Türkiye’de kimlik problemi ve kimlik siyaseti

YORUM | PROF. SALİH HOŞOĞLU 

Türkiye Cumhuriyeti Anayasasına göre Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan herkes Türktür. Bu tamamen resmi bir tanımdır ve ne kadar benimsendiği tartışılabilir. Araştırmacılar Türklerin Orta Asya’dan gelen hakim bir unsura dayandığı konusunda hemfikirler, pek çok ortak kültürel öğe de bunu doğruluyor.

Orta Asya’dan gelenler sayıca belirgin şekilde az oldukları halde kültürel bir hakimiyet oluşturdular ve müslümanlaşan yerel nüfusu da Türkleştirdiler mi, yoksa nüfus olarak da yerlilere nazaran ekseriyette mi idiler? Bu sorunun cevabını net olarak bilmiyoruz, farklı iddialar var. Ancak bunun pratikte hiçbir önemi yok ve kimse için bu ciddi bir sorun değil.

Pratik olarak pek azımız kendi dedelerinin hangi kökenden geldiğini çok önemsiyor. İnsanlar beş nesil ya da on nesil önceki dedelerinin Orta Asya’dan ya da Balkanlardan gelmiş olmasına göre kendilerini Türk veya başka etnisiteden saymıyorlar. Bazen bir nesil öncesi Türkçe bilmeyen bir kişi çok keskin bir Türk milliyetçisi olabiliyor.

Öyleyse şimdilerde keskin Türk milliyetçiliği yapmak ne anlama geliyor? Aslında etnik kökene veyahut başka öğelere vurgu ile yapılan (kimliğe dayalı) milliyetçilikler siyasi bir dışavurumu ifade yöntemidir. Ergen milliyetçiliği diyebileceğimiz bu tarz akımlar genellikle bir destan ya da tarihteki bir kısım dramatik olayları köpürtürler. Örnek olarak Farsların Demirci Kava Efsanesi ya da Sırpların Birinci Kosova Savaşı gibi geçmişteki bir olaya yapılan atıfla siyasi bir hareket oluşturulur.

Türkiye’de Cumhuriyet öncesine uzanan bir Türkçülük akımı vardı ve Cumhuriyet döneminde bu akım bir kısım restorasyonlarla bir devlet ideolojisi haline getirildi. Başlangıçtaki Türkçülük akımından farklı olarak Türkiye dışındaki Türkler ilgi odağı olmaktan büyük oranda çıkarıldı. Buna karşılık Türkiye’de yaşayan herkesin Türk olduğu tezi işlendi. Köken olarak Türki olmayanlara da köken bulma gayreti bunun bir parçasıydı. Din de dışlandığı için ortak değer olarak etnik köken birliğinin ispatlanması gayretine girişildi.

Bu anlayış Kürtleri ve diğer etnisiteleri ya yok sayıyor veya onlara bir şekilde “Türki bir köken” icat ediyordu. Ama dini de dışladığı için bu unsurları kimliğe eklemlemekte çok büyük problem yaşıyordu. Bu dönemde Türklerin Müslüman olduğu son bin yıllık tarihi dönem adeta görülmek istenmiyordu.

Önceki yazıda bahsettiğimiz üzere “dini dışlayan bir Türklük” anlayışı ile tanımlanan Türk kimliği başarısız oldu ve halk nezdinde kabul görmedi. Ama Cumhuriyet döneminin büyük kısmında katı bir yorumla uygulanmaya çalışılan laiklik ilkesi halkta kısmen kabul gördü. Çoğunluk itibariyle halk dindar olarak yaşamayı isterken devletin laik olmasını da kabullenmiş görünmektedir.

Türkiye’de yapılan araştırmalarda “Siz kendinizi ne olarak tanıtırsınız” sorusuna en sık verilen cevap genelde “Türkiyeli” veya “Müslüman” şeklindedir. Görüldüğü gibi kendini ilk etapta “Türk” olarak tanıtma ancak ikinci ya da üçüncü sırada gelmektedir. Coğrafi aidiyet ve dini aidiyet ön plandadır.

TÜRKİYE’DE YENİ BİR KİMLİK Mİ OLUŞTURULUYOR?

Birçok araştırıcı son yıllarda Türkiye’de Milliyetçiliğin ve Cumhuriyetin kuruluşundan beri empoze edilen Türk Kimliği algısının ciddi şekilde gerilediğini söylemekteydi. Aslında gerileyen Cumhuriyet döneminde empoze edilen “kimlik” kabulü idi. Devlete hakim unsurlar bütün varlıklarını bu kimlik inşasına bina etmişlerdi ve bu gayret “devlete sahip olmanın” bir parçası gibi idi.

Bunu sağlamak için darbeler yapıldı ve hakim elitler bu konuda en canhıraş mücadeleyi 28 Şubat döneminde verdiler. Bu “kimlik” dayatması aynı zamanda onların devlette hakim unsur olarak devam etmelerinin bir garantisi gibiydi. 28 Şubat sürecinin halk nezdinde başarısızlığa uğramasıyla bu ultra-milliyetçi (buna ulusalcılık deniyor) dayatma tavsadı ve açıktan pek dillendirilmez oldu.

Ancak son birkaç yılda İslamcılık ile Milliyetçiliğin harmanlanmış bir şeklinin tekrar yoğun bir şekilde topluma empoze edildiğini ve yeni bir milliyetçi dalga oluşturulmaya çalışıldığını görüyoruz.

Ulusalcılık, bir tutam İslamcılık ekleyerek kendini güncellemekte midir? Yoksa İslamcılar iktidarlarını pekiştirmek için kendi ideolojilerine bir tutam milliyetçilik mi eklediler? Belki de ikisi birden oluyordur.

Bu gelişmelerde bütün dünyada yükselen yabancı düşmanlığı ve milliyetçilik akımlarının katkısı da olabilir. Bu yeni versiyona yeni Türk-İslam Sentezi denir mi bilmiyorum ama önceki dini dışlayan tanıma göre daha kapsayıcı olduğu düşünülebilir. Öte yandan bu kimlik tanımı ve tarihi mağduriyet söylemleri tamamen günübirlik ve siyasi iktidarın devamı gayretiyle yapıldığı için toplumun en az yarısını karşısına almış görünüyor. Bu da yeni “kimlik inşa çalışmasının” siyasi iktidarın ömrüyle sınırlı olması anlamına gelebilir.

Bu siyasetle iç içe geçmiş “kimlik inşası” ilginç bir sosyal deney gibi görünüyor. Türkiye’de yaşayan insanların kimlikleri son on yılda değişmedi, onlar gene kendilerini büyük oranda Türkiyeli, Müslüman, Türk, Kürt, Arap vs. hissediyorlar. Demek ki siyasetçiler iktidarlarını devam ettirmek adına kimlikleri keskinleştirme veya kimliklerin bir parçasını önceleme gayretine girişebilirler.

Bu tarz toplum mühendisliği gayretleri kısa süreli iktidar sağlayabilir, bir kısım problemleri örtmeye yarayabilir. Uzun vadede kimlik tanımında fazla bir değişikliğe yol açmasa da daha çok toplumsal değerleri tahrip edebilir, toplum kesimleri arasında daha fazla mesafeler oluşmasına yol açabilir.

Şu anda yeni gelişen teknolojilerin ve iletişim araçlarının kullanımı ile kimlik algısı nereye evrilecek ve kimlikler üzerinden siyaset yapanlar ne kadar başarılı olabilecekler gibi soruların cevaplarını bilmiyoruz. Zira her gruba veya kişiye etkilenebileceği argümanlarla yaklaşmayı mümkün kılan bir teknoloji ile karşı karşıyayız.

Öte yandan yaşanan dönüşümlerin çok katmanlı ve karmaşık kimliklere, alt kimliklere ve kişilere yansıması da değişkenlik arz etmektedir. Türkiye’de yaşayan insanların büyük çoğunluğunun ortak paydası olan değerleri günlük siyasi tartışmalarda güç kazanmak için kullanmanın başlangıçta ciddi getirisi olsa da oluşturacağı komplikasyonlar daha büyük problemler çıkarabilir.

Türkiye bu yönüyle adeta sosyal bir laboratuvar gibi görünüyor.

KİMLİK SİYASETİ BAŞARILI OLUR MU?

Son yıllarda kimlik siyaseti bütün dünyada öne çıkmaktadır ve burada kitleleri etkilemek için kullanılan argümanlar her zaman olduğu gibi muğlaktır.

Mesela bizde çok sık kullanılan “milli devlet” ve “yerli ve milli” söylemleri, dünyanın başka yerlerinde benzer akımların kullandığı “Avrupalı kimliği” veya “Amerikan değerleri” gibi söylemler aslında sokaktaki vatandaş için hiçbir şey ifade etmezler.

Bu sözler anlamlarından başka şeyleri ifade etmektedirler. Mesela “milli devlet” sözcüğü ile daha otoriter ve hesap sorulamayan bir devlet, “yerli ve milli” söylemi ile daha izole, içe kapanmacı bir yaklaşım ifade edilmek istenir.

“Avrupalı kimliği” ise göçmen karşıtlığının veya yabancı karşıtlığının bir ifadesi olabilir. “Amerikan değerleri” ise beyaz üstünlüğünü gizlemek için kullanılır. Görüldüğü gibi bu kelimeler ve kavramlar içeriklerinden ve bağlamlarından tamamen farklı siyasi bir amaç için kullanılmaktadırlar.

İktidarı elde etmek isteyen hırslı siyasetçiler veya organize bir grup, oldukça iyi planlanmış bir propaganda faaliyeti ile toplumu, büyük bir haksızlığa uğradıklarına, eski haşmetli günlerini bir kısım oyunlarla kaybettiklerine, insanlık içinde en seçkin bir topluluk olduklarına ve seçilmiş liderlerinin bu haksızlığı gidereceğine inandırırlar.

Kimlik üzerinden ve tamamen muğlak bir söylemle yürütülen bu propaganda tarihin her devrinde ve her toplumda alıcı bulur, kısmen veya tamamen başarılı olabilir.

Bu tarz propagandalar özellikle kültür düzeyi düşük kesimleri hedefler, toplumun eğitimli kesiminden de farklı beklentilerle destek bulur. Bugün dünyanın en gelişmiş ülkesi olan ABD’de yaşananlar bunun en bariz delilidir ve kimlik siyasetinin ne kadar kullanışlı olduğunu göstermektedir.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin