Türk-Rus ittifakı mümkün mü?

Yorum | Dr. Serdar Efeoğlu

 

Türkiye’nin şu anki gündeminde yetmiş yıldır tercih edilen Batı ittifakı yerine Rusya ile ittifaka giden bir sürecin başlaması yaklaşımı yer alıyor. Türkiye’deki her türlü olumsuzluğun arka planında yer aldığı iddia edilen “üst akıl” ABD’den kurtulmanın tek yolu olarak da bu görülüyor.

Bu tercihte ittifakın iki tarafa sağlayacağı faydalar büyük önem taşıyor. Böyle bir ittifakta; jeopolitik, milli güç unsurları, iki ülkenin hedefleri ve tarihsel arka plan temel belirleyici faktörleri oluşturuyor. Beş yüz yıldan uzun bir süredir ilişkileri bulunan iki devletin müttefik olup olmayacaklarını belirleyecek faktörler arasında tarihi süreç de önemli bir yer tutuyor.

İLK TEMASLAR

Türk-Rus ilişkileri ilk defa XV. Yüzyılda başladı. 1480’de Altınordu egemenliğinden kurtularak bağımsız olan Ruslarla Kırım’ın fethi ile başlayan ilişkiler, başlangıçta Kırım Hanlığı üzerinden dostluk çerçevesinde gerçekleşti.

Tarih boyunca “knezlik, çarlık, Komünist dönem ve Komünizm sonrası” dönemleri yaşayan Rusya’nın temel hedefleri hiç değişmedi. Kuruluştan itibaren sıcak denizlere ulaşmayı,  Boğazlar ve İstanbul’u almayı hedefleyen ve kendisini Bizans’ın “dini ve siyasi varisi” sayan Rusya, “Üçüncü Roma’yı kurmayı” amaçladı. Bu durum, Osmanlılarla yüzlerce yıl sürecek mücadelelere neden oldu.

RUSLARIN KARADENİZ’E İNMESİ

Rusların Hazar Denizi’ne ulaşmasıyla ilk mücadeleler başladı. Dönemin Sadrazamı Sokollu Mehmet Paşa, Rus yayılmacılığına karşı Don-Volga kanal projelerine karar verdi. Bu nehirler vasıtasıyla Hazar ve Karadeniz’in birbirine bağlanmasıyla Rusların Kafkaslara inmesi engellenecek ve Türk hanlıklarıyla doğrudan bağlantı kurulacaktı.

Üçte birlik kısmının kazılmasına karşılık Kırım Hanı’nın isteksizliği ve lojistik yetersizlikler nedeniyle proje yarım kaldı. Astrahan Seferi’nden de bir sonuç alınamayınca Rus yayılışı devam etti. Osmanlılar bu dönemde stratejik düşman olarak görmediklerinden Rus topraklarını ele geçirmeye yönelik bir politika izlemediler.

Rusya ise aynı dönemde bir taraftan Baltık Denizi’ne, diğer taraftan Türkistan’a yayılma politikası izlemekte ve Osmanlı Devleti’ne karşı da doğuda İran, batıda İngiltere ile birlikte hareket etmekteydi. 1678’de Ukrayna egemenliği nedeniyle yapılan ilk savaşı ise Osmanlılar kazandı.

Rusya, 1683-1699 arasındaki Kutsal İttifak Savaşları sırasında Azak kalesini ele geçirerek Karadeniz’de ilk defa üs elde etti. Osmanlılar 1711’deki Prut Seferi’nde Rus ordusunu imha etme imkânını değerlendiremeseler de en azından Azak’ı geri aldılar.

Bu sefer, Osmanlıların Rus yayılmasına karşı ilk ciddi teşebbüsüydü. Ancak dönemin Rus Çarı 1. Petro, sefer sırasında Osmanlı ülkesindeki Sırp, Hırvat ve Makedonları isyana teşvik ederek geleneksel Rus dış politikasının esasını da oluşturdu.

KIRIM’IN KAYBI VE SONUÇLARI

Osmanlı Devleti, 1768’de Lehistan tahtına kendi adayını seçtirmesi üzerine Rusya’ya savaş açtı. Rusların beş koldan saldırıya geçmesi, Osmanlı kuvvetlerine çok zor anlar yaşattı. 30.000 kişilik bir Rus ordusu Kartal Ovası’nda 180.000 kişilik Osmanlı ordusunu mağlup etti. Rus donanması da Cebelitarık’tan Akdeniz’e girerek 1770’de Çeşme limanında Osmanlı donanmasını yaktı.

Büyük bir mağlubiyete uğrayan Osmanlılar, 1774’de Küçük Kaynarca Antlaşması ile çok ağır şartları kabul ettiler. Rusya bu antlaşmayla hem resmen Osmanlı ülkesindeki Ortodoksların himayesini üstleniyor, hem de Karadeniz’de serbest ticaret yapma imkânını elde ederek iki önemli hedefine ulaşıyordu. Karadeniz’in üç yüz yıl süren “Türk Gölü” olma özelliği de sona eriyordu.

Osmanlılar açısından en acı olansa Kırım’ın bağımsızlığını kabul etmek zorunda kalınmasıydı. Çünkü Osmanlı Devleti, halkı Müslüman olan bir toprağı ilk defa kaybediyordu. Kırım kısa bir süre sonra Rusların işgaline uğradı ve Osmanlı Devleti bunu da onaylamak zorunda kaldı. Kırım’ın kaybı, Osmanlı Devleti’nin Rusya’nın yayılmacı politikalarının da etkisiyle dağılma sürecine girdiğinin bir göstergesiydi.

DENİZE DÜŞEN YILANA SARILIRSA

1798’de Napolyon komutasındaki Fransızların Mısır’ı işgaliyle iki devlet ilk defa ittifak yaptılar. Rusya’nın bundan sonraki temel siyaseti, Balkanlardaki Ortodoks Slavları Osmanlı Devleti’ne karşı ayaklandırmak oldu ve bu siyaset 1804’de Sırp isyanı ile ilk meyvesini verdi.

Ruslar, Yunan isyanında da aktif bir rol oynayarak 1827’de Navarin’de Osmanlı donanmasını yaktılar. Osmanlı Devleti’nin tazminat talebi üzerine de savaş açarak Edirne’ye kadar geldiler. Doğuda da Ahıska, Kars ve Erzurum’u işgal ettiler.

Osmanlı Devleti kısa bir süre sonra Mısır valisi M. Ali Paşa’nın isyanıyla karşı karşıya kaldı. Mısır kuvvetleri bir türlü durdurulamayınca Padişah 2. Mahmut, “Denize düşen yılana sarılır” diyerek Ruslarla 1833’de Hünkâr İskelesi Antlaşması’nı yaptı. Rus yardımına karşılık da Boğazları diğer devletlere kapamayı kabul etti.

İngiltere ve Fransa’nın itirazları ile antlaşma değişse de “Boğazlar, devletlerarası bir statü” kazandı. Bunun anlamı, Boğazlardaki Türk egemenliğinin sona ermesiydi.

Osmanlı Devleti eski gücünde olmadığından, toprakları pazarlık konusu olmaya başlamıştı. Dönemin Rus Çarı Nikola, İngiliz Kralına “Hasta adam” olarak gördüğü Osmanlı topraklarını paylaşmayı teklif etti. Rusya’nın bu yaklaşımları Osmanlı’yı yıkılmaya kadar götürecek “Şark Meselesi” kavramını ortaya çıkardı.

Osmanlı Devleti artık varlığını büyük devletlerin çıkar çatışmaları ve bazı devletlerin desteğiyle devam ettirebiliyordu. Nitekim 1853’de Rusların Sinop’ta Osmanlı donanmasını yakmasıyla başlayan Kırım Savaşı’nda Osmanlılar, yüz elli yıl sonra İngiltere ve Fransa’nın yardımıyla Rusya’yı yenebildiler.

ABDÜLHAMİT DEVRİNDEN BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞINA

Kırım Savaşı’ndaki yenilgiden sonra Ruslar, Orta Asya’ya yayılma politikasına yöneldiler. Balkanlarda da “Panislavist” siyasetle isyanları teşvik ettiler. Bu isyanlar, 2. Abdülhamit’in hükümdarlığının ilk yıllarında 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı ile sonuçlandı.     Ruslar, savaşta büyük başarılar kazanarak Doğu Anadolu’yu Erzurum’a kadar işgal ettiler. Batıda da Edirne’yi ele geçirdikten sonra İstanbul üzerine yürüyerek Yeşilköy’e kadar ilerlediler.

Savaş esnasında yüzbinlerce Müslüman katledildi. İşgale uğrayan yerlerin halkı Osmanlı topraklarına doğru büyük bir göç dalgası oluşturdu. Osmanlı Devleti Kars, Ardahan ve Batum’u Ruslara verdiği gibi Bulgaristan, Sırbistan ve Romanya bağımsız oldu.

Bu savaştan sonra Abdülhamit devri boyunca Ruslarla bir daha savaş yaşanmadı. Ancak Ruslar, Balkanlarda Makedonya sorununun büyümesinde etkili oldular. Diğer taraftan Ankara’nın doğusunda kendisine karşı kullanılabilecek demiryolu yapımına karşı çıktılar. Bu demiryolları, Osmanlı Devleti yıkılıncaya kadar inşa edilemedi.

Osmanlıların yaşadıkları en büyük felaketlerden biri olan Balkan Harbinde de Ruslar kışkırtıcı bir rol oynadılar. İttihatçılar, yüzyıllardır yaşanan mücadelelere rağmen Birinci Dünya Savaşı öncesinde Rusya’ya ittifak teklif ettilerse de olumlu cevap alamadılar. Ruslar savaşın başında Kafkas cephesindeki Sarıkamış hezimetinden sonra 1916’da Karadeniz’de Tirebolu’ya, Doğu Anadolu’da ise Erzincan’ın batısına kadar ilerlediler. Rus işgali, ancak 1917’de çıkan Bolşevik İhtilali ile sona erdi.

TARİHİ HAFIZA

Yaşanan bu gelişmeler dikkate alındığında, tarih boyunca Osmanlı Devleti ile Rusya arasında kısa süreli dostluk ilişkileri haricinde devamlı mücadeleler yaşandığı görülmektedir.

Rusya, Osmanlı topraklarında genişleyen ve azınlıkları isyana teşvik ederek parçalanmayı hızlandıran bir devlet olmuş, iki devlet arasında Petro’dan itibaren dokuz büyük savaş yapılmıştır.

Ruslar üç defa Osmanlı donanmasını yakmışlar, tarihi hedefleri doğrultusunda Karadeniz’e yerleşmişler ve bağımsız devletler kurdurarak nüfuzlarını Balkanlara yaymışlardır.

Birinci Dünya Savaşı’ndaki paylaşma planlarında da Boğazlar ve İstanbul’un kendilerine bırakılmasıyla tarihi hedeflerine ramak kalmışken Bolşevik Devrimi ile hedeflerini bir süreliğine ertelemişlerdir.

Bugünkü Türkiye, çeşitli yerlerdeki Müslüman unsurların göçleriyle oluşmuş bir demografiye sahiptir. Bu göçlerin büyük bir kısmı, Ruslarla yapılan savaşlar ve işgaller sonucunda gerçekleşmiştir.

Rusya ile yaşanan olaylar, Osmanlı kamuoyunda Rus düşmanlığını sürekli artırmış, 1905’de Japonların Ruslarla yaptığı savaş yakından takip edilmiş, Japonların galip gelmeleri Osmanlı toplumunda Japonlara karşı sempatinin artmasında etkili olmuştur.

Sonuçta sadece Osmanlı dönemindeki ilişkiler değerlendirildiğinde ve Rusya’nın tarihi emellerinden vazgeçmediği düşünüldüğünde, Türkiye ile Rusya arasında kısa süreli karşılıklı menfaatlere dayanan işbirlikleri dışında, kalıcı bir “müttefiklik” ilişkisinin gerçekçi olmadığı açık bir şekilde ortaya çıkmaktadır.

1 YORUM

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin