Topyekün toplumsal iflas ve sanatçının enkazı

Yorum | Bülent Keneş

Dolar karşısında hormonlu TL, gerçekler karşısında sanal ekonomi, reel politik karşısında “büyük devlet” palavraları bir haftada yerle yeksan, Erdoğan’ın maharetle pazarladığı aslı olmayan o tantanalı rüya bir anda yalan oldu. Şaşırdık mı? Elbette ki şaşırmadık. Çünkü, hukuki ve ahlaki açıdan kokuşmuş, vicdani bakımdan çürümüş bir toplumun gün geçtikçe kaçınılmazlaşan ekonomik çöküşünün bir an meselesi olduğu aşikardı.

Neredeyse tamamı şu ya da bu şekilde kontrol altında tutulan medya üzerinden hangi yalanlar, hangi sanal istatistikler pompalanırsa pompalansın, taşıma suyla doldurulan hayal denizinin sonuna gelindi. Lafla peynir gemisinin kat edebileceği yol tükendi. Türkiye gibi doğal kaynakları sınırlı ülkelerde ne kadar demokrasi o kadar aş, ne kadar hukuk o kadar iş, ne kadar özgürlük o kadar refah denklemini çözmek için Nobel ödüllü ekonomist olmaya gerek yok neticede. Erdoğan’ın sadece yandaşlarına menfaat üretmeye odaklanan yalandan Cenneti, hayatın acı gerçeklerine toslayıp tuzla buz oldu.

Ekonominin çökmesi kaçınılmazdı çünkü reel değildi. Uzun zamandır üretime değil tüketime, yatırıma değil talana yönelmişti. Ekonomi çoktandır, ruhu hukuk, dini adalet, kanı hak, nefesi özgürlük olması gereken devletin, haydutlaştığı oranda kolunu kanadını kırdığı acınası bir rehineye dönüşmüştü zaten.

TOPLUMSAL VE KURUMSAL ALT ÜST OLUŞ YENİ BİR HİKAYE DEĞİL

Haddi zatında Türkiye’de, bir üstyapı kurumu olarak bilindik anlamda bir devletin varlığından söz etmek bile mümkün değildir artık. Noam Chomsky’nin adını koyduğu şekliyle devletin iflası da kendi başına bir sebep değil, olağan bir sonuçtan ibarettir. Neticede, devleti devlet yapan üstüne inşa edildiği altyapı ve o altyapıya ruh veren değerlerdir. Şayet o altyapı, yani toplum, kokuşmuş, çürümüş ve çökmüşse üzerine bina edilen ne o üstyapının ne de o üstyapıya yaslanan diğer unsurların ayakta kalması beklenemez. Türkiye bütün değer, kurum ve kuruluşlarıyla yer yer ağır çekim, yer yer hızlandırılmış bir ivmeyle birbirlerinin yıkılışını domino taşları gibi tetikleyen böyle bir çöküşü yaşıyor.

Üstelik Türkiye’deki bu toplumsal ve kurumsal alt üst oluş yeni bir hikaye değil. Bu hikayenin en az 2011 yazına kadar uzanan bir geçmişi var. Yani ülke bu noktaya ne bir günde ne de Donald Trump’ın paylaştığı birkaç Tweetle geldi. Tıpkı Erdoğan gibi, dünyanın başına bela olma potansiyeli yüksek olan Trump’ı Türkiye’ye musallat eden de, göz göre göre koşar adım gelen bu felaketten başkası değildi. Her ne kadar ülkenin hem çaptan hem de ait olduğunu sandığı ligden çoktan düştüğü çoğuları tarafından ancak TL’nin düşmesi ile fark edilmiş gibi yapılsa da aslında herkes ülkede neler olup bittiğinin, milletin nereye sürüklendiğinin farkındaydı. Bu yüzden özetle diyeceğim o ki, kendi düşen ağlamaz!

“Nasılsanız öyle yönetilirsiziniz,” hadis-i şerifi Türkiye menfi örneğinde maalesef bir kez daha doğrulandı. Kendileri neyse öyle bir kadronun peşine takılanların peşlerinde sürüklediği ülke uçurumun kenarına çoktan vardı ve hatta o uçurumdan yuvarlandı. Yetmezmiş gibi toplumsal çürümenin panzehiri olması gerekenler zaten çoktan çürümüştü, tuz kokmuştu. Toplumsal çöküşün kurumsal ve ekonomik çöküşü tetiklemeyeceğini düşünmek için ahmak olmak gerekirdi. Ne yazık ki toplum, ekseri itibariyle, hak edilmemiş gündelik menfaatler uğruna bu ahmaklığa gönüllü teşne oldu.

KÖR/SAĞIR GAZETECİLER, MENFAATÇİ AKADEMİSYENLER… VE SANATÇILAR

Mesela, ülkede yaşananlar karşısında toplumun gözü kulağı olması gereken gazeteciler, yine ekser çoğunluğu itibariyle, gümbür gümbür gelen felaket karşısında üç maymun pozisyonunu almakta bir beis görmedi. Apaçık gördükleri gümbür gümbür gelmekte olan felakete dair yazmakta çizmekte, duyduklarını söylemekte ısrar eden gazeteciler ve çalıştıkları medya organları soykırımdan geçirildi. Yok edildi. Üstelik bu alçakça soykırıma en büyük destek, haysiyetlerini iktidar pazarına çıkaran ahlaksız meslektaşlarından geldi. Toplumsal kesimler ise, mil çekilen sanki kendi gözü, kesilen sanki kendi kulağı, lal edilen sanki kendi dili değilmişcesine bu zulüm ve kıyım karşısında dilsiz şeytanlara dönüştü.

Toplumun aklı olması gereken akademisyenlerin büyük çoğunluğu da bundan farklı bir tavır almadı doğrusu. Adım adım yaklaşan felaket karşısında kitleleri uyarma vazifesi ve alarm fonksiyonu görmek yerine gördüklerine göre pozisyon alıp menfaatlerini tahkim etme  ahlaksızlığını tercih ettiler. Kimi ünvan, kimi imkan, kimi köşe, kimi makam karşısında ilime, bilime, insanlığa ve her şeylerini borçlu oldukları topluma ihanet ettiler. Bir harami cahilin peşinde goy goyculuk, yalakalık ve dalkavukluk yarışına giriştiler. En saçma girişimlere dahiyane atılım, en bariz savrulmalara büyük strateji, en ahmakça kararlara hikmetinden sual olunmaz nimet muamelesi çektiler. Ülkenin yıkımına şevkle nefer yazılmakta hiçbir beis görmediler ve bu ahlaksızlıklarının kısa ve orta vadeli karşılığını fazlasıyla aldılar. Dini ilim ya da seküler bilim kulvarlarını sadece şahsi menfaatleri için kullanan bilim ve ilim şarlatanlarının bu ahlaksızlıkta birbirlerinden fazlası var eksiği yok.

Toplumların gözü/kulağı/sesi-soluğu olması gereken gazeteciler, aklı olması icap edenler ilim/bilim adamları ve akademisyenler ise şayet, vicdanı da sanatçılardır. Sanatçı derken, bu noktada, falan sanatçıdır filan sanatçı değildir kısır tartışmasına grimenin bir alemi yok. Zevkler ve renkler tartışılmaz olduğu gibi sanata dair tercihler de, her ne kadar illa saygıyı hak etmeseler de, anlaşılabilir ve asgari düzeyde de olsa bir anlayış gösterilebilir.

Bu açıdan bakınca, Türkiye özelinde sanat ve sanatçı spektrumunu “Sarahaten acaba söylesem darılmaz mı?” inceliğini sanatına döken “Tereddüt” şairi Orhan Seyfi Önhon ve o mütereddit sözlere yakışır bir beste yapan Ali Rif’at Çağatay’a da sanatçı diyebiliriz, “Bandır bandır ye beni, doyamazsın tadıma” zevzekliğini müzik diye sunan şarlatanlığa da.

Yine “Kamplumbağa Terbiyecisi”nin banisi Osman Hamdi Bey’in sanat terbiyesine de, Bedri Baykam’ın sanat diye piyasaya sürdüğü o malum peçetesine de benzer yaklaşımı sergileyebiliriz. Çünkü, ne konumuz ne de derdimiz kimin gerçek sanatçı olup olmadığı değil. Konumuz, sanat dünyasından oldukları iddiasında bulunanların sanatlarının ve sanatçılıklarının amacının ne olduğu ve kendilerinin sanatçılıkları şöyle dursun ne kadar insan olabildikleri ya da insan kalabildikleri ile ilgili.

BU DÖNEM SANATÇILARIN TIYNETİNE DAİR DE BİR TURNUSOL KAĞIDI OLDU

Şüphesiz ki, içinden geçtiğimiz bu ifritten dönem bütün kurum ve kurallarıyla kokuşmuş, çürümüş toplumun içinden çıkan sanatçılar için de bir turnusol görevi gördü. Kim kimdir? Sanattaki amacı nedir? Sanatı sanat mı, yoksa menfaat için midir? Yapıp ettikleri, ürettikleri ve duruşunda toplumun önemi nedir? Tüm gayret ve uğraşı kalabalıklar için bir fener olmak için mi yoksa cebini doldurmak için midir? İşte bu devir tüm bunların sarahaten anlaşılabilmesi için de çok velüd bir dönem oldu.

Her ne kadar ileri geri savrulmalar yaşamaya devam ediyor olsa da, bana göre bu dönemde çok da kötü bir sınav vermeyen Haluk Levent’in “Bu ülkenin sanatçılarının iktidarı sevme hakkı da vardır. Her iktidarı seven sanatçıya yalaka diyemezsiniz,” sözlerine normal şartlarda tabii ki itiraz edemeyiz. Ama Allah aşkına ortada normal diyebileceğimiz ne kaldı? Mevcut iktidarın normal ve olağan bir iktidar olmadığı göz önünde bulundurulacak olursa Haluk Levent’in bu sözüne katılmak nasıl mümkün olabilir? Toplumun vicdanı rolünü üstlenmesi gereken sanatçıların Hitler’e destek vermesi nasıl ki mazur görülemezse bugün İslamofaşist Erdoğan despotizmine destek olmak da namuslu bir sanatçının yapabileceği bir alçaklık olamaz.

Bu açıdan bakıldığında Hülya Koçyiğit’ten Şener Şen’e, Yavuz Bingöl’den Mazhar Alanson’a, Ara Güler’den Bülent Ortaçgil’e, Orhan Gencebay’dan Ferdi Tayfur’a ve daha nicelerinin doğrudan kendilerine ya da yakınlarına sağlanan bazı maddi menfaatler ya da ballı imtiyazlar karşılığında zalim dikta rejimine destek vermelerinin mazur ve masum görülecek hiçbir yanı yoktur. Elbette ki, hiçbir sanatçıdan Robert de Niro’nun Donald Trump karşısında aldığı pozisyon gibi bir pozisyon almalarını ülkenin içinde bulunduğu baskıcı koşullardan dolayı beklemiyoruz. Ama en azından zulümleri arşa dayanmış ahlaksız bir rezil rejime açıktan destek vermekten insan biraz utanır, böylesine kepaze bir duruma düşmekten azıcık imtina eder. Mesela, yapabileceklerinin en azı olan namuslu bir şey yapıp sessiz kalmayı becerebilir.

Bu rezil süreçte Türkiye’nin bütün sektörleri, kurumları ve kesimleri gibi sanat camiasının da iyi bir sınav verdiğini söyleyemeyiz. Toplumsal kokuşmadan ve çürümeden belli ki sanatçılar da  payını fazlasıyla almış. Şahit olduklarımız karşısında ister istemez gözlerimiz, yine böyle bir kepaze dönemde sanatçı kılıklı zulüm şakşakçılarının bir ahlaksız lincine uğrayıp kahır içinde gittiği sürgünde genç yaşında ölüme sürüklenen Ahmet Kaya’nın o yiğit duruşunu, kulaklarımız yaltaklanmaya hiç yatkın olmayan o protest haykırışını arıyor.

VEIT HARLAN VE FAZIL SAY’IN KENDİSİNİ DÜŞÜRDÜĞÜ PERİŞANLIK

Hele hele bulduğu her fırsatta dünya çapında bir sanatçı olduğu havasını basan Fazıl Say’ın Erdoğan dikta rejiminin alçakça zulümlerinin mağduru olmuş kitleleri suçlayıcı bir edayla Erdoğan despotizminin yurtdışı şubeleri haline gelen büyükelçiliklere hitaben yazdığı o zavallı nameyi gördükten sonra Ahmet Kaya’nın bu ülke için ne büyük bir kayıp olduğunu insan daha da iyi anlayabiliyor.

Fazıl Say’ın yurtdışında sadece sen ben bizim oğlanın katılacağı bir iki kıytırık konser uğruna Erdoğan’ın dış lejyonerlerine eziklenmesinden inanın onun adına ben utanç duydum. Mallarına, mülklerine el konulmuş, kurumları kapatılmış, işlerinden aşlarından, özgürlüklerinden edilmiş, zulümden kaçarken bebekleriyle birlikte nehirlerde denizlerde ölümlere itilmiş insanlara hücum ederek giriştiği muktedire yaltaklanma düzeyi, takdir edilen sanatçı kişiliğini kökünden sarsacak, adını nesiller boyu lekeleyecek bir insansızlığı, bir vicdansızlığı ele verir nitelikteydi.

Ne yani sırf beste yapıyor, sırf şarkı söylüyor, sırf rol kesiyor, sırf resim yapıyor diye sanatçı geçinenlerin sanatçı olmanın olmazsa olmazı olan en temel insani hassasiyetlerden mahrumiyetlerini sineye mi çekmeliyiz? Bu devirde İslamofaşist Erdoğan rejimine, üstelik onunla aynı dünya görüşünü paylaşmadığı halde, yaltaklanarak gemisini yürütmeye çalışan insan müsveddelerinin isimlerinin önüne sanatçı titri gelse ne olur, gelmese ne olur?

Bu tür sanatçıların hala bir değeri varsa şayet o değer, 6 milyon Yahudi ve Romanı sistematik şekilde katleden, dünyayı yerle bir edip 60 milyon insanın ölümüne yol açan Adolf Hitler’in zulüm ve katliamlarına destek olan Alman yönetmen Veit Harlan’ınki kadardır ancak. Tıpkı bugün Erdoğan’ın yaptığı gibi, sıkıştıkça gerçeklikten kopup peşine taktığı kitleleri temelsiz propagandayla uyutmaya yönelen Hitler, 1945 yılında yapımcılığını Joseph Goebbels’in üstlendiği “Kolberg” filmini çektirmiş, filmin ihtiyaç duyduğu binlerce figüranı ise birbir kaybettiği cephelerden çektiği askerlerle sağlamıştı.

Onbinlerce askeri cephedeki hezimete çare olarak kullanmaktansa yardakçı sanatçıların rezil rejimine olan desteğine lojistik sağlamakta kullanmayı tercih etmesini Hitler’in sanata olan dükünlüğü ve desteği olarak yorumlayacak var mıdır acaba? Öte yandan, filmde rol alan Kristina Söderbaum, Heinrich George, Paul Wegener, Horst Caspar, Gustav Diessl, Otto Wernicke, Kurt Meisel gibi Alman aktör ve aktrislerin rol aldıkları bu rezaletin utancıyla ileride nasıl yaşayabildiklerini hep merak etmişimdir.

İSVEÇ LAGERLÖF’LE, STRINDBERG VE MOBERG’LE BUGÜNKÜ İSVEÇ OLDU

Sanatçı olmak zulme, despotizme, yasakçılığa, sansüre ve baskıya şakşakçılık ve yaltakçılık yapmakla bağdaşmaz. Böylesine ahlaksız bir tavrı herhangi bir iktidarı ya da siyasi partiyi desteklemekle eş tutarak maruz görmek mümkün değildir. Sanatçının nesiller aşan kıymeti de ancak toplumun iyiliğine aldığı tavra ve sanatçı olmanın gerektirdiği ilkelere sadakatine bağlıdır. Bugün maddi/manevi menfaatler karşılığında Erdoğan zulmüne payanda olan ucuz piyasa sanatçılarının, ellerinde yarın hayatları boyunca taşımak zorunda kalacakları utançlarından başka bir şey kalmayacağını söylemek bir kehanet olmasa gerektir.

Ne tesadüf ki, şu aralar okuduğum bazı kitaplarda, izlediğim bazı dokümanter biyografilerde İsveçli edebiyatçı ve sanatçıların toplumsal duyarlılıklarına ve ilkeli duruşlarına dair örneklerle sıklıkla karşılaşıyorum. Böylece İsveç’in neden bugünkü İsveç, Türkiye’nin ise neden bugünkü Türkiye olduğunu daha iyi anlıyorum. Artık ne Selma Lagerlöflerin, August Strindberglerin, Hjalmar Sodeberglerin, Wilhelm Moberglerlerin neden bu toplumda neşet ettiğine, ne de bu toplumun söz konusu yazar ve sanatçıların entelektüel düzeyini yakalamayı nasıl başardığına şaşırıyorum. Bildiğiniz tencere-kapak meselesi yani…

Mesela, 1970’lerde vergi sistemindeki adaletsizliğe karşı ünlü yönetmen Ingmar Bergman’ın tavır alıp ülkeyi terketmesinin ya da “Uzun Çoraplı Pippi” yazarı Astrid Lindgern’in 10 Mayıs 1976’da Expressen gazetesinde kaleme aldığı satirik bir makalenin İsveç toplumunu ve siyasetini temelden nasıl sarstığını artık daha iyi anlıyorum. Öyle ki, İsveç siyasetinin ikonik isimlerinden Olof Palme’nin, kendi hükümetinin üyeleri tarafından yapılan yanlışlar konusunda kamuoyu önünde Lindgern’den ve halktan defalarca özür dilemesi bile bu sanatçıların haklı tavır ve eleştirilerinin oluşturduğu dalgalanmayı dindirememişti. Onlarca yıldır iktidarda olan Sosyal Demokratlar’ın seçimleri kaybetmesinde kendileri de birer sosyal demokrat olan bu sanatçıların etkileri büyük olmuştu. Bergman ve Lindgern’in aldığı haklı tavrın toplumdaki ve siyasetteki karşılığı sanatının ve yaşamının önceliği halk ve hak olan gerçek sanatçıların gücünü göstermesi açısından kayda değerdir.

Edebiyatçısı, yönetmeni böyle olan bir toplumun müzisyeni ya da komedyeni de Cornelis Vreeswijk, Göska Ekman ve Tage Danielson gibi oluyor demek ki. İnandığı değerler, hak, hukuk ve özgürlükler için gerektiğinde değil parmaklarını bedenlerini bile taşın altına sokmaktan çekinmeyen bu aktivist sanatçıların gayret ve cesaretlerinin bizim ülkede esamesininin okunmuyor olmasının vardığımız yıkım sürecinde önemli bir rolü olmadığını kim iddia edebilir?

İnandığı değerler için filmleri veya düşünceleriyle şöyle ya da böyle tavır koyan Yılmaz Güney, Tarık Akan, Kemal Sunal, Genco Erkal, hatta Sezen Aksu ve benzeri bazı isimleri tenzih ederek diyorum ki, ne yazık ki, bizim toplum nasılsa sanatçıları da öyle. Yardakçı, yaltakçı, goygoycu, menfaatçi ve dalkavuk… Bunun istisnaları çok müstesna…

1 YORUM

  1. Sanatçı ve bilimadamı takımından, özellikle bizim dünyamızda muhalif olmalarını beklemek haksızlık olur. Sanat ve bilimdeki muhalif karakter modern bir olgu. Timur’u da, Cengiz’i de işgal ettikleri yerlerdeki sanatçıları almış merkezine götürmüş, kimse de gıkını çıkarmamış. Bu bağlamda eleştirebileceğimiz tek isim Fazıl Say olabilir. Fakat Erdoğan’ı tanımlarken sürekli Fazı Say dilini kullanmanız da sinir bozucu bir şey. Erdoğan İslamofaşist bir zihniyetin mensubu değil. Bir zamanlar nasıl demokrasiyi tepe tepe kullandıysa bugün de İslamı tepe tepe istismar eden gözü kara bir popülist o kadar. Trump da her haliyle aynı yolun yolcusu olan bir popülist, ona Kristofaşist diyor muyuz, demokrasi faşisti diyor muyuz? Faşizmi üzerine bulaştırabilecek ideolojiler bellidir. İslam’ın üzerinde faşizm durmaz. Kavramları bu kadar nobranca kullanmamalıyız.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin