılardan da Kürtlerden de çok liberaller ve onların “uçuk fikirleri” oldu. Çünkü liberal değerler zaten “şeriatçılara” ve “Kürtçülere” göz kırpıyordu. Dolayısıyla onlardan daha fazla mücadeleyi gerektiriyordu. Liberaller bireylerin devletin önünde olmasını, devletin bireylere hizmet etmesini talep ederken, Kemalistlere göre en büyük suçu işlemekteydiler.

Liberalleri Türkiye’de hiç kimse aslında sevmedi. İktidara gelinceye kadar İslamcılar liberalleri bir ortak olarak gördü. Ama onlar için liberaller salt stratejik bir araçtı. Kürt siyasi hareketinin önemli bir bölümü Marksist bir tarih okuması yapmaları, diğer bir kısmının da Türk sol geleneği ile ortak kökenleri nedeniyle liberallerin demokrasi tasavvurlarını “burjuva demokrasisi” olarak görüp aşağılamaları nedeniyle liberallerle çok sıcak ilişkiler içinde olmadı. CHP kendisini sosyal demokrat bir parti olarak tanımlamaya başladığından beri, her zaman liberal değerlerle sorunlu oldu, sosyal olup demokrat olmama arazını sürekli algılarında hissettirdi. Milliyetçiler liberal değerlere asla ısınamadı, özellikle Kürk hakları konusunda liberal çizgiyi devamlı vatan haini olmakla itham etti. Merkez sağ liberallerin az da olsa yanaşabildikleri bir siyasal yönelim de olsa, merkez sağa esas etkide bulunan milliyetçilik ve dini motiflerin yanında liberal düşünce kırıntıları daima marjinal kaldı. İslam dininin birçok pozisyonu ve politik referansında liberal değerlerle ciddi bir çelişki olmasından dolayı liberal değerler halk tabanında çok benimsenemedi. Kısacası liberal değerler çöle ekilen bir tohum gibi, yeşerecek ve çiçek açacak ortama Türkiye’de asla sahip olamadılar.

İlliberal demokrasilerin çoğaldığı Yirminci Yüzyılın son on yılından bugünlere dek, seçimsel demokrasi anlayışı Türkiye’de giderek yerleşti. Ortadoğu kuraldışılığı anlayışı yaygınlaştı. Merkez sol Avrupa sosyalizminden ve sosyal demokrasilerinden gerek içerik olarak gerekse de kendini tanımlama babında tümüyle koptu. Nasyonalizmin güdümüne girdi. On Dokuzuncu Yüzyıl sonlarındaki gibi, Türkçülük ve 1930’lardaki gibi devletçiliğin yörüngesinde içinde sol namına ne varsa kaybetti. Devlet fetişizminin batağında tipik bir Üçüncü Dünya Baas hareketine dönüştü. Gerçek Marksiyan son marjinalleşti. Kürtler PKK’nın ve Kürt siyasi hareketinin yönelimiyle daha Üçüncü Dünya sosyalizmi vari bir sol çizgide durdular. Bu durum solun liberal demokrasiyi benimseyerek bir Avrupa sosyal demokrasi doğurmasının önüne geçti.

İlliberal demokrasi anlayışı en çok Erdoğan gibi popülist liderlerin ve onların tabanlarının hoşuna gitti. Liberallerin 2013 sonrası tümüyle gemiyi terk etmelerinden sonra AKP liberal ne kadar yönelimi varsa tümünü bıraktı, devletlû ve nasyonalist-İslamcı (Türk İslam Sentezci) bir çizgiye geriledi. Yetmez ama evet diyen liberal ve AB yanlısı kanat, tümüyle düşman kampa kategorize edilmeye başlandı. Daha önce Erdoğan ve AKP İslamcılığını demokrasi gereği destekleyen liberal çevreler, artık düşman olarak tanımlanıyordu. 17 Aralık ve Gezi Parkı sonrasında artık otoriterleştiğini gizleme gereği duymayan Erdoğan ve İslamcı tabanı, eski Kürt söylemini, AB ideallerini, Kopenhag Kriterlerini, insan hakları ajandalarını, devleti küçültmeyi ve objektifleştirmeyi amaçlayan pozisyonlarını terk etti. Zaten liberalizmin temeli olan bireyin merkeze alınmasıyla ilgili ciddi bir kan uyuşmazlıkları olan İslamcılar, aynı dertten muzdarip Kemalist derin devletle anlaşınca, liberaller uyduruk “FETÖ” ve dışlanan Kürt hareketi ile “iç düşman” kampının müdavimi oldular.

Liberalleri sevmeme yarışmasında Kemalistler, İslamcılar ve Nasyonalistler (Ülkücü ve Ulusalcı kanatlar) birbiriyle yarışma yapacak olsa kim galip gelecek? Sanırım bu yarışma çok çekişmeli geçerdi! Devletin tüm genetik yapısı liberal DNA’ların nötralize edilmesine programlanmış durumda. Sosyolojik ve kültürel olarak liberal değerlerin vampir ve sarımsak ilişkisi gibi olduğu Türkiye’de insan hakları sorunlarının salt rejimle alakalı bir şey olmadığını liberal düşüncenin, değerlerinin ve liberallerin konumuna bakarak rahatlıkla anlayabiliyoruz. Aradan geçen bunca yıla rağmen yetmez ama evet tavrına “devleti satan liboş geri zekâlılar” ile “dış mihrakların ajanı liberal hainler” arası bir yerlerden bakan Türkiye toplumu, sizce daha iyi insan hakları karnesi olan bir ülkede yaşamayı hak ediyor mu? Bu soruyu sormak evet bana acı veriyor, ama buna karşın verdiğim yanıt oldukça realist. Temel özgürlüklerin liberal değerler öğrenilmeden gelişmesi imkânsız. Çünkü John Locke, James Madison, John Stuart Mill, Montesquieu gibi yazarların yüzyıllar içinde ortaya koydukları ve bugün tüm Batılı liberal demokrasilerin temelini oluşturan değerler ve gelenekler, Türkiye’de namevcut. Bu değerleri savunan Ahmet Altan gibi düşünürler hapiste çürüyor. Birçoğu ülke dışına savruldu. Sosyal medyada liberal pozisyonları savunan Ohannes Kılıçdağı gibi akademisyenler ‘yetmez ama evet’ tutumunda ısrar ettikleri için linç ediliyorlar. Hiç kimse yetmez ama evet tutumunun alternatifinin ne olduğunu sormak zahmetine girmiyor. Kemalofaşist ve İslamofaşist ana akım ve tüm nasyonalizm segmentleri faşistleşen Türk devletinin karşısında hizaya geçmiş, trampet ve top seslerini bekleyen Alman Nazileri gibi kendilerini bekleyen korkunç sona doğru akıyorlar.

Uçurumun dibinde, çökmüş ekonomisi, korkunç fakirliği, sosyal adaletsizlikleri, yüksek oranda genç ama cahil genç nüfusu, yerleşmiş cehalete övgü kültürü, habis imparatorluk nostaljisi, korkunç yaygın ırkçılık ve patolojik ve kompleksli İslamcılık gibi mikrobik enfeksiyonların aynı anda seyrettiği, zaten dördüncü evre kanserli Türkiye, kaçınılmaz sona doğru yaklaştıkça, daha fazla bağırıyor: “Liboşları istemezük!”

1 YORUM

  1. Mehmet Bey, hayretimi mâzur görün. Serbestîciliği (liberalizm) adem-i merkezcilik ile ayrı görmüş olmanız şaşırtıcı. “Aydınlanma” devri siyâset mütefekkirlerinin an’anevî ve dinî idâreleri tenkidleri sonucu Tanzîmat ve daha merkeziyetçi devlet nizâmı çıkmış olduğunu zannediyorum. Ayrıca temelinde ferdiyetçilik ve tüketicilik akîdesi olan bir fikriyâtın kabul edilememesi sizlere neden bu kadar acâyip gelsin ki? Gayri-serbestîci (illiberal) demokrasiden bahsetmişsiniz. Belki de bizim bu zamâna kadar Gayri-demokratik serbestîciliğin sebeplerinden bahsetmemiz gerekirdi. Merak etmeyin refâh ve huzur için serbestîcilik mecburî değildir. Selamlar.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin